Saha Türkleri’nin Elmas Yurdu: Yakutistan

Yakutistan’ın yüz ölçümü neredeyse Türkiye’nin 4 katı kadar: 3 milyon 103 bin 200 kilometre kare. Ama, %50’sini Rusların oluşturduğu nüfusu sadece 1 milyon 200 bin. Bu yüzden “ıssız ülke” de deniliyor, Yakutistan’a. Başkentin nüfusu ise  sadece 200 bin. Zaten, hala orta büyüklükteki bir Anadolu kenti görünümünde “Yakutsk”: Çökmüş oyma süslü ahşap binalar, kütük evler, sütunlar üzerine oturtulmuş beton yapılar, bozuk yollar, caddeler boyunca uzanan çirkin bir doğal gaz boru hattı ve eski araçlar.

Ancak 1997 yılından sonra 2006 yılında tekrar aynı kenti ziyaret ettiğimde epey bir farklılık gözüme çarptı. Global ve popüler kültür dişlerini gösteriyor. Zaten bu değişikliği turizm ve çalışma bakanı ile yaptığım basın toplantısında da açıkladım. Artık gece gençler ellerinde birer bira şişesi ve sigara ile jiplerin yanında sohbet ediyorlar. Disko ile fastfood ve lüks lokantalar dolup taşıyor. Kumarhaneler açılmış. İstanbul’daki soğukçeşme sokağı örneğindeki gibi bir sokaktaki tahta evler tek tek restore ediliyor. Modern alışveriş merkezleri bile açılmış.

Ama size “hoş” geleceğine inandığım bir bilgi vermeliyim hemen: Bu ülkede tam 700 bin göl var! İnsan sayısından fazla nehir ve göl bulunmakta!

Hangisinin ya da hangilerinin kıyısında düşüncelere dalmak istersiniz bilemem. Ama eğer yolunuz buralara düşerse, aklınızda bulunsun.

Yakutistan, yeraltı kaynakları açısından da zengin bir ülke. Neredeyse periyodik cetveldeki her metal bulunor burada. Söylenceye göre tanrı yeraltı kaynaklarını yeryüzüne dağıtırken Yakutistan üstüne geldiğinde eli donmuş ve hepsini birden düşürmüş. Elmas, altın, kurşun, kalay, mika, petrol, doğal gaz çıkartılıyor bu ülkenin topraklarından. Ancak, bu madenlerin işletme hakkı  elbette “Rusların” elinde. Bu yüzden Yakutistan’ın madenlerin gelirinden yararlanma oranı düşük, doğal olarak. Elmasın ancak %20’sini Yakutlara veriyorlardı. Onlar ise hisseyi hiç olmazsa  %40’a çıkartmak istiyorlardı.

Yakutistan’da, yazın ortalama hava sıcaklığı 28-30 derece. Kışın ise (sıkı durun) -70 dereceye kadar düşebiliyor! Ayrıca, her zaman “sis” var. Kış aylarında her yer kar altında kalıyor, tüm ırmak ve göller donuyor. Başkent bile yaza kadar 1-2 metrelik kar örtüsünün altında kalıyor. Toprağın altı da sürekli “buz halinde” olduğu için, tarıma uygun değil. Zamanla sert iklim şartlarına uyum sağlayan kısa bacaklı Yakut atları, yeri eşeleyerek otlarını kendileri buluyorlarmış.

 “Madem bu kadar soğuk, ısıtma sorununu nasıl çözmüşler?” diye bir soru gelebilir aklınıza. Doğal gaz, yaygın olarak kullanılıyor Yakutistan’da. Ama, doğal gaz boruları, buzlanma nedeniyle, yerin altından değil de sütunlar üzerine kurulmuş binaların yanından geçiyor; yani, her türlü tehlikeye açık! Elbette görüntü de hoş değil.

Başkent Yakutsk, 1632’de Lena Irmağı’nın kıyısına ulaşan birkaç maceraperest Rus tarafından, Rusya’ya yeni yerleşim birimleri kazandırmak amacıyla kurulmuş. Lena Irmağı, bu bölgenin can damarı. Yazın, ulaşım ve taşımacılık için büyük bir fırsat sağlıyor. Kışın ise, tamamen donunca, ırmak üzerinde hazırlanan bir buz yol aracılığıyla ulaşım sağlanıyor.

Kentteki eski ahşap evler artık oturulamayacak durumda. Yeni evler ise, belirttiğim gibi, hep beton sütunlar üstünde. Ama bence bu çimento yığınları çok çirkinler. Ahşap evlerin zarafeti nerede, beton yığınları ise bir felaket.

Kenti gezerken, Yakutistan halkının kökleri nerelere uzanıyor, sorusunu soruyorum kendi kendime. İnsan yeter ki sorsun, öğrenmek istediğine her zaman ulaşabiliyor bir şekilde. İşte Yakut Türkleri hakkında benim ulaşabildiklerim:

Yakut Türkleri kendilerine “Saha” adını vermişler. Sibirya’nın egemen topluluğu olan Sahalar, Orta Asya’dan, yaklaşık 900 yıl önce, kitle hâlinde ayrılıp Lena Irmağı kıyılarına yerleşmişler. Bazı araştırmacılar, Sahaların Moğol ve Cengiz Han’ın baskısı ve zulmüne dayanamayarak, XIII. yüzyılda ana kitleden ayrılarak göç ettiklerini belirtiyorlar. Sahaların büyük çoğunluğunun X. ve XII. yüzyıllar arasında yani ortalama 900 yıl önce kuzeye göç ettiği, atalarının ise Baykal Gölü civarında yaşamış “Üç Kurıkanlar” olduğu da ileri sürülüyor.

Sahalar, Hun-Türk dünyasını oluşturan halkların en kuzey doğusunda yaşayan grubu oluşturuyorlar. Mevcut kültürlerden ve teknolojiden uzun süre uzak olmaları, Sahaların, eski Türk dili, dini ve kültürünün birçok unsurunu çağımıza kadar yaşatmalarını sağlamış. Ana kitleden çok eski zamanlarda ayrıldıkları için, günümüzdeki Saha Türklerinin dilinde ve folklorunda, eski Türk dili ve folklorunun birçok özelliği ve örneği bulunuyor!

Yakutistan, 1632’de Çar Rusya’sına bağlanmış. Her boyun kendine has damga, bayrak, parola ve kuşu varmış. Boy reisine “toyun” deniliyordu. Başlıca uğraşları, avcılık, balıkçılık ve hayvancılıktı. At yetiştirmekle ustaydılar, ayrıca da becerikli madenciydiler. Atları -60ºC’da bile dışarıda kalabiliyordu. 1922 yılında da, Sovyetler Birliği’ne bağlı “Yakut Özerk Cumhuriyeti” kurulmuş. Sahalar, 1917 yılından itibaren, “Semen Novgorodov”un Lâtin alfabesini kullanmaya başlamışlar. Lâtin alfabesi ancak 22 yıl kullanılmış. 1939’dan sonra ise mecburen Kiril alfabesinin kullanımına geçilmiş.

Sahalar, kullandıkları dile “Saha tıla” (Saha dili) diyorlar. Saha dili konusunda en kapsamlı araştırmayı Eduard Karloviç Pekarskiy yapmış. Pekarskiy, hazırladığı “Saha Dili Sözlüğü”ne, toplam 25 bin kelime almış. 1907-1930 yılları arasında, 13 cilt olarak basılan bu sözlükte, kelimelerin anlamlarının yanı sıra, sözlü gelenekte yaşayan folklora ait pek çok unsura da yer verilmiş. Atatürkümüz de Saha Türklerinin dili ile ilgilenmiş ve bu 13 ciltlik sözlük, isteği üzerine 1937 yılında kendisine hediye edilmiş. Atatürkümüz de güzel Türkçemizi hazırlarken bu sözlükten epey  istifade etmiş. Bizde onlar gibi sayıyoruz. Bir, iki, üç, dört…

Yakutistan, uzak ve soğuk bir yer olması nedeniyle, Çarlık Rusyası zamanında “sürgün yeri” olarak tercih edilmiş. Tabii Ruslar bu bölgedeki Rus nüfusunu arttırmak istediklerinden hep göçü de teşvik etmişler. “Parmaklıksız Sürgün” adı veriliyormuş bu sürgünlere. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra da devam etmiş sürülmeler. Çar ailesinden genç bir prensin ölümüne neden oldukları için sadece Volga kıyısındaki bir kasabadan 3 bin kişi öldürülmüş. Tabi ki, sürgünlerin birçok olumsuz yanı var. Ama, Saha Türklerinin kültürlerinin araştırılması ve değerlendirilmesi çalışmalarını doğurmuş olması gibi olumlu sonuçları da olmuş.

Bakın, Sofronov  “Ana Yurt” adlı şiirinin dizelerinde nasıl anlatıyor ülkesini:

Doğduğum anayurdum

Kalın karla kaplanmış

Sessiz yatar

Hızlı akan ırmağım

Kocaman buzla engellenir

Çözülmez; yüklenir; ayakta durur

Kara ormanım

Kalın bir şapkayla kaplanır;

Ayakta durur

Dumanlı çadırda

Şiddetli ayazın  boğduğu

Çaresiz insanım

Büzülüp yatar

Lena Nehri Yaşamın Kendisidir !

            Baykal gölünden doğup 4400 kilometre sonra kuzey buz denizine dökülen dünyanın en uzun on birinci nehri Lena, yılda 540 kilometre küp suyu denize akıtır. Lena ve kolları tam 50 bin kilometre kare alanı kaplar.

            Başka özellikleri de var bu suyun! Bir defa bin yıldır hep aynı yolu çizmektedir. Üzerinde herhangi baraj veya bir elektrik santrali yapılmamıştı, böylece ekoloji dünyanın bu bölgesinde korunuyor. Altmış yedi milyon yaşında olan Lena’nın suyu hala içilebilir ve kendisi dünyanın en temiz nehridir. Genişliği bazen 40 kilometre ulaşır ve bu özelliği ile Guinness Dünya Rekorları kitabına girmiştir.

Ölen adamın toprağın altında yatışı gibi

            Lena nehri kışın 210 gün donar. Üzerinde açılan yoldan trafik işler. Bu caddeye “Yakut asfaltı” derler. Lena Nehri 240 bin ufak-büyük su ile buluşur. Lena canlıdır. Onunla konuşulur. Ona ricalarda bulunulur. Oda bu gelen istekleri dinler değerlendirir. Kaptanlar Lena’yı memnun etmek için sık sık ona hediyeler atarlar.

            Başkent Yakutzt’un 200 kilometre güneyinde Lena Nehri boyunca 80 kilometre uzanan 2,3 milyon yıl önce kırmızı kum taşından tektonik olaylar sonucu oluşmuş dik kolonlar zaman içinde sertleşiyor ve yükseklikleri 200 metreye ulaşıyor. Bunlara Lena Sütunları deniliyor. Lena ile Buotama Nehri arasında kalan alan bugün milli park ilan edilmiş ve korunuyor. Elbette bu etkileyici jeolojik formasyonlar bu bölgede yaşamlarını sürdüren Şaman “halklar” için önemli bir ibadet yeri olmuş ve ölülerini bu kırmızı dağlara gömmüşler.

Rusya’da olduğu gibi, bu kentte de, insanlar sık sık saati soruyorlar. Çoğunda, kol saati yok. İnsan, ister istemez kıskanıyor. Zamana ve saate bu kadar bağımlı yaşayan, her dakikası programlanmış bir insan olarak, bir yerlere yetişme stresi ve endişesi taşımadan yaşamanın ne kadar “güzel” olabileceğini düşünüyorum. Bir de aklıma Borges geliyor. Hani, ne için yazdığını soranlara, “Zamanın akışını yumuşatmak için yazıyorum.” demişti ya; bu büyük yazar, Yakutistan’da yaşamış olsa ne derdi, kim bilir?  Yakutistan’da “soğuk” her şeye hakimdir. Rüzgarın “kral” olup güneşin ancak zaman zaman müdahale ettiği, genellikle güneş amcanın uzaktan olayları seyrettiği bir ülke burası. Yazın ise bu coğrafyada güneş batmaz. Bulutların üstünde kızıl, mavi mor dalgalar yayarak uzun süre direnir. Gece henüz siyah giysilere bürünmeden tekrar mavi, sarı ve kızıl kıyafetlerle Yakut semalarında tekrar yükselmeye başlar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir