Salvador de Bahia

Tropikal bir papağan Joe Carsocan’ın öyküsünü anlatan bir Walt Disney filmi seyretmiştim. Sevimli papağan her rastladığına hep aynı soruyu soruyordu: “Vocé ja foi a Bahia” yani: “Hiç Bahia’ya gittin mi?”. “Ah Bahia Bahia, öpücüklerimle söyler misin şarkımızı bir mısrada?”.

Sonra değerli Sadiş teyzem (Sadriye Germiyan) çok methetmişti Salvador de Bahia’yı. Sonunda altın renkli gün ışığının aydınlattığı Afrika ritmini yakalamış Bahia eyaletinin 3 milyon nüfuslu başkenti Salvador Kentine ayak bastım. Dünyanın Kanada’dan sonra ikinci büyük körfezine sırtını dayamış olan Salvador de Bahia bir yarım ada üzerine kurulmuş ve halkının % 80’ni Afrika kökenli. Dansları, giysileri, mutfağı, gelenekleri ve dinleri ile burada Afrika’nın ritmini yakalamak mümkün. Berna Kalesinin içinde yer alan deniz fenerinin solunda Atlantik okyanusu, sağında ise tüm azizlerin körfezi yer alıyor. Salvador de Bahia 360 adet kilisesi ile “Siyah Roma” olarak da anılıyor. Lizbon’dan sonra en önemli Portekiz şehri olarak kabul edilerek 1549 – 1763 yılları arasında Brezilya’ya başkentlik de yaptı!

Lacerda Asansörü Salvador halkının 76 yıldır limanın bulunduğu alt şehirden eski şehre 24 saat boyunca taşıyor. Eski gümrük binasında oluşturulan “Mercato Modelo” hediyelik eşya ağırlıklı yerel bir pazar. Sokak gösterileri, ilginç çay bahçesi, birahaneleri ve hareketli atmosferi ile dikkatinizi çekecektir. Atları ile gelen köylüler mallarını satıp daha sonra Salvador sokaklarında dans edip eğleniyorlar. Alt şehir meydanı pazardan çok bir eğlence merkezine benziyor. Tamburlar eşliğinde samba tüm hızı ile dalga dalga kentin ara sokaklarına dağılıyor. Kulağıma sanki uzaktan bir şarkının sözlerini fısıldıyorlar: “Gelir, gider, büyürüm, ben denizin çocuğuyum ve çok uzak yoldan geliyorum”.

Meydanın bir köşesinde halka olmuş gençler ikişer ikişer ortaya çıkıp bir çeşit silahsız savunma tekniği olan yöresel Capoeira örneklerini müzik eşliğinde halka sunuyorlar.

Kentin sembolü olarak Afrika kökenli bir tanrıça olan denizkızı Sefela kabul ediliyor.

Daha sonra Tororo Lagününde yer alan, yöresel kıyafetlerle rengârenk ve sevimli bebek heykellerine bakmaya gidiyoruz. Bir hanım yanıma yaklaşıp elime bir prezervatif iliştiriyor. Meğer AİDS bu yörede çok yaygınmış!

Pelourinho, UNESCO dünya miras listesinde yer alan, daracık taş sokakları, rutubetten kararan koloniyel evleri, çok sayıda levazımcısı, boyun eğmeyen kiliseleri, gönülden insanları, kabarık beyaz fistanlı, dantelli etekleri ile garsonları, on bin ayrı müzik ritmi ile Salvador’un tarihi yerleşim merkezidir. Aynı zamanda, çıkmazlar, gizli koridorlar, iç içe geçmiş dükkânlar dizisidir Pelourinho.

Eski kentte ilk önce Barok San Francisco Kilisesini görmeniz gerekir. Bazı araştırmacılara göre 100 kilogram altının kullanıldığı Varak çalışmaları, avlusundaki Portekiz mavi seramikleri, tavanda yaratılan harika perspektif çalışmalar ile dünyanın en güzel kiliseleri arasında yer almaktadır.

Daha sonra Brezilya’nın ünlü yazarı, ülkemizde de “Ölü Deniz” ve “Mucizeler Dükkânı” adlı eserleri ile tanınan, Nazım Hikmet’le dostluk kurmuş Jorge Amado’nun gene eski şehirdeki açık mavi boyalı vakıf binasına kadar yürüyoruz. Bir dönemde dikta rejiminin sembolü devlet başkanı Vargas onun kitaplarının yakılmasını emretmesine rağmen “melez bir şenlik yazarı” olan Amado’nun eserleri 59 dile çevrildi. Brezilya’daki askeri rejim dönemini Amado şöyle anlatmıştı: “İnsanların zaaflarının, acılarının, suçlarının, fenalıklarının tüm öyküsü duvarlardan sarkıyor, dolap ve duvarları dolduruyor.”

Guinness Dünya Rekorlarınca kabul edilen iki milyon kişi ile “dünyanın en fazla katılımlı” sokak festivali Salvador De Bahia’da kutlanır. Sokaklarında “Ah Bahia, en güzel yurt benim Bahia” nameleri mavi göğe doğru yükselir!

Saudade “Kölelik” ve Yaşasın “Candomble”

Yerli halk şeker kamışı ve kahve tarlalarında çalışmayı reddedip Amazonların içine kaçınca Afrika’dan buraya 1888 yılına kadar tam 3,5 milyon günahsız köle beyaz adamlarca taşındı. Senegal’in “Gore” limanından dünyaya gönderilen kölelerin % 20’si zaten yollarda ölüyor, kölelerin ortalama çalışma süreleri de sekiz yılı aşamıyordu. İsyancı köleler “Pelo” denen taş sütunda ölümüne kırbaçlanıyordu.

Aristokrat çocukların en büyük zevki ise zincire vurulup kırbaçlanan köleleri seyretmekti. İşe yaramayan köleler için bir “köle mezbahası” bile oluşturulmuştu. Bu iğrenç ticaretten Avrupalı köle tacirleri büyük paralar kazandı. Avrupa’nın en büyük banka ve sigorta kuruluşlarından bazıları ilk sermayelerini köle ticaretinden elde ettiler. Ancak bu işkence, acı ve yoksulluk müziklerini unutturmadı. Hatta müziklerine daha sıkıca bağlandılar. Sokaklarda göğüsleri kesilen, dişleri kerpetenle çekilmiş, gözleri oyulmuş köle kadınlara rastlanıyordu. İşte bu şartlarda doğdu bir sentez olan Candomble dini. Candomble dini Vudu ayinleri de içerir, inançlarına göre doğa nerdeyse Tanrı da oradadır. Tapınak yerine çiçeklerle süslü gecekondularda toplanan beyaz giysilerin içinde müritler tamburun ritmi ile transa geçip titrer. Sanki vücutları bir başkası tarafından kullanılır. Orixa denen Afrika ilahlarının onların hastalıklarını tedavi ettiğine inanan Candomble müritlerinin sayısı Amazonların derinliklerine doğru her gün çoğalıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir