Sular İçindeki Tarih: Venedik

Venedik, çok sayıda filme konu olmuş, üzerine şiirler yazılıp müzikler bestelenmiş ünlü bir kent. Tarihi boyunca büyülü bir hüzne sahip olagelmiş bu diyar. En az 400 yıllık görkemli yapılarıyla, gondolları, kanalları ve köprüleriyle insanı büyülemiş eşsiz bir mekan Venedik. Üstelik ziyaretçilerini her seferinde daha da çok baştan çıkarıyor.

            Öyle bir şehir düşünün ki, tüm cadde ve sokakları sularla kaplı olsun. İşe gitmek için kapınızın önündeki “arabaya” değil, “botunuza” atladığınız, karşı komşudan kahve istemek için suların üzerindeki asma köprüden geçtiğiniz bir şehir. Bu şehirde korna sesi, arabaların egzoz dumanlarından kaynaklanan geniz yakan kirli havadan eser yok. Dört ya da iki tekerlekli araçlar yok denecek kadar az olduğundan trafik ışıkları da mevcut değil.

Öyle ya, bir yerden başka bir yere gitmek için “ömür törpüsü” trafikte çile doldurmak yerine, “vaporetto”nun bir köşesine kurulup, bacak bacak üstüne atıp, dingin sulara bakarak hayallere dalabilir ya da elinizdeki kitabı zevkle okuyabilirsiniz… Elbette bir de kendine özgün şehrin büyüsü var. Napoliten aryalarıyla yatağınızdan kaldıran; yüzlerce yıllık tarihi yapılarıyla, zamanı durduran gondolları, kanalları ve köprüleriyle kalbinizi fetheden Venedik’in büyüsü…

            Üstte vaporettolardan bahsettim, hemen açıklayayım: Küçük bir kent olan Venedik yürüyerek kolayca gezilebilir. Ancak yürümekten hoşlanmayan, “rahatına düşkün” bir gezginseniz çok daha hızlı gezmenin yolu vaporetto denilen deniz otobüslerine binmekten geçiyor. Tam 19 farklı güzergahı olan vaporettoların en önemli güzergahı “Büyük Kanal” boyunca gidip gelen birinci hat. En iyisi İtalyanların “Biglietto 24 Ore” dedikleri biletlerden satın almak. Bu bilet ile gün boyunca, canınızın istediği kadar bu deniz otobüslerine binebiliyorsunuz, üstelik böylesi çok daha ekonomik oluyor. Tabi ben bir gezginin bir şehri tanımasının en iyi yolunun, ayak tabanları şişene kadar yürümesi olduğu tezini yıllardır hararetle savunan müzmin bir gezgin olarak yine de yürümenizi öneriyorum.

            Su ve deniz, bu kentin insanlarına öylesine işlemiş ki, Venedik’te insanlar aradıkları kişileri evlerinde değil, motorlarında buluyor. Gideceğiniz yerlere işleyen vaporettoların yanı sıra, su taksileri ve gondollar daima elinizin altında. İtalyan Televizyonu RAI’nin muhabir ve kameramanları göreve giderken binanın önüne demirlemiş botlarına atlıyorlar. Polis, suçluları güvenlik motoruyla kovalıyor, itfaiye de yangına, acı acı siren çalan deniz motoruyla koşuyor, acil hastaları su kenarındaki hastanelere taşıyan da yine ambülans botlar. Bu kadarla bitmiyor. Yeni evliler nikah töreninden sonra sarı renklerle özel olarak bezenmiş gondollara biniyorlar, cenazeler bile bu iş için özel olarak yapılmış gondollarla taşınıyor. 

            Gelelim Venedik’in bir başka yüzüne. Acaba burası, Venedikliler için de ziyaretçiler kadar cazip bir yer mi? Benim yukarıda bahsettiğim ve buraya gelen tüm yabancıların yaşadığı muhteşem büyü onlara acaba ne ifade ediyor? Bir kere Venedikliler turistlere pek de sıcak bakmıyorlar. Onları “pendolari” diye adlandırıyorlar. Yani duvar saatinin sarkacı gibi sürekli gidip gelen ve hareket halinde olan insanlar olarak!

Gerçekten de Venedik çok pahalı bir kent olduğu için turistlerin dörtte üçü ziyaretlerini bir gün içinde tamamlayıp, gecelemeden ayrılıyorlar. Yaz aylarında ise böyle ziyaretçilerin sayısı günde 50 bini buluyor, yani neredeyse Venedik’in nüfusuna yakın bir rakam. Bir yılda Venedik’i ziyaret eden insan sayısı ise tam 8 milyon imiş. Kentte ticaretle uğraşanlar, hatıra eşyası satanlar, lokantacılar ve otel sahipleri bu turist akınından hoşnut hoşnut olmasına ama memur ve işçiler için aynı şeyi söylemek çok güç. Onların maaşları sabit kalırken hayat Venedik’te her geçen gün pahalılaşıyor. Sonuç: Venedik’ten kitleler halinde göç. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Venedik’in nüfusu 175 binden 75 bine inmiş. Her yıl yaklaşık 1500 kişi şehri terkediyor. Bu göçün en önemli nedenlerinden biri de şehrin o ünlü binalarının çoğunun yıkık dökük halde olmaları.

Bir zamanlar görkemli Rönesans saraylarının sıra sıra dizildiği Büyük Kanal boyunca sıralanan binaların bugün birçoğunun cephesinin tahta perdeyle kaplı olduğu ve üzerlerinde “In Restaurato” (Restore ediliyor) yazdığı da bir gerçek. Dar ara sokaklarda ise blucin giyerek fotoğraf çektiren ziyaretçilerin sayısı, takım elbise giyip evrak çantası taşıyan Venediklileri kat kat aşıyor. Bir zamanların sebze pazarının kurulduğu, fırınların mis gibi ekmekler çıkardıkları yerde, şimdi sadece karnaval maskeleri, minyatür gondollar ve benzeri hediyelik eşyalar satılıyor. Kısacası bir zamanlar huzur anlamına gelen La Serenissima adı verilen Venedik’te, Venedikliler için pek fazla huzur kalmamış.

Venedik’te doğup büyüyen ve hatta buranın tarihini yazan Kont Alvise Zorzi, “Venedik değişti. Burası artık benim tanıdığım yer değil” diyerek tüm Venediklilerin hislerini dile getiriyor. Zorzi’yi ve diğer Venediklileri korkutan sorunların başında, Venedikli nüfusun gittikçe azalırken Venedik’in denetimsiz bir ziyaretçi istilasıyla karşı karşıya kalması ve doğanın engellenemeyen tahribatı geliyor. Göçler yüzünden genç nüfusun oranı da bir hayli azalmış böylece Venedik bir “yaşlılar cenneti” haline gelmiş. Yaşı altmışı geçenlerin sayısı, yirmi yaşın altındaki Venediklilerin sayısının iki katından fazla idi. Nitekim bazı aydınlar biraz da abartılı bir ifadeyle kenti, “içinde sadece devletten yardım alan yaşlıların ve turizm ticaretiyle uğraşanların yaşadığı özel bir kamp” olarak tanımlıyorlar.

            Aa, bu arada Moğol İmparatoru Kubilay Han’ın yakın dostu olmayı başaran Venedikli Marco Polo’yu da unutmayın!

            Neyse, bütün bunlar İtalyanların iç sorunları. Biz yine kaygısız bir gezgin olarak seyahatimize dönelim, ülkemizin sorunlarıyla boğuşuyoruz zaten, Venediklilerin dertlerine derman aramak bizim işimiz değil herhalde. Venedik’te edindiğim bilgilere göre 117 ada, 150 kanal ve 400 köprü varmış. Oysa eskiden tek bir meydan varmış: “San Marco”.

Daha önce Venedik’ten bahseden bir yazı okumuşsanız San Marco Meydanı’nı mutlaka biliyorsunuzdur. Ama bana kalırsa okuduklarınızın etkisinde kalıp sadece San Marco Meydanı’nda takılıp kalmayın. Hele de günübirlik gitmişseniz mağazaları tek tek dolaşıp alışverişe vakit harcamak yerine işte size bir alternatif: Geçmişi XIII. yüzyıla uzanan, Mayıs ve Eylül aylarında yapılan geleneksel gondol yarışlarından (İtalyanlar bu yarışlara “Regata” diyor) birini yakalamaya çalışın, eminim çook iyi vakit geçireceksiniz..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir