Su Yolu ile VOLGA “Rus Geldi Aşka, Rus’un Aşkı Başka”

Bu yazımda dört gün süren ve ikinci kez tekrarladığım Volga Nehri gezisinin iki büyük kent Moskova ve St. Petersburg dışındaki bölümünü size aktaracağım. Gemideki yaşam ve her gün uğranılan kasabalar… Bakarsınız sizde gidersiniz !

            Artık gezimiz “motor” diyor! Yola çıkıyoruz! Yemekten sonra kaptanımız Juri bizler için kokteyl veriyor. Böylece geminin çalışanlarını tek tek tanıyoruz. “İyi ve sağlıklı bir yolculuk” için kadehler kalkıyor. Önce Neva nehrinde 71 kilometre gidiyoruz. Gece 23:30’da Avrupa’nın en büyük gölü “Ladoga” gölüne giriyoruz. Burada karşımıza bir kale çıkıyor, “Schusselburg”. İsveç ile Rusların uğruna çarpıştığı önemli bir askeri konumda. Sonuçta Büyük Pedro 1702’de burayı alarak bu uzun savaşa bir nokta koyuyor. Göl tam 18 bin kilometrekare. Derinliği ise  230 metreyi buluyor.  Otuz nehir tarafından besleniyor ama sadece  tek nehir suyunu boşaltıyor Baltık’a.  O da “Neva.”

            Kışın bütün göl ve nehirler donuyor. Gölden başka Baltık somonu olmak üzere çok sayıda balık yaşıyor. Ama en şaşırtıcı tür Ladoga Fok Balığı.

            Daha sonra Svir Nehrine giriyoruz. Burası bir sürgün bölgesi,  zengin ve gür ormanlarla kaplı. Svir nehri Avrupa’nın iki önemli gölü arasında akıyor; Onega ve Ladoga! Nehrin üzerinde bir elektrik santrali var.

Mandrogy Yeşil, Sevimli ve Ufak

            Etraf yeşil,  hemde nasıl yeşil… Çam ormanları ile kaplı. Şanslıyız. daha önceki turda her gün yağmur yağmış… İlk durağımız Mandrogy! Ufak bir köy…

            Mandrogy’de çok sayıda gemi ile karşılaşıyoruz. Aslında turistik bir yerleşim.  Ama başarmışlar, bir panayır alanı oluşmuş.  Birbirinden hoş ahşap tipik binalar dizilmiş. Biri de  “votka müzesi”… İçi şişe şişe votka ile dolu. Bir evde sanatçılar çalışıyor. Matuşka, seramik ve ahşap  tablolar yapılıyor.  Dokuma tezgahları kurulmuş. Yine tipik bir binada gümüş kaplı bardaklarla geleneksel çay ile pastalar tadılıyor. Kendini soğuk suya atanlarda yok değil! Koca bir çadır içinde şişler ile duman içinde “shashlik” pişiyor. Uzun ahşap masalara oturuyoruz. Votka ve bira paralı. Ama şarap ve çay ücretsiz. Patates, kabak, fasulye ve şiş geliyor. arkadan da tatlılar… Sonra bir sal ile “masallar ülkesine” geçiyoruz. Puşkin’in romanlarından fırlamış kahramanların heykelleri, sülün, tavşan, ayı, fare, gelincik gibi hayvanlarla zenginleşmiş bir alanda  geziliyor. Ne de olsa tüm hayvancıklar modern bir hapishanedeler, aslında  çok üzücü… Elle döndürülen telin çektiği sal bizi tekrar bir sahile geçiriyor. Volga turu için gemimiz kalkıyor! Şimdi bir “tatbikat” var. Alarm sonrası herkes başarı ile can yeleğini takıp odasının önünde diziliyor. Bir folklor konseri, akşam yemeği ve sakin güzel bir havada sohbet ve şarkılar! Bir gün daha bitiyor. ama havanın kararması gece 23:00’ı buluyor.

Günlerden Perşembe, 21 Temmuz 2005,  Kizhi Adasındayız

            Bu sabah erken kalkıyoruz. Onego Gölünde yol alıyoruz. Avrupa’nın ikinci büyük gölü. 10 bin kilometrekare. Derinliği ortalama 30 metre. Onego Gölünü 50 nehir ve bin adet dere beslerken sadece Svir Nehri onu Ladoga Gölüne bağlıyor. Gölde tam 1300 ada bulunmakta. Kırk çeşit balık ve 200 kuş türü barındırmakta. Kahvaltı sonrası  yürüyerek Kizhi Adası turu var.

            Yunan kökenli Laseruz 600 yıl önce çok tanrılı dinlerin (Şamanizm) hakim olduğu bu bölgede kendi elleri ile bir kulübe inşa edip herhangi bir ısıtma sistemi hatta yer döşemesi bile olmayan bu kilisede tek başına yaşamaya başlar. Ortodoks mezhebi bu bölgede onun sayesinde hızla yayılır. Laseruz 105 yaşında hayata gözlerini yumunca Ortodoks Kilisesi onu hizmetlerinden dolayı “aziz” ilan eder.

            Finlerle sık sık savaşların meydana geldiği Batlık Kanalı’nın Marmara Denizi kadar geniş olan Onega Gölü ile birleştiği yerde 1714 yılında bölge halkının katkısı ile kurulan 22 kubbeli Potkov Kilisesi, 1990 yılında Kremlin Sarayı ile birlikte dünya miras listesine alınmıştır. Bu güzel kilise bölgedeki çiftçilerin katkıları ile çam ağaçlarından, çivi kullanmadan 75 marangoz tarafından (4) yaz döneminde tamamlanmıştır. Elli yıl sonra da yanına gemi şeklinde daha ufak olan kışlık kilise inşa edilmiş. Görüntüsü harika !

            Daha sonra da bir çan kulesi ilave edilmiş. “Pogos” denen bu kompleks bir duvarla çevrilmiş ve dini amaçların dışında sosyal ve kültürel bir görevi de yerine getirmiş. Tüm bölge halkının toplandığı bir mekan olmuş. Çatılar ve kubbeler suyu ve karı tutmasın diye meyilli ve kolay işlenen  balık pulları gibi akkavaktan (apsen) imal edilmiş. Kubbe ışığa göre renk değiştirmekte !

            1951 yılında Kizhi adası “açık müze haline” çevrilince saat kulesi, değirmen, sauna, ambar, mutfak, ev gibi Kareli Bölgesi’ne has özel yapı örnekleri buraya taşınmış.

            Sıcaklığın kışın -30 °C’ye kadar düştüğü bu gölgede yaşam da elbette epey zor olmakta. Evlerde en itibarlı yer ısınma amaçlı kullanılan ocağın üstüne konan “şilte”. Evlerde ayrıca yazlık ve kışlık kızaklar, keten dokuma tezgahları, beşikler, yağ lambaları, semaverler ve oyuncaklar bulunmakta. Kalabalık aile fertlerinin tamamı ve hayvanlar aynı çatı altında yaşamak zorundalardı. Tabii en itibarlı yer “misafir odası” idi. Bu gölgenin tek ulaşım aracı olan ve sert rüzgarlarda devrilmeyen büyük sandal, kızaklar, atlar için boyundurluklar, ketenin işlenmesi hep ahırın üstündeki “atölyede” gerçekleşirdi. O dönemde mum ve kandil pahalı olduğu için çam çırası ile aydınlatma sağlanırdı. Toplanan buğday evden uzakta bulunan ambarda saklanırdı. Göl kenarındaki “sauna” ise hem banyo hem de sağlıklı olmak amacı ile kullanılmış. Sauna sonrası kara yada soğuk göle atlanırdı.

            Kizhi Adasında kendisine has kır çiçeklerinin yanında, yılan popülasyonu oldukça fazla. Kışın uyuyan, bir metre uzunluğundaki yılanlar eğer sokarlarsa hemen şişiyorsunuz, alerjisi olanlar hariç yılanlar öldürücü değillermiş !

            Volga Nehri boyunca ilerliyoruz. Masmavi gökyüzü, ahşap tek katlı sevimli evler, köprüler, çam ve kayın ormanları, göller, balık tutanlar, aniden ağaçlar arasından fırlayan soğan kubbeli kiliseler, sahilde gezinenler, bisikletliler. Nehrin iki yakasındaki ağaçlar öyle güzel renkler almış ki kendimizi Volga boyunca empresyonist bir tablo içinde hissediyoruz. Bir ahşap değirmen gördüm. Rüzgar ne yöne eserse, kanatları o yöne doğru dönüyor !

            Her yer dümdüz, tepe yok, dağ yok. Yol boyunca gemiler birbirini hiç  geçmiyor.  Bu gezilerde çok uzun görev yapan genç ve yakışıklı  rehber sonunda sıkılmış ve isyan etmiş. “dışarı çık ikona, içeri gir kokona” bıktım, vatanıma  dönüyorum demiş!

Gezimizin Adı: “Volga” Biraz Tanıyalım mı? Efsane Nehir Ana Volga !

            “Ah Volga! Vatanım benim seni benim kadar seven var mı?” N.A. Nekrasou

            Rusya’nın en büyük nehri, halkın sevgilisi, Moskova’nın Valday Yaylası buzul yatağında doğan  Volga 3700 kilometre gibi uzun bir yol kat ederek Hazar Denizi’ne dökülür. Güzeller güzeli Volga geçtiği her yere “bereket” getirmiş, tarihte bir çok olaya tanıklık etmiş, balıklara, kuşlara, vahşi hayvanlara yuvalık etmiş. “Volga” Rusya’nın tam  kendisidir. Bugün ise kanalları su ile dolduruyor, yükseklerden dökülürken santraller de enerji elde ediyor,  tüm çevresinin su ihtiyacını karşılıyor, üzerinde büyük tonajlı gemilerin yüzmesine izin veriyor. Rusya’nın kalbini 5 kıtaya bağlıyor. Kısacası “Volga Nehri” artık insanoğlunun emrine ve boyunduruğuna girdi. Volga beklediğimiz gibi “mavi” değil. Suyu paslı ya da çamurlu gibi “kızıl renkte” akıyor. Ama yol boyunca bu suda keyifle yüzenleri gördük.

            Kanallar, nehirler ve göller ile yola devam! Rusça dil dersi, dans dersi, yemekler, fıkra, dans derken zaman akıyor. Grubun hanımları hamarat! Ülkeler yetenek  gecesine hazırlanıyor!

Sıra Goritsky’de!

            Hava güzel, geminin etrafında 6-7 tur atmak hoş oluyor. Orta Rusya’nın kuzeyinde göller bölgesinde bir çok endemik bir çok bitki içeren Milli Park içerisinde yer alan Goritsy ahşap evleri, sevimli adaları ile hemen dikkatimizi çekiyor. Goritsy’den 7 kilometre uzaktaki dev Kirillo Belozonskiy Manastırı büyük bir zenginlik yaşamış. 1397 yılında Moskova’dan yola çıkan Papaz Kiril 600 kilometre yürüdükten sonra buraya ahşap bir kilise kurmuş. Hızla gelişen manastır sonunda çevresindeki iki sıra duvarı,  200 papaz ve 500 çalışanı ile 2 bin köylüyü tarlalarda çalıştıran bir derebeyliği haline gelmiş. Çarların gözdesi olan manastır bir çok imtiyaz elde etmiş. Yakınında bulunan Kızlar Manastırına çarlar sevmedikleri kız kardeşlerini, hala ve teyzelerini sürgüne göndermiş. Korkunç Ivan burada bir eşini boğdurmuş. Kazandıkları para ve mücevherleri koymak için hazine dairesi bile inşa etmişler.

Lehler 6 sene boyunca kuşattıkları manastırı ele geçiremezler. Büyük Katerina bu “devlet içinde devlet” olan derebeyliğine bir “dur” der. Arazilerini geri alır. Sadece 30 papaza müsaade eder. Bolçevik ihtilali sonrası 1924 yılında manastır tamamen kapanır. Müzesinde çok değerli ikonalar, kurucu Papaz Kiril’in kıyafetlerini, manastır içerisindeki kiliselerin inşaatında kullanılan yapı elemanlarını, masum atlar için hazırlanan ucu sivri tuzakları, freskoları, manastırın çanlarını top yapmak için buradan alan Çar Büyük Petro’nun bir portresini, rüzgar gülünü, kutsal üçleme figürlerini (baba, oğul ve kutsal ruh) kısa bir zamanda gezip tekrar sevgili gemimize bindik.

            Aslında Volga Nehri boyunca uğradığımız yerleri içimize sindiremiyoruz. Korulukta yürümek, sokak aralarını keşfetmek, ufak bir köy kahvesinde oturmak, köylülerle sohbet etmek ve yöresel müziklerini dinlemek isterdik. Ama inanın buna hiç vakit yok!

Uglich’deyiz !

            Uglich Rusya’nın önemli bir şehri, hatta bir dönem Moskova ile yarışmış. Hava güneşli… Bizi geleneksel “ekmek ve tuz” ikramı, popüler Rus melodileri ile hatta Türkçe şarkılarla karşılıyorlar. Sıra sıra tenteler altında satıcılar… Neler yok ki… Matuşkalar, dantelli gömlekler, çakılar, çakmaklar, sepetler, tabakalar, kitaplar.

            Grubumuz küçüldükçe küçüldü ve sonuçta katedralde 6-7 kişi kaldı. Yani herkes alışverişi seçti. Uglich sevimli, yeşil, su ile bütünleşmiş, sanki bir tablo gibi.

            Yan yana olan “Değişim(transfiguration) Katedrali” ile “Prens Dimitri Kiliselerini” kısa bir süre içinde geziyoruz. Korkunç Ivan’ın yedinci eşinden olan akıl hastası oğlu Dimitri ve annesi buraya sürgüne gönderilmiş. Böylece,  Korkunç Ivan’ın kardeşi Boris Godunov ülkenin başına geçmiş olur. Bir akşam üstü kiliseden çıkan sekiz yaşındaki prens boynundaki kolyesini gösterdiği iki yabancı tarafından gırtlağı kesilerek öldürülür. Yıl 1591 olaya şahit olan bir papaz çanları çalarak tüm Uglich halkını olay yerine toplar ve sonuçta bu iki yabancı linç edilerek öldürülür. Olayı incelemek için Moskova’dan gelen heyet prensin intihar ettiği kararına vararak linç olayından dolayı Uglich halkından (200) kişiyi öldürtür. Suçlu bulunan Uglich halkı toplatılarak bu arada nedense günahkar ilan edilen “çan” dahil (2000) kişi Sibirya’ya sürgüne gönderilir.  Sonra Dimitri’nin öldürüldüğü yere bir kilise yapılır. Kilise’de “beyaz” masumiyeti, “kırmızı” ise kanı göstermektedir.  Ama bu olaydan sonra da Polonya ve Moğol istilası dahil Moskova yönetiminin başına bin bir dert gelir.

            Hem kilise hem de katedralde elbette yine sıra sıra ikonalar ve freksler  var. Uglich Sanat Okulunun favori rengi “kahverengi”. Biliyor musunuz ikonalarda imza olmaz, ayıptır. Katedralde koroyu dinleyip alışveriş cennetine doğru  dağılıyoruz.

            Bu akşam geminin seferde olduğu son gece! Ülkeler yarışıyor. Aslında sadece biz, İsrailliler ve Almanlar var. Üsküdar’ı başarı ile söylüyoruz. Çayda Çıra’nın müziğini beceremedik! Ama yine de birinci olduk! Tebrikler…

Kaptan bizlere  iki şişe içki armağan ediyor.

            Gece kaptanın Volga Nehri gezisinin veda-gala yemeği vardı. Havyarlı, votkalı bir ziyafet!

Ve gezinin sonu artık!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir