Slovenya

Orta Avrupa’nın küçük, sevimli ve büyüleyici doğal güzelliklere sahip yeni bir ülkesi, Slovenya. Slovenya küçük; ama, tarih boyunca ciddi sorunlarla cebbeleşmiş. .

            M.Ö. 200 yıllarında Roma İmparatorluğu’na katılan Slovenya, bu imparatorluğun VI. yüzyılın sonunda çökmesi ile Sloven kavimlerinin buraya yerleşmesine şahit olmuş… X. yüzyılda ülke, Alman İmparatorluğu tarafından bölünmüş; arazisi, aristokrat ve din adamları arasında pay edilmiş. İşte bu dönemde Slovenler, Hristiyanlığı  kabul etmişler. Şair France Presceren önderliğinde, bağımsızlık rüzgârı esmeye başlamış. Ancak, Habsburg Hanedanlığı’nın çökmesi ile ülke, İtalyan, Sırp ve Hırvat egemenliğine girmiş.

            II. Dünya Savaşı, Slovenya’da çok derin ve acı izler bırakmış. Almanlar, boşalttıkları Sloven çiftlik evlerini, Alman göçmenlere vermişler ve ayrıca Sloven dilinin kullanılmasını yasaklamışlar. Sloven milliyetçileri bu arada Tito’nun başkanlığında kurulmuş olan Yugoslav Komünist Partisi ile, onun yer altı direniş güçlerine katılmışlar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Slovenya, Yugoslav Komünist Partisi’nin denetimine girmiş ve tüm şirketler millîleştirilmiş.

            1980 yılında Tito’nun ölümü ile sınırlar açılmış ve Belgrad’ın Slovenya üzerinde baskısı azalmaya başlamış. 1990’da yapılan seçimlerde halkın %88’i yeni ve bağımsız bir Slovenya için “evet” oyu kullandıktan sonra, bazı aşamaların ardından bağımsız bir devlet doğmuş!

Bled: Ufak bir Cennet

            Sadece 21 bin kilometre kare yüz ölçümlü Slovenya’nın, ufak bir tatil beldesine götürmek istiyorum sizi. Adı, “Bled”. Her köy, her kent, her ülke keşfedilmek ister. Gezginler ülke ayrımı yapmazlar. Her gezginin bir ilk hikâyesi, her gezginin bir serüveni vardır. Her gezginin yeni gezi hayalleri vardır.  Ama Bled’de içinizde hiçbir endişe olmadan, serüvensiz, sakin bir tatil yapabilirsiniz.

            Bled ve çevresi, Alman Hükümdarı II. Henrik tarafından, 1004 yılında Patrik Brixene’ye armağan edilmiş. Kartal yuvası gibi, bir dağın tepesine oturtulmuş Bled Kalesi (Grad), işte bu dönemin bir eseri. Buzulların oluşturduğu güzel Bled Gölü’nün etrafını, bisikletle 20 dakikada turlayabilirsiniz.

İsveçli doktor Arnold Rickly, 1855 yılında hastalarını Bled’de, güneş, hava ve su ile tedavi etmeye başladığında, ahşap evleri ile basit bir köymüş Bled. Bugün ise çok sayıda oteli, pansiyonu, gazinoları, diskotekleri, sayısız spor olanakları, parkları, plâjları ile bir tatil cenneti.

            Gölün ortasında ufak bir ada ve adada barok tarzı bir kilise bulunuyor. Bled’e gelip de bu adaya gitmemek olmaz. Boynunuzun borcu, gideceksiniz. Ziyaretçileri 12 Avro (belki değişmiştir.) karşılığında tuhaf bir sandala bindirip adaya götürürler. İri yarı sandalcı, sandalın arkasındaki iki küreği, rüzgârsız gölde aheste aheste çeker. Adadaki tek yapı olan kilisenin çanı hakkında bir efsane anlatılıyor Alplerde.

Bled Kalesi’nde Poliksena adında bir dul kadın yaşarmış bir zamanlar. Dul Poliksena, haydutlar tarafından öldürülen kocasının yasını tutmuş, tüm altın ve gümüşlerini kullanarak, adadaki kilise için bir “çan” yaptırmış. Ancak bu çan adaya taşınırken çıkan fırtına, kayığı devirmiş. Çan, gölün dibini boylarken, kayıkçılar da hayatını kaybetmiş. Sessiz ve sakin gecelerde, hâlâ gölün dibinden, bu çanın sesi duyulurmuş. Bu genç dul kadın ise Roma’ya gidip bir manastıra kapanmış. Onun ölümünden sonra, Papa, adadaki kilise için benzer bir çan yaptırıp göndermiş. Bu çanı çalıp Meryem Ana’ya dua edenlerin dileklerinin kabul olacağına inanılıyor.

            Bu arada, Bled’in gayet samimî arıları olduğunu söyleneliyim; insanları seven, onlardan ayrılmak istemeyen “evcil arılar” bunlar aslında. Kovsanız da ısrarla sizi takip ediyorlar! Kızımla (o zaman daha on yaşında idi.) lokantada yemek yiyoruz; bir kadıncağız, her hâlde arının ısrarcı tutumundan bıkmış olmalı ki, onu uzun dondurma bardağının içine kapatmış. Arı, erimiş dondurma içinde çırpınıyor. Dayanamadım, kadının endişeli bakışları içinde dondurma bardağını alıp arıyı serbest bıraktım. Kendi kızını bu şekilde hapsetseler, acaba hoşuna gider mi bu güya saygıdeğer hanımın!

            Bled’de hayat “sakin”. Herkes en rahat yazlık kıyafeti ile tembel tembel aşağı yukarı dolanıyor. Burada, sadece ziyaretçiler tatil yapmıyorlar; bir dönemin ünlü diktatörü Josip Broz Tito da yazlık sarayı için Bled’i seçmiş. On iki hektarlık ulu ağaçların göğe yükseldiği bir parkın içinde, 1947’de yaptırmış olduğu yazlık sarayı, bugün “otel” olarak kullanılıyor. Adı ise, “Villa Bled”. Mimar değilim; ama, binanın zevkli bir yapı olduğunu ileri sürmek, her hâlde büyük bir hata olur diye düşünüyorum.

Buz Hokeyi ve Slovenya!

            Evet, bu sakin ve oldukça sessiz ülkede “buz hokeyi maçları” olunca yer yerinden oynuyor. Her maç bir olay!.. Ama, özellikle buranın iki büyük takımı başkentte karşılaşınca, Ljubljana’da bulunmanızı pek tavsiye etmem. Başkent takımı Olimpija ile taşra takımı Jesenice genellikle final oynarmış. Final maçı için otobüs ve arabalarla gelen binlerce taraftar, şehre girmeden önce yüzlerce polis tarafından durdurulup, üç defa üstleri arandıktan sonra belediye otobüsleri ile stadyuma gönderiliyor. Elbette aynı işlem, ev sahibi takımın taraftarları için de uygulanıyor. Buna rağmen, o gün kentin trenleri koltuksuz, otobüsleri de camsız ve kapısız kalmakta, ayrıca stadyumun tüm koltukları yakılırmış. Maçlar böyle olunca hakemi de yurt dışından getiriyorlar ister istemez. Ama, pek bir şey fark etmiyormuş; akıbet: Bozuk para yağmuru. Bozuk para insanın futbol hayatını söndürebilir mi? Evet…

Slovenya Millî Takım kaptanı ve en iyi oyuncusu olan Arap kökenli Mustafa, bozuk paralardan birine basınca ayağını kırıp spor yaşamını noktalamış…

Postojna Mağaralarını Görmelisiniz

            Ertesi sabah, şoförümüz bizi Slovenya’nın şüphesiz en önemli turistik çekim merkezi olan “Postojna Mağaralarına” götürüyor. Dünyanın galeri uzunluğu açısından ikinci büyük mağarasının kapısında, oldukça uzun bir ziyaretçi kuyruğu var! 1818 yılında, mağaraların bulunuşundan bugüne dek, 20 kilometre uzunluğunda galeri açılmış; ancak, bizlere sadece 5 kilometrelik bir bölümünü gezdiriyorlar. Alt seviyelerdeki yer altı nehirleri ile hâlen aktif olan mağaralar, kat kat, renk renk, sarkıt ve dikitlerle süslenmiş; konser salonları göz kamaştırıyor. Suların içerdiği metal oksitlere göre farklı renk alan sarkıt ve dikitlerin bir milimetresinin 40 yılda oluştuğunu düşünürseniz, böyle bir mağaranın 67 bin yıllık olduğunu söylendiğinde şaşmazsınız!

Bugüne dek 40 milyon ziyaretçiye kapılarını açan Postojna mağaraları, yüzlerce misafire aynı anda, akülü lokomotiflerle ve biraz yürüyerek, farklı lisanlarda rehberlik servisi sağlayarak gezdirilebiliyor. Mağara içinde ortalama sıcaklığın 8oC olduğunu sakın unutmayın ve bizim gibi içeriye gömlekle girmeye kalkışmayın; üşürsünüz!

            I. Dünya Savaşı’ndan önce Avusturyalıların düzenlediği; Rusların hapishane, Almanların II. Dünya Savaşı esnasında benzin stok alanı olarak kullandığı Postojna Mağaralarını turizme açanlar ise İtalyanlar. Bu arada, hemen ekleyeyim: Bu bölge, bir dönem de  İtalyanların eline geçmiş.

Ama, tüm mağara gezisinin en  ilginç  bölümü, hiç şüphesiz, insan balığı (Proteus Anguinus). Karada yaşarken evrim sonucu oluşan, solucan ile kertenkele karışımı tuhaf bir yaratık ortaya çıkmış! Üstelik de kör. Metabolizması çok yavaş olduğundan, üç yıl hiçbir şey yemeden yaşayabiliyor. Ayrıca ömrü insan ömrüne çok yakın, tam 90 yıl! Işığa çok hassas olduklarından, ziyaretçilere özel bir müzede gösterilen insan balıkları, her üç haftada bir doğal ortamında saklanan yenileri ile değiştiriliyor.

            Postojna’dan çıkınca bir yarım saat daha yolu daha göze alırsanız, Slovenya’nın Trieste’si Piran’a doğru şöyle bir uzanın derim.

            Piran’ın tarih kokan dar sokaklarında gezerken, Akdeniz ve Adriyatik’in sıcak rüzgârlarını yüzünüzde hissedecek ve her an kentin kıyı şeridinde üstsüz uzanmış sarışın Sloven hanımları ile göz göze geleceksiniz. Komşu kasaba Portoruz’da ise sıra sıra lüks tatil otellerini bulabilirsiniz.

Başkent Ljubljana !

            Açık hava mimari müzesi olarak da anılan başkent Ljubljana heykellerle süslü küçük meydanları, süslü yapıları, parke taşlı, ağaçlı yolları, Pazar günü nehir boyunca kurulan bit pazarı, kentin birer kolyesi olan köprüleri, ilk ticaret yasalarının oluşturulduğu Vodnik Meydanı, balıkçılar çarşısı, kongre meydanı, heykellerle süslü Tivoli Parkı, St. Nicholas Katedrali, Preseren Meydanı, en sonunda da  kalesi ile eminim sizin de hoşunuza gidecektir. Ljubljana’yı yeniden yaratan ünlü mimar Joze Plecknik’in izini bu kentte sürmeniz gerekir. Bol sütunlu Yunan mimarisinden çok etkilenen Plecnik, üçüz köprüye, St. Francis, St. Michael Kiliselerine, Ticaret Odası Binasına, Ulusal Üniversite Kütüphanesine imzasını atmış. Yeşil kubbesi, iki kulesi ile şehrin en görkemli yapısı Barok stilinde St. Nicholas Katedrali geniş ve ferah iç hacmi ile görülmesi gerekir.

            Demre doğumlu Noel babasının adını taşıyan Katedral Vatikan tarafından tayin olunan piskopos tarafından yönetilmekte.

            Özgürlük şairleri France Preseren’in adını taşıyan meydan eski şehrin buluşma noktasıdır. Preseren Julia’ya âşık olur ama bu soylu hanım şaire bir türlü yüz vermez. Adını taşıyan meydanda bulunan heykeli ile karşılıksız aşkı Julia’nın penceresi karşılıklı. Sloven milli marşının sözleri de Preseren’e ait. Hem de “şerefe” diye bitiyor!

            Elbette kalesine de çıkmak istersiniz. Saray, askeri karakol ve hapishane olarak kullanılan kaleden kenti kuşbakışı seyredebilirsiniz. Bu arada sakin bir ortamda kahvenizi de yudumlarsınız. Ljubljana Nehrinin üstündeki köprülerden biri kanatları açık ejderha heykelleri ile ünlü. Ejderhalar ile ilgili söylence çok! Köprüden bakire geçerken ejderha kuyruk sallarmış. Kafkaslardan altın postu çalan Jason ise bu ejderhayı öldürmüş.

            Slovenya bir bakıma, zümrüt yeşili nehirler, binlerce karst sistemine dahil mağara ve kayalık, zirvesi karla kaplı Alp dağları, buzullar, yemyeşil çayırlar, rengarenk saksı çiçekleri, ahşap ahırlar, atlar, beyaz kuğular, yeşil başlı ördekler, kırmızı damlı evler, üzüm bağları, besili şişman inekler, keskin virajlı dar yollar, kızıla boyanmış ormanlar, Bach’ın suitini çalan genç  bir Çellinist, çok çeşit ot ve rengarenk çiçekler, turkuaz renginde dereler demektir.

Ülkemizde henüz yeterince tanınmayan; fakat onların Türkiye’yi ve Türkleri çok iyi tanıdığı bu ufak ülkeden artık ayrılma zamanı. “Nefreti nefretle değil, saygı ile yok etmek hünerdir.” Bu Sloven atasözü sizi sevgi ve saygıya davet ediyor. Ben de…

Küçük bir şiirle veda etmek istiyorum Slovenya topraklarına:

            Yakınken

şiir yazılmaz belki

            El uzatılır

            arar

            okşar

            kulak verilir

            ve yaklaşılır sevgiliye

            Ama tarifsiz büyümesidir

            sevginin sürekli

            benim sözünü ettiğim

            yaşanandır bu

            gündüz ve gece

            yakınken de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir