Sicilya: Etna ve Geçmişinin Gölgesinde

Uçağın lastiklerinin bir homurtu ile yerinden çıktığını duyunca, yeni bir coğrafyaya yaklaşmanın heyecanı beni sardı. Gerçi Sicilya’yı bundan 15 yıl öncesinin kısa zamanda fazla yer görme hırsı ile şöyle bir görmüştüm; ama, uzun zamandır Akdeniz’in bu sıcak kanlı adasına tekrar gelmem gerektiğinin bilincindeydim. Tevekkeli değil, ünlü Alman şairi Goethe 1787 yılında “Sicilya’yı görmeden İtalya’yı tanıyamazsınız; çünkü, her şeyin sırrı Sicilya’da gizlidir” demiş.

Dar sokağa iki sıra park edilmiş arabaları, yere fırlatılan sigara izmaritleri, zayıf, saçları briyantinle dikilmiş siyah gözlüklü ince sakallı delikanlıları, içten, yardımsever ve geleneklerine çok bağlı halkı ile işte Sicilya’dayım.

            Sicilya ünlü Homeros’in Odessia destanında “Üç tarafından denizlerle sarılmış, Akdeniz’in ortasında bir ada” olarak tanımlanmış ve o çağlardan itibaren farklı kültür ve kavimlerin buluşma noktası olmuş. Milâttan önce VII. yüzyılda Yunan kolonisi olarak kurulup, leziz şarap ve zeytini ile Fenikelileri bile buraya davet etmiş. Romalıların bir zamanlar buğday deposu olarak kullandığı, Akdeniz’in en büyük adası olma şerefini elinde tutan Sicilya, küçük takımadaları ile birlikte İtalya’nın dokuz ilini oluşturuyor. Geniş alanlara yayılan narenciye bahçeleriyle, balıkçılığı, bol zeytin ağaçları ve güzel şaraplarıyla tanınan Sicilya, gerçekten zengin ve bereketli bir ada.

            Avrupa’nın tek aktif yanardağı Etna’nın gölgesinde öbek öbek çiçeklerin süslediği Sicilya, nedense hep “mafya” ile birlikte anıldı. Merak ettim ve öğrendim, mafyanın kelime anlamı “geleneksel yaşam tarzı” imiş. Elbette mafyanın bugünün Sicilya’sındaki etkinliğini bilemem; ama, Sicilya minik kafeleri, manolyaları, tatlı maya ekmeği içindeki nefis dondurması, yanan soluk sarı gece lâmbaları gölgesindeki eski; fakat, anlamlı güzel evleri, pazar sabahları kahve ve parkları dolduran Akdeniz’in sıcaklığını yüreğinde taşıyan halkı ile işte, gözlerimin önünde !

            İtalya’nın en güney ucundan, 16 kilometre genişliğindeki Messina Boğazı ile ayrılan, kabaca üçgen biçimindeki özerk yönetim bölgesi Sicilya, denizin, güneşin, tatlı martini, ateş likörü, Akdeniz müzikleri, Yunan ve Roma uygarlığı izlerinin ve heyecanının yaşandığı bir belde!

            Ada halkı İtalyanca’yı bir başka aksanla, farklı konuşuyor. Bu yüzden İtalyanlarla bile zor anlaşıyorlarmış. Hatta Sicilyaca-İtalyanca sözlükleri bile satılıyor.

            Akdeniz’in sıcak ikliminin verdiği rehavet ile sakinler, para hırsları yok. Nasıl olsa toprak bereketli ve turistlerde var, o zaman fazla çalışmaya da gerek yok. Başka bir lisan öğrenmeye de! Nasıl olsa turistlerin birkaç kelime İtalyanca bilgisi İtalyanların o pratik zekâları, çabuk anlama kabiliyetleri ile birleşince geçinip gidiyorlar.

            Kuzey İtalya ile güneyi arasındaki yaşayış ve kültürel değerler farkını, Palermo’nun havaalanından bile anlamak mümkün. Torununu geçiren yaşlı teyzenin gözünden dökülen gözyaşı bir süre sonra torunun gözyaşları ile bütünleşiyor. Dakikalarca birbirlerinden ayrılamıyorlar.

            Saat 13 deyince Sicilya’da tüm kepenkler arka arkaya birer birer gürültülü bir sesle aşağıya iner ve adayı bir sessizlik kaplar. Artık “siesta zamanı”dır adada.

            Bir akşamüstü Palermo’nun kıyı boyunca uzanan Villa Della Cala boyunca yürüyordum. Bir dükkanda koca kazanda etlerin kaynadığını ve insanların da önünde kuyrukta olduğunu gördüm! “Bir gezgin, her yeni tadı tatmalıdır” deyip daldım içeriye. Bir adamcağız, bıçakla kestiği bir sandviç ekmeğine, kazandan çıkardığı ciğerleri büyük bir ciddiyetle tek tek diziyor ve sonra üstüne öğütülmüş kaşar peynirini güzelce serpiştiriyor! Doğrusu bu farklı tat pek lezzetli idi. Bir de sabahları top şeklinde kızarmış bir değişik börek satılıyor. Dışı patates, içi ise etinden peynirine kadar farklı maddelerle doldurulmuş. (O zamanlar vejetaryen değildim.)

Başkent Palermo

            Siracusa, Catania ve Taormina gibi sevimli kasabalara sahip Sicilya’nın en popüler ve en zengin liman kenti, elbette başkent Palermo. Yunan kolonisi olduğu zamanlarda başlayan ticarî alandaki zenginliğinin Arap istilaları, Norman ve Bizans akınları ve Roma İmparatorluğu döneminde devam ettiğini Palermo kentinin dört bir yanına dağılmış tarihî yapıtlardan anlamak mümkün.

            Palermo’nun eski kentini yürüyerek gezin derim. Şehrin ana damarlarından “Corso Vittorino Emanuale Caddesi”nin denize ulaştığı noktadan başlayarak bu caddeyi sonuna dek arşınlayınız. Sanat ve kültüre ilginiz varsa, önce Abatellis sarayında yer alan Sicilya sanat galerisinden başlayın. Burada çoğunluğu dinî konuları içeren ikona, tablo ve heykelleri sarayın mistik havasında zevkle seyredeceksiniz.

            Yola devam edince dikkatinizi çeken ilk büyük yapı Palermo Katedrali olacaktır. İngiliz din adamı Gualtiero Offamillo tarafından yaptırılan katedralin içersine girince, Katolik mezhebinin, zaten geleneklerine bağlı Sicilyalıların üzerindeki büyük etkisine gözlerinizle şahit olacaksınız. Corso V. Emanuale Bulvarı’nda devam ederseniz “Cuba” olarak anılan bir eski kaleden sonra, bence adanın en ilginç köşesi olan bir mezarlık ve yanındaki müzeye sıra gelecektir. 1881 yılında soyluların gömülmesinin yasaklanması ile başlayan mumyalama işleminin, 1920 yılında bu yasa kaldırılana dek oluşturulan binlerce mumya örneğini, yerin bir fersah altındaki Katakomb müzesinde hayret ve korku ile seyretmek mümkün. Evet, bu dehlizde orijinal kıyafeti ile kadını, çocuğu, kısa boylusu, papazı ile sekiz bin mumya farklı açılardan ve değişik uzaklıklardan hep size bakıyor olacak. Hele “Rosalia” adında küçük, güzel bir kızın mumyasının başında, sanki her an gözünü açıp uyanacak diye bir süre hareketsiz bekliyorsunuz. Aynı müzenin yanındaki mezarlığa da muhakkak giriniz. Ben bu denli bakımlı ve sanki bir çiçek bahçesini andıran bir mezarlık görmedim. Mezarların üstündeki saksılardan rengârenk çiçekler fışkırıyor. Ayrıca mezar sahiplerinin çerçeve içinde mezarın üstüne bırakılmış birer-ikişer fotoğrafları da ihmal edilmemiş. Hatta bazı mezarların başına rengârenk balonlar bile bağlanmış. Ölüye ve geçmişe bu denli saygı, doğrusu beni duygulandırdı !

            Müzeden çıkınca bir otobüse atlayıp, tüm Palermo’yu kuşbakışı seyredeceksiniz. Başpiskoposluk merkezi Monreal’e gidiniz. Eğer dediğimi yaparsanız, Altındeniz kabuğu (Canca D’oro) vadisine bakan Caputo dağında bulacaksınız kendinizi.

            Önce elbette Monreal Katedrali ve Manastırı gezilecektir. 1174 yılında II. William tarafından inşa ettirilen katedral, Bizans, Norman ve Arap mimarîsinin çok güzel bir karışımıdır. Duvarlarını ve tavanını kaplayan ünlü mozaikleri, eski ve yeni İncil’den alınan olayları tasvir eder. Katedral, bazilika şeklinde olup, Lâtin hacına benzetilmiştir. Bir kare şeklinde olan bahçesi, 228 çift mozaik ve altın kaplanmış kolonları ile Roma mimarîsinin Sicilya’daki en güzel örneğini temsil eder.

            Goethe Enstitüsü’nde birlikte Almanca öğrendiğimiz Palermo Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Antonella Balseno ve eşi, beni bir müze görünümündeki bir lokantaya, akşam yemeğine götürüyorlar. Antonella, hâlâ 20 yıl önceki ufacık Fiat arabasını kullanıyor. Araba artık “ben gidemem” diye haykırıyor. İstanbul’da kapılarını açık bıraksanız bile kimsenin elini sürmeyeceği bu ufak ve yaşlı aracın direksiyonu, her arabadan inişte demir bir çubukla kilitleniyor. Evet Sicilya’nın gelenek ve göreneklerinden vazgeçmeye hiç niyeti yok. Koca adada bir tek diet kola bulamazsınız. Bu yeniliği kabul etmeleri için daha 15 yıl geçmesi gerekirmiş.

Catania – Toarmina ve Etna

            Palermo’dan bir otobüse atlayıp, iki buçuk saat sonra Catania’ya varabilirsiniz. Bu tarihî kasabada Roma Amfitiyatrosunu, Fil Çeşmesini ve St. Agatha katedralini gezdikten sonra, doğru güzel ve sevimli bir Ortaçağ kasabası olan Taormina’ya varırsınız. Rengârenk ada sardunyalarıyla bezeli, bir yanı ulu Etna’ya diğer yanı Akdeniz’e bakan şirin evler, dar ve çiçekle bezeli sokaklar, manolya kokulu avlular, gotik çarklar, küçük meydanlar, Hellen Uygarlığı Katedrali, Roma Dönemi Yunan Tiyatrosu, kiraz, portakal, hatmi çiçekleri, buburmeryemler, limon, güneş ve deniz ile şarabın bir potada eritilmesi ile ortaya çıkan bir kasabacık. Yol, Taormina’dan sonra Etna’ya doğru uzanır. Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı 1995 yılına dek 140 kez faaliyete geçmiş. En son patlamasını gösteren video kasetler, dia ve fotoğraflar satılmakta. Dağın 1800 metresine kadar otobüs veya teleferikle ulaşmak mümkün. Daha sonra cip  ile 2500 metreye kadar gidilebiliyor. Zamanla sertleşip siyah ve parlak bir görünüm alan volkanik kayaçlar, ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Son püskürmeyi anımsıyorum. Gazete ve televizyondan izlemiştim. Lavlar Zafferana kasabasına 300 metre kala kendinden durmuştu. Dağ gittikçe dikleşiyor. Yöreye kestane, meşe, çam ve huş ağaçları hâkim.

            Bilirsiniz, Venedik’te bir saatin altında şu ibare vardır. “Ben sadece iyi geçen zamanı gösteririm.” Evet, Sicilya’da iyi geçen zaman sona erdi. Bavulumu toplarken, Sicilya’yı yirmi sene sonrada samimî insanları ile geleneklerine sahip, Amerikan kültürüne teslim olmamış olarak bulmayı diliyordum.

          Yaşlı bir kadın, Sicilya’da tatilini geçiren Gina Loborigida ile karşılaşır ve “Çok güzelsiniz küçük hanım. Sizde bu güzellik varken, dünya çapında ünlü bir yıldız olursunuz” der. Ünlü İtalyan yıldız mütevazi bir gülümseme ile “Benim adım Gina Lolobrigida” der. Yaşlı kadın ellerini iki yana açarak “Hiç önemli değil güzel kızım, adını değiştirirsin…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir