Sürgünler Diyarı Sibirya’nın Eski Başkenti Irkutsk ve Baykal Gölü

Ne zaman “Sibirya” adı geçse, içimi bir sıcaklık basar. Elbette “dünyanın buzdolabı” olduğunu bilirim buraların ve ayrıca, yakın ve uzak dünya tarihinde, milyonlarca insanın bir sürgün yeri, “trajik bir mekân” olarak yer aldığını da!

 Ama değil mi ki, Dostoyevski burada yıllarca sürgünde kalmış ve değil mi ki, o büyük yapıtlarının çoğu burada oluşmaya başlamış, ne zaman “Sibirya” adı geçse, içimi elbette ki bir sıcaklık basacak. Dostoyevski, benim ve benim kuşağımın “idolü” sayılır. Hem yaşamı, hem insanları, hem de -en önemlisi- kendimizi, büyük ölçüde onun kitaplarıyla tanıdık biz. Öyle sanıyorum ki, Sibirya olmasaydı, “Yer Altından Notlar” da olmayacaktı, “Karamazov Kardeşler” ve daha nice başyapıt da!

Uçağa binerken  “Yer Altından Notlar”ın başkahramanının kimlik arayışını, bocalamalarını, çelişkilerle dolu benliğinin gizlerini nasıl açığa çıkardığını düşündüm. Aslında, insanoğlunun en temel problemi değil mi kimlik olgusu? Hele günümüzde…

Sibirya’nın doğasıyla daha uçakta karşılaşınca anladım, yalnızlığın anlamını. Öyle bir yalnızlığı vardı ki buraların, siz ancak yamacında durabiliyordunuz. Bir türlü yalnızlığına sokmuyordu sizi. Yalnızca tanıklık yaptırıyordu. Sibirya’ya inene kadar da peşimi bırakmadı bu düşünceler.

Doğu Sibirya’nın başkenti, 350 yıllık Irkutsk’ta, her 10 kişiden biri, üniversite ya da yüksek okul öğrencisi. Üniversitenin 3 milyon ciltlik kitaplığı bulunuyor. Ayrıca bu kentte 5 tiyatro, biri 200 yıllık olmak üzere 7 müze, 120 yaşında bir kitaplık ve bir de dokümanter film merkezi var.

Irkutsk, Moğolistan sınırından 400 kilometre, Baykal Gölü’nden de sadece  80 kilometre uzakta. Eyalet olarak yüz ölçümü, Fransa ve İngiltere’nin toplam yüzölçümünden fazla tutuyor. Irkutsk’a ilk defa on iki yıl önce gelmiştim. Daha sonra üçer yıl ara ile iki defa daha bu coğrafya ile buluştum. Bu süre içinde epey değişmiş, modern binalarla zenginleşmiş Irkutsk.

 İlk ziyaretimde sokaklarda pek insana rastlayamamıştım. Sanki herkes evine kapanmıştı. Şimdi ise artık insanlar sokaklara dökülmüş. Hava güneşli, her yer cıvıl cıvıl. Angara Irmağı boyunca uzanan parkta ve Gagarin Caddesi’nde gençler bira içip sohbet ediyorlar. Uzaktaki bir diskotekten müzik sesi geliyor. Bazı insanlar da Angara Nehri’nde keyifli vapur gezintileri yaparak bu güzel havanın tadını çıkarıyorlar. Irkutsk’un, rengârenk panjurlarıyla göz alan, güzel ahşap evleri, yine yerli yerinde. Sahipleri, ellerinde çekiç ve çivilerle ufak tefek tamiratlar yapıyor. Bu evlerin kapılarının üzerine uğur getirmesi için güneş kursu veya at nalı asılmış. Bu, eski bir gelenekmiş çünkü. Bu evlerin dokuz yüzü belediye tarafından koruma altına alınmış bile.

12 milyon 765 bin kilometrekarelik yüz ölçümüne sahip Sibirya, adının geleneksel anlamıyla, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Kazakistan, Moğolistan ve Çin Halk Cumhuriyeti sınırı arasında, Ural Dağları’ndan Büyük Okyanus’a kadar uzanıyor. Burada,  kavramlar ve mesafeler oldukça büyük boyutlarda; 100 kilometre, mesafe değil; 100 yaş, yaş değil! Arazi çok geniş olduğu için, insanlar yayıldıkça yayılmışlar. Stratejik önemi çok büyük olan bölge, Rusya’nın en büyük enerji ve maden kaynaklarını bünyesinde barındırıyor.

Tarih öncesi kültürlerin beşiği olan Sibirya, gerek Büyük Okyanus kıyısından Baltık kıyılarına kadar uzanan alanda, gerekse kuzey ve güneyinde yer alan bölgelerde, birçok kültürün oluşumuna katkıda bulunmuş. Sibirya, uzun bir dönem buzlar altında kalmış olduğundan, donmuş ve fosilleşmiş mamutları ile de ünlü.

XIII. yüzyılda, tüm Güney Sibirya, Cengiz Han’ın kurduğu Moğol İmparatorluğu’na katılmış.

Kazak Rusları, 1639’da Ohotsk Denizi’ne ulaşmışlar ve bu tarihten itibaren Sibirya’yı egemenlikleri altına almaya başlamışlar. Esas amaçları maalesef kürk ticareti yapmakmış. Samur, tilki, sansar gibi… Hani Rus çarlarının üstündeki o havalı hayvan kürklerini hatırlayın.

Ekim 1917 Devrimi’nden sonra, Çek lejyonu ile Kolçak kuvvetlerinin oluşturduğu “Beyaz Ordu”nun egemenliğine giren Sibirya’ya, Kızıl Ordu 1919 sonbaharında girmiş ve Kasım 1922’de bölge, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne katılmış.

Sibirya’da her evin ve her mağazanın üç kapısı var. Sibiryalılar, sokaktan eve girdiklerinde, her kapı boşluğunda 10’ar saniye bekliyorlarmış. Eksi 42 dereceden, artı 20 dereceye girerken yaşanan sıcaklık değişikliğinin, vücut ve cilt üzerinde oluşturacağı olumsuz etkileri önlemek için alınan bir tedbirmiş. Haksız da değiller hani!

Sibiryalıların millî yiyecekleri “dondurma”. Yaz kış, dondurmadan vazgeçmiyorlar. En gözde yemekleri ise “Sibirya gulaşı”; et soteye benziyor, tadı da damak zevkimize uygun. En yaygın spor ise buz hokeyi ile kayak. 

Irkutsk’a, bir bakıma “Sibirya’nın Paris’i” diyebiliriz. 1661’de Güney Sibirya ana yolunu denetleme amacı ile, Ruslar tarafından kale içinde kurulup genişletilen kent, aynı zamanda, Sibirya’nın en eski kenti unvanına sahip. Yıllarca Sibirya ve o zamanlar Rusya’ya ait olan Alaska, bu şehrin beyaz evi olara anılan bulunan Sibirya valiliği tarafından yönetilmiş.

Irkutsk, bir dönemin sürgün yeriymiş. 20 bin Polonyalının yanı sıra, ünlü ünsüz pek çok kişi de sürgün olarak yaşamak zorunda kalmış burada. Sibirya’da seyahate çıkan ünlü yazar Anton Çehov da bu coğrafyada üç ay kalmış.

“Sönmeyen Ateş Savaş Anıtı”nı ziyaret ettikten sonra bir Ortodoks kilisesine gidiyoruz. Avrupa’da ve Amerika’da kiliseler genellikle boştur. Burada ise tamamen dolu idi. Bu dönemde çocuğunu kucağına alan, bir hevesle kiliseye koşuyordu. Kilisenin dışında büyük mezar Gregory Sheliklov’a aitmiş. Sheliklov, 1783 yılında, Ruslara Alaska’nın kapısını açan bir Rus kâşifi. Ama sonuçta Ruslar, kontrol etmekte zorlandıkları Alaska’yı 7 milyon dolar karşılığında Amerikalılara sattılar. Her hâlde, Sheliklov’un kemikleri sızlıyordur.

Irkutsk’un iki ana caddesi var: Karl Marx ve Lenin. Kirov Parkı’nda bu coğrafyaya has sedir, sarı çam, köknar, karaçam ile kavak ağaçlarının cinslerini görebilirsiniz. Çar III. Aleksandır dönemi Rusya’da bir barış dönemidir, onun için de Rus tarihinde bu çarın adı pek anılmaz. Oğlu II. Nikolay ise herkesin çok iyi bildiği son Çardır. Irkutsk, III. Aleksandır’ın heykelini dikmiştir çünkü Transsibirya Tren Hattı onun zamanında döşenmeye başlanmıştır.

Rus devrimciler “Dekabristler” veya diğer adları ile “Aralık İsyancıları” 1825 yılında çara karşı ayaklanmışlar ve sonuçta buraya sürülmüşler. Asil ailelere mensup bu zengin isyancılar aslında Irkutsk’un gelişimine büyük hizmet etmişler. Bunlardan Kont Volonsky ve ünlü eşi Anna’nın bugün müze olan evini ziyaret etmeyi unutmayın. Anna hergün bol şampanyalı ve siyah havyarlı partiler verirmiş. Puşkin bile bu partilere katılmış. Tolstoy zaten Anna’nın akrabası imiş.

Taltsi Açıkhava Ahşap Mimarı Müzesi’nde de Sibirya evlerinin evrimine şahit olabilirsiniz. Tavsiye üzerine, küçük bir müzeyi geziyoruz. Fosillerin ve doldurulmuş hayvanların yanı sıra, müzenin üst katında bir de doğal mumya var. Tahmin ettiğim gibi, mumyayı Gobi Çölü’nden getirmişler. Doğu Türkistan gezim sırasında, bunun gibi çok sayıda ilginç mumyalar görmüştüm.

Sibirya’nın Gözü: Baykal Gölü

Dünyanın en derin ve en esrarengiz gölü olarak bilinen Baykal’a gidiyoruz. Gölün boyu 648 kilometre, eni ise 40 ile 80 kilometre arasında değişiyor. Gölün adı, Yakut dilinde “Ateş Denizi” anlamına gelen “Bay-Gal” kelimesinden geliyor. Moğollar ve Buryatlar ise, “Baykül”, yani “zengin deniz” derlermiş. Kimileri de, “göl” denmesini hakaret sayıp, “Baykal Denizi” diyor.

Baykal Gölü’nün suyu, duru mu duru, göz alıcı mavi, saydam bir su. Göz gibi; sanki göl size bakıyor. Bu yüzden Baykal’a “Sibirya’nın Gözü” de diyorlar. Baykal bir hayli yaşlı. Tam 25 milyon yaşında olduğu belirtiliyor. Söylendiğine göre, 336 oğlu var bu ihtiyarın; kendisine su taşıyan ırmaklar bu kadar çok olduğuna göre, en az 25 milyon yıl daha yaşar rahatlıkla. Sadece bir tane de kızı var: Angara Irmağı; Baykal’ın fazla suyunu akıtan tek ırmak. Hatta bazı yazarlar başkentimiz Ankara’nın isim babasının bu nehir olduğunu iddia ediyorlar.

Baykal Gölü’nün bir de “efsanesi” var: Baba Baykal’ın kızı Angara, yakışıklı Yenisey’e âşık olmuş; Yenisey de Angara’ya. Ancak, huysuz ve muhafazakâr baba Baykal, evlenmelerine bir türlü izin vermemiş. Angara da sonunda, Baykal’dan çok miktarda su çalarak kaçmaya karar vermiş. Fakat baykuş, hemen bu haberi baba Baykal’a yetiştirmiş. Kızgın baba Baykal, sessizce uzaklaşmakta olan Angara’yı durdurmak için, boğazına doğru bir kaya fırlatmış. Bu kaya Angara’nın boğasında hâlâ duruyor. Daha sonra, Yenisey ile yaralı Angara birleşerek, Kuzey Denizi’ne akmışlar ve mutlu bir yaşam sürmüşler.

Baykal Gölü’nün, belirlenen en derin yeri 1637 metre. Ancak, daha derin yerlerinin de olduğu söyleniyor. Baykal’ın suyunu bir bardağa koyup, gönül rahatlığıyla içebilirsiniz. Mide hastalıklarına iyi geliyormuş. Zaten, Baykal’ın suyu zaten Japonlara satılıyormuş. Otuz bir bin kilometre karelik bir alanı kaplayan Baykal Gölü’nün hacmi ise 23 bin kilometre küp! Dünyanın tüm nehirleri Baykal Gölü’ne aksa, bu hacmi, ancak bir yılda doldurabilirlermiş.

Mikroorganizmalar ve karidesler Baykal’ın suyunu sürekli temizliyor. Gölde 56 çeşit balık yaşıyor. Balık tutmak da mümkün. Zaten çok sayıda balıkçı, kıyıda kurutulmuş balık satıyor. Baykal Gölü kışın donduğu zaman ise, bir delik açarak buz balıkçılığı da  yapılıyor.

Baykal Gölü kızgın tanrıların hükmündedir. Bu gölde kasırgalar yaşanır ve su aniden çılgınlaşır. İki bin metre derinlikte, karanlık uçurumda kör balıklar yaşar. Burayı ziyaret eden ünlü Şilili yazar Pablo Neruda sarı denizaltı ile bu balıkları yakalatmış ve Baykal Gölü’nün suyuyla hazırlanan votka ile birlikte afiyetle yemiş. Bu nasıl bir zevktir, Değerli Neruda takdir ettiğimiz o onurlu hayat çizgine bu davranışın yakıştı mı hiç?

Baykal Gölü’nün kuzeydoğusundaki hidrotermal delikler oksijenin gölün diplerine ulaşmasını sağlar. Ayrıca Baykal Gölü Müzesi’nin üst katında izole yaşamın hâkim olduğu bu gölün jeolojisi ile bu gölde yaşayan balıklar tanıtılırken giriş katında ise büyük bir akvaryum var. Buradaki tek memeli Baykal foku. Baykal Gölü’ne özel beyaz etli ünlü omul balığı suyun 250 metre derinliğinde yaşıyor.

İlk Sibirya gezimde güzel Baykal ile vedalaşıp, Baykal kıyısında bir Sibirya köyüne uğramıştım. Biraz garip bir köydü burası. Aslında köyde bir gariplik yok, ama köylülerde, tedavi gerektiren bir acayiplik olduğu kesin! Köyün kilisesinin bahçesinde gördüğüm bir kızın fotoğrafını çekmeye niyetlendim; kız, eline geçirdiği bir odunla üzerime saldırdı! Neyse ki, saldırıyı savuşturmayı başardım. Gariplikler sadece bununla kalsa, iyi. Yol üzerindeki bir kuyudan su içtik diye, adamın biri bize bağırıp arkamızdan bir kova su fırlattı! Sonunda, tek parça olarak, köyden sağ salim çıkmayı başardık!

“Tayga” adı verilen Doğu Sibirya ormanlarında, çam ağaçları hâkim. Bu ormanlarda, 4 bine yakın ayı bulunuyormuş. Her ayının da, orman içinde kendine ait bir bölgesi varmış. Mantar ve bal ile beslenen ayılar, iyi birer yüzücüymüşler aynı zamanda. Eğer yolunuz buralara düşer de bu ayılardan biriyle karşılaşırsanız, sakın bağırmayın ve arkanızı dönüp kaçmayın. Düşman kabul eder. Alçak, yumuşak bir sesle konuşun, yere çökün, iyi niyetinizi anlayıp ve size inanın zarar vermeyeceklerdir.

Sibirya’ya gelirken, Dostoyevski elimden tutmuştu. Onun, insan ruhunun derinliğine dalıp, orada bizi yaşamla, en önemlisi de kendimizle yüzleştirmesi, kafamı bir kez daha kurcalamıştı. Ama şimdi bir maden mühendisi olarak, ölümsüz Rus şairi Puşkin’in “Sibirya Madenlerinin Derinliklerinde” adlı şiiri var dilimde:

Sibirya madenlerinin derinliklerinde

Bekleyin, yitirmeden gururlu sabrınızı

Boşa gitmeyecek acılı çabanız

Ve düşüncelerinizin yüce amacı.

Bahtsızlığın sadık kız kardeşi

Umut, karanlık zindanınızda

Diri tutacak dinçliği ve neşeyi,

Ve gelecek beklenen o zaman da:

Kırarak kilitleri aşk ve dostluk

Ulaşacak yanınıza

Sürgün hücrelerinize nasıl

Benim özgür sesim ulaştıysa.

Düşecek ağır prangalar:

Ve yıkılan zindanların kapısını

Aşarak sevinçle girecek içeri özgürlük

Ve kardeşleriniz uzatacak kılıçlarınızı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir