Rusya’nın Üç Büyük Cumhuriyeti: Altay, Hakasya ve Tuva

Farklı coğrafyalara uçmak, yeni bir ülke görmek, değişik bir ortamda uyanmak, uzakların çağrısına uymak. İnanın hepsi çok güzel…En azından beni hayata bağlıyor.

Önce Moskova sonra Novsibirsk’te durmak yok, güneye doğru bir tren bizi bekliyor. Hedef “Biysk”. Gece trenleri ile hem yol alıyoruz hem de Rusya’da gecesi 150 doları bulan otel parasından kurtuluyoruz. Kompartımanlar genelde dört kişilik hem de içleri genişçe. Görevli bir kadın çarşaf, havlu ve yastık yüzü getiriyor. Loş bir ışıkta kitap okumaya çalışıyorum. Tren kâh gidiyor, kâh duruyor. Aldırmıyoruz, nasıl olsa sabaha doğru Biysk’e varacağız. Trenin bar bölümünden herkes sarhoş olmak için bol bol bira içiyor. Nedense trende evimden daha kolay uyuyorum. Herhalde trenin ritmik sesi bana uyku veriyor. Trenin bir avantajı da bir sonraki hedefimize çabuk vasıta buluyorsunuz. Çünkü araçlar trenin gelmesini bekliyorlar. Neyse sabah erkenden dört kişilik bir dolmuşa binip hedeflediğimiz ilk cumhuriyetin başkentine Gorno Altaysk’a doğru yola çıkıyoruz. Selman Rusçası ile hemen şoförlerle  dostluk kuruyor ve bilgi almaya çalışıyor!

Sabah çok erken olduğu için boş yollar kargalarla dolu. Herhalde ezilmiş hayvanların leşlerini yiyorlar. İstanbul’dan getirdiğim elmaları ısırırken yeşilin her tonunu içeren ovaları ve sarp dağları seyretmek ayrı bir zevk. Altay, bir kuşak bölgesidir. Koyu ormanlarla kaplı, yedi bin göle sahip, bir bakıma da Rusya’daki “Tibet”tir.

Gorno-Altaysk’ta kısa bir tur atıyoruz. İri taneli Moğol Mantısı yiyorlar. Biraz Moğol, biraz Kazak, biraz Türk, biraz da Ruslar. Yaşlı bir kadıncağız ufak bir tezgâhın arkasında küçük bir havuç, eğri bir salatalık, böğürtlen ve elma satıyor. Tabii elma satın alıyorum. Elma yemezsem o gün mutsuz oluyordum. Şanslıyım, çünkü her evin çevresinde muhakkak bir sebze bahçesi bulunuyor.

Doğuya doğru yol almak için Barnaul’a dönmemiz gerekiyor. Çünkü güney kısmı çok dağlık ve geçit vermiyor. Bu kez Barnaul’dan dışı eski, içi dantelli perdelerle donatılmış uzun beyaz bir otobüse biniyoruz. Herkes sessiz, herkes uslu. Yola koyuluyoruz. Bir kadıncağız yanında taşıdığı kediyi her molada tuvaletini yapması için çimlere bırakıyor. O da uslu uslu öyle bekliyor. Molalarda sadece “sütlü kahve” içiyoruz. Ama bence Rusya çok pahalı idi.. En basit bir sokak büfesinde uydurma bir kahve bile 2 dolar. Amacımız Novokuznetsk’ten saat 22:00’de kalkacak Abakan Trenini yakalamak! Ama saatlerin bir saat ileri alındığını unuttuğumuz için beş dakika gecikerek maalesef treni kaçırıyoruz. Boris adında yaşlı bir şoförün taksisine binip 55 kilometre uzaktaki Mejdurengensk İstasyonunda treni yakalıyoruz. Bize bu iş 40 dolara mal oluyor. Ama değdi doğrusu. Şoför yolun yarısında bize dönüp “dengi” diyor. Yani “parayı ver”. Ödüyoruz. Ya adam kötü niyetli olsaydı, arabaya üç adam daha alıp bizi öldürtseydi! Neyse hiçbiri olmuyor.

Artık trene alıştık. Sanki evimiz gibi… Ancak Ruslarla yolculuk sırasında arkadaşlık kurmak çok zor. Pek yanaşmıyorlar, konuşmuyorlar. Sabah gene 06:00’da Hakasya Cumhuriyeti başkenti Abakan’ın yenilenmiş ışıl ışıl garına giriyoruz. Zaten kondüktör varışa 45 dakika kala zorla herkesi uyandırıyor. Pazar sabahı vesait bulmak için zor bir gün. Sonunda bir taksinin yola koyulması için gereken dört kişi toplanıyor. Bir sürede bagajda bizimle gelen sevimli köpek yavrusunu (Rusçası: Sabaka) bekliyoruz. Bir adamcağız çalı süpürgesi ile yoldaki yaprakları süpürüyor, güvercinler yol kenarındaki bir su birikintisinde sevinçle yıkanıyor, binanın üzerinde koskoca bir kürk reklamı var, gördükçe zavallı hayvancıklar adına üzülüyorum.

Manas Destanında adı geçen göçebe Yenisev Dağı Kırgızları iki bin yıllık onurlu tarihleri ile bir bakıma Hakasya Türklerinin kökenini oluşturmaktadır. Hakasça, Uygur kökenli bir dildir. Hakasya Cumhuriyeti Yenisev Nehri üzerindeki hidroelektrik santrali ve kaliteli kömür yatakları ile günümüzün en önemli sektörü olan enerjiyi komşularına pazarlamaktadır.

Tuva Cumhuriyeti’nin başkenti Kızıl’a 5 saatlik yolumuz var. Bazı kaynaklara göre burası Rusya’nın en güzel manzaralı yolu. İşte Altay dağlarının bozkır ile buluştuğu o uçsuz bucaksız coğrafyasının içindeyiz. Bozkır düz ve kuru. Suları çekilmiş bir deniz yatağını andırıyor. Çam kokan ladin ağaçları, koyu mavi renkli derin krater gölü, Sayanların uyuyan güzeli olarak anılan sivri dağları, ince uçlu sasna çamları, çıplak tepeleri, karlı zirveleri, sınırsız Asya bozkırı, taygaları, Ka-hem (Küçük Yenisev), Biy-hem (Büyük yenisev), Ham-şira, Kızıl-hem, Tes-hem ve Ulu-hem yani saygın yenisev ve daha çok sayıda nehri ile coğrafya bu yörede boyut değiştiriyor.

Nihayet Başkent Kızıl’ın silüeti uzaktan görünüyor. Bu kez otel bulmak zorundayız. Ama ilgisiz ve lisandan yoksun resepsiyon memurları hep “niyet” diyor. Sonunda varlıklı bir işadamının yardımı ile “hayır”, “evet”e çevrildi. Türk olduğumuzu duyunca bu işadamı bizi Türkiye’de eğitim gören Nazar’a götürüyor. O da benim maden fakültesinden öğrencim çıkıyor. Hem de İTÜ birincisi olarak mezun olurken diplomasını dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden almış.

Bizi doğru 45 yaş üstü güreşlerin yapıldığı park içindeki stadyuma götürüyorlar. Güreş bu yörenin en önemli “spor dalı”. Tribünler epey kalabalık. Aynı anda altı çift güreşiyor. Kazanan sporcu seyircileri kendilerine özgü bir çeşit dansla selamlıyor. Daha sonra Tuva Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı’nın damadı Türkçe öğretmeni Mustafa Bodur’la tanışıyoruz. Bizimle doğrusu çok ilgileniyor. Bir lokantası, bir güzellik salonu var ama şu anda bir yandan restorasyon çalışmalarını yürütüyor. Millî damat olarak hep göz önünde olmak “zor” diyor. Tıp doktoru olan eşi Budist’miş. Üç çocukları var. Sağolsun bizi Abakan’a kadar kendi arabasıyla bırakıyor ve tekrar Kızıl’a dönüyor. Bu 10 saatlik yolculuk demek!

Yemekte altısı bir tabağı dolduran iri mantı, şişe dizilmiş et yanında soğan ve ekmek ile Moğollara özgü sütlü-tuzlu çay ikram ediyorlar. Mutfakta ise dağ çileği reçeli kaynatılıyor ve bir yandan da kavanozlara kışlık turşu diziliyor. Soğan, salatalık, mayonez, dereotu ve tatlı beyaz peynirle yapılan salata da masada yerini alıyor. Kızıl’ın havası limonata gibi, rutubet yok. Bu coğrafyada yaralar bile çok kısa bir zamanda iyileşiyormuş.

“Tuva’da yazın iki, kışın iki atı olur insanların” diye anlatıyor Mustafa. Taşıma amaçlı, uzak mesafe atları, ava giderken, çobanlık yaparken, misafirliğe gidilirken, şehre inerken kullanılan atlar gibi farklı işler için farklı atları varmış. “ Aradaki ayrım neye bağlı?” diye soracak oluyorum. “Örneğin misafirliğe gidilen atlar evin yolunu bilir ve sahibini hiç bırakmaz. Yarış atlarına yarış dışı binilmez, şehre inerken ise en gösterişli en havalı atlar seçilir” diyorlar.

Geceyi Kızıl’da geçiriyoruz. Ödügen Oteli buranın en iyisi idi. Sabah oranın polisine kayıt yaptırıyoruz. Rus yasalarına göre Rusya da üç günden fazla kalınca, o kentin polisine otelden alacağınız bir belge ile gidiyorsunuz ve kayıt oluyorsunuz. (Herhalde bu tuhaf yasa kalkmıştır.) Artık Abakan’a dönme zamanı geldi. İşin ilginç yanı Abadan’dan çıkarken Kızıl için 422 kilometre yazıyordu. Kızıl’ın çıkışında ise Abakan için 360 kilometre yazan bir tabela vardı. Hadi bakalım bunu izah edin!

Abakan’a dönerken Lenin’in 1897 yılından itibaren üç yıl sürgünde yaşadığı Şhushenskoy Kasabasına uğruyoruz. Burası zamanında bir komün imiş. Yirmiyedi yaşındaki Lenin bu komünde çalışıp günde 8 ruble de ücret alıyormuş. Köyün yöneticisi bizi gezdirirken bir yandan da bilgi veriyor. Burada tam bir eşitlik varmış. İsrail’deki Kibutzları andıran bir sistem kurulmuş, çalışmayan kişi bir ihtardan sonra komünden atılıyormuş. Çar II. Nikola, herhalde Lenin’e “Bak savunduğun sistemi önce burada gör, kendin yaşa” demek istemiş. O dönemdeki köy bugüne kadar olduğu gibi korunmuş. Etraf yemyeşil ve havası çok hoş, halen burada herkesin birer bahçesi var.

Tüm gezi boyunca gülen, neşeli ancak iki kişiye rastladık. Biri otobüsteki şişman ve ablak suratlı Azeri kızdı. Diğeri ise Novsibirsk-Moskova uçağında bol içki içen hosteslere asılan zengin Vladimir. Niye böyle asık suratlılar anlamak zor! Ama Rusya koca bir ülke, dev bir coğrafya, aslında her şeye sahipler… Mutluluk hariç…

Kısa Kısa Tuva Cumhuriyeti!

  • Burada çürük Çin malları, Türk malı; Türk malları ise Avrupa kökenli olarak satılıyor.
  • Tuva aynı zamanda üç farklı sesin çıktığı gırtlak şarkıları ile de ünlü!
  • Tuva Cumhuriyeti’nde vasıflı zengin kömür yatakları bulunmakta; ancak demiryolu olmadığından, bu önemli enerji kaynağı ihraç edilememekte idi.
  • Başkent Kızıl’da işsiz ve parasız tehlikeli mayın gibi dolaşan gençler tarafından sık sık cinayetler işlenmekteymiş.
  • İkinci Novsibirsk ziyaretimde bu şehirde İkea’ya ait dev bir alışveriş merkezini bitirmek üzere olan Renaisance Türk firmasının genç ve başarılı mühendisleri Cem ile Ahmet’in misafiri olduk.
  • Rusya Federasyonu’na bağlı özerk cumhuriyetlerin cumhurbaşkanlarını artık halk seçmiyormuş. Direkt Moskova’dan atanıyorlarmış. Demokrasi adına üzücü bulduk!
  • Dalay Lama’nın Tuva Cumhuriyeti’ni ziyaret etmesi sonucu bu küçük ülkede Budizm’e ilgi artmış, belki “inanç” sayesinde cinayet ve kötülükler azalır diye ümit ediyorlar.
  • Kızıl’ın 25 kilometre dışında kurulan “yurtalarda” geceleyebilirsiniz. Sovyetler dağılınca Tuva’daki bazı fabrikalar hammadde eksikliğinden kapandı ve halk tekrar yarı göçebe hayata ve yuvarlak geleneksel yurta çadırlarına döndü.
  • Tuva Cumhuriyeti’nin dokunulmamış doğasında “trekking ve rafting” yapmak mümkün.
  • Tuva’nın kısa süren bağımsızlık döneminde basılan üçgen pullar halen pul koleksiyoncuları tarafından büyük ilgi görmekte.
  • Tuva’daki bir köyden ayrılan Ortodoks grup bugün Amerika’nın Portland-Oregon yakınlarında kendi geleneklerini devam ettiriyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir