Portekiz Sanki Akdeniz’in bir Adası

            Avrupa’nın Atlas Okyanusu’ndaki iskelesi Lizbon’u görünce; deniziyle, işportacıları, dilencileri, balık ekmek satıcıları, hatta gürültülü karmaşasıyla “İşte bizim İstanbul”, dedim. İnsanların cana yakınlığı ve ilgisi de eklenince, düşüncemde haklı olduğumu anladım. Trafikteki düzenlilikleri, eski yapılara saygıyla yaklaşımlarını bir kenara koymak gerekiyor elbette

            Portekiz, bildiğiniz gibi bir zamanlar dünyadaki ülkelerin en güçlü ve en zenginleri arasında yer alıyordu. Bugün İberya Yarımadası’nda, coğrafî olarak bağlı olduğu İspanya ile duygusal bir biçimde sırt sırta yaşıyor. Evet, tek komşusu “İspanya”. Her hâlde böylesi daha emniyetli. Portekiz’in tam karşı yönünde Avrupa’nın ucu olan Türkiye’nin de tek komşusu olsaydı, terör ile mücadelede daha etkili olurdu şüphesiz.

            Portekiz, Avrupa’nın en batısında ufukta yüzen bir ada gibi. Sanki efsanevî Atlantis’ten geriye kalmış bir toprak parçası. Akdeniz’e kıyısı yok; ama, kıyıları bir Akdeniz adasını andırıyor. ve iklimi istikrarlı. Üşütmüyor ve aşırı bunaltmıyor!

Portekiz’in Denizaşırı İnsanları,

            Portekizliler, İspanyolların aksine, çekildikleri ülkelerde gözyaşı ve kan bırakmamışlar, güzel anılarla ayrılmışlar. Madagaskar, Goa (Hindistan), Timor Adaları, Angola, Yeşilburun Adaları (Cape-Verde), Mozambik ve Gine – Besao. Maderia Adası, Hong Kong yakınındaki Macao ve koca bir Brezilya! Böylece Portekizce halen Dünya’nın en fazla konuşulan yedinci lisanı, ortalama 200 milyon kişi bu lisanı konuşuyor.

            Avrupa’nın hiçbir kentinde Lizbon’daki gibi kahverengi, siyah ve sarı insanlar bir arada göremezsiniz. Gerçi son yıllarda bu sömürgelerden gelen akın biraz azalmış veya azaltılmış; ama, bugün sayılarının 2 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Bunlara “retornados” diyorlar. Portekiz retornados’u yedirip içirmek için milyarlar harcamış; bazı yıllarda devlet bütçesinin %11’ine ulaşıyormuş bu. İnsanları barakalarda yatırmışlar, boş evlere yerleştirmişler, hatta başka çare kalmayınca lüks otellerde bile konaklatmışlar. Evet, aylarca, Ritz’de ve Avenida Palace’da kamp kuranlar bile olmuş. Onlara düşük faizli, uzun vadeli krediler verilmiş, yardım toplanılmış, kamu sektöründe kadro açığı olduğunda onlar tercih edilmiş.

            Elbette Portekizlilerin “retornadoslara” karşı çıkanları yok değil. Bakın emekli bir subay bu konuda ne diyor; aslında abartmış!

            “Beni rahatsız eden derilerinin rengi değil –ırkçı değilim ben-, kültürleri. Çalışmak istemiyorlar, çöp yiyorlar, ne bulurlarsa çalıyorlar, hastalık taşıyorlar, güvenilir bir kaynaktan öğrendiğime göre bazıları küçük çocuk bile yiyormuş. Bizim başımız daha çook derde girecek onlarla.”

            ve sonra bir itirafta bulunuyor:

            “Sömürgen olursa böyle olur. Eskiden ülkeye altın getirirlerdi, şimdi ise suçlu getiriyorlar. Eh, insan bir dünya imparatorluğundan kolay kolay kurtulamaz.”

            Bir ziyaretimde Lizbon sokaklarında  yürürken bir siyahi kişiyi dört polis yakalayıp, cebindeki bıçağı çıkardılar; genç bağırdı, çırpındı, küfür etti  ve sonra her istikametten gelen polis arabalarından birine bindirip uzaklaştırdılar. Sahiden daha çok başı derde girecek Portekiz’in bu deniz aşırı retornadosları ile!

 

Portekiz ve Güreş Yarışları

            Lizbon, İspanya’nın Endülüs Bölgesi’ndeki Sevilla Kenti ile beraber Boğa Güreşleri’nin merkezlerinden birisi aynı zamanda. İspanya’da olduğu gibi boğa ile matador aynı hizada değil. Boğanın boynuzları özel bir kumaşla kapatılıyor. Böylece boğa, matadora veya ata bir zarar veremiyor. Atın üzerindeki matador da kılıçlarını boğanın üst kısmına saplıyor ama onu öldürmüyor! Tek amacı kızdırmak. Portekizliler, İspanyollar gibi kan görmek, kan içmek istemiyor. Boğaya öldürücü darbe indiren matador, meslekten hemen ihraç ediliyor.

Fado : Dinmez Acıya Duyulan Özlem

            Portekiz’de müzik deyince akla gelen, “Fado”. XIX. yüzyılda ortaya çıkan bir halk müziği türü. Kaynağı belli değil; ama, 1822’de Lizbon salonlarında sık sık duyulmaya başlamış. Kimine göre kökeni Brezilya, kimine göre ise Afrika! Bazıları ise fado’nun  gemilerde aylar süren seferlerde hayat bulmuş.

Oniki telli Portekiz gitarı ve klasik gitarla ifade edilen Fado acıyı katmerli hâle getiren bir müzik. Sanki acı çekmekten duyulan bir hazzı dile seslendiriyor… Umutsuz ve karşılıksız aşkın, hüznün, ızdırabın, ümitsizliğin, ihanetin, kıskançlığın, kaderin, Lizbon halkının acılarının müziği, yani bir çeşit ağıt “Fado”. Bizim arabeskimize karşılık olarak geliyor diye düşünüyorum! Karaderili Brezilyalıların Lundum’undan çıkmış olabileceği düşünülürse de, içli bir sızlanmayı andıran “fado” sözcüğünün kökü tam olarak bilinmiyor. “Alın yazısı” anlamına gelen “fatum”dan geldiği de öne sürülüyor ki, oldukça akla yatkın. Güçlü ama yumuşak bir sesle söyleniyor. Ağır tempolu, ağlamaklı ve hüzünlendirici olduğu için, anlamını bilmeyen biz gezginler açısından “sıkıcı” olabiliyor. 79 yaşında iken 2000 yılında gözlerini yuman efsanevî fado şarkıcısı “Emelia Rodrigues” fakir bir ailenin kızı olarak çocukluk yıllarında. Lizbon’un Alfama Mahallesinde bir ufak fado barından yola çıkarak tüm dünyaya kendini ayakta alkışlattı. Kasetleri ve CD’leri halen müzik evlerinde satılan Emelia’nın ölümünden sonra baba evi müze haline getirildi.

Biraz da Tarihçe !

            Eski çağlarda İber kabilelerinin yaşadığı bölge, Augustus döneminde bir Roma eyaleti olmuş. V. ve VI. yüzyıllarda Vandalların, Vizigotların işgaline uğramış… Yıl 711; bu kez işgal eden Araplar. 1139’da Castillalılarla yaptığı savaşı kazanan Portekiz Kontu I. Alponso Henriques, “Portekizliler Kralı” unvanını almış.

            1497 yılına kadar Müslüman Araplar bu topraklarda egemenliklerini sürdürmüşler.

            600 yıl Endülüs’ün Arap egemenliği altında yaşamışlar; ama, Arap kültürünü reddetmemişler. Almedia gibi ne kadar “Al” içeren sözcük varsa Arapça’dan kalmış. Ama, bizdeki ikide bir değişen sokak isimleri gibi bunları değiştirmeyi hiç düşünmemişler. Bu çeşitlilik kültürlerine renk katmışlar.

Portekiz’in en cesur ve en öncü olduğu parlak bir dönem var bildiğiniz gibi. Iber yarımadasının kösesine sıkışmış olan Portekiz denizci yakışıklı Prensleri Dom Henrique sayesinde tüm dünyaya açılmışlar ve Brezilya’dan gelen altınlarla XVII.yüzyılda en parlak devirlerini yaşamışlar. Bir şovalye olan Prens Henrique çizgi dışı yaşamını erkek arkadaşlarla manastırda geçirmiş ayrıca hiç evlenmemiş! İlk denizcilik okulunu açarak haritacılık, navigasyon tekniklerini zamanın en önemli coğrafyacılarını, matematikçilerini ve deniz bilim adamlarını toplayarak geliştiren ve “Karavela” denen Portekiz’in ünlü kusursuz yelkenlilerini tersanelerde inşa ettiren hep o! Keşif konularında tam bir öncüymüşler o zamanlar. Dünyanın %60’ını Portekizli denizciler ilk olarak ulaşmış. Küçük bir örnek: Avustralya’ya Kaptan Cook’tan 200 yıl önce ayak basmışlar!..

1415’te, 200 gemi denize açılmışlar. Önce Kuzey Afrika kıyılarından başlayan geziler, sonra Fildişi sahilleri ve Kongo deltasına kadar uzanmış. Ünlü kâşif Vasco de Gama ilk olarak Ümit Burnu’nu dolaşarak 1498’de Hindistan’da Goa bölgesine ulaşmış. Ünlü kâşifleri Macellan da 1522’de ilk kez dünyanın çevresini dolaştı. Ancak Macellan İspanyol kralının yardımı ile denizlere açıldığı için Portekiz’de adı pek anılmıyor!

XV. yüzyıl boyunca, Brezilya (1500), Çin (1514 veya 1517) ve Japonya (1542)’ya ulaşılmış. Portekiz Kralı I.Manuel Kristof Kolomb’un Hindistan’ı bulmak için yaptığı projeyi geri çevirdi. Çünkü Hindistan’ın batıda değil de doğuda yer aldığını geliştirdikleri teknikleri sayesinde biliyorlardı.  Daha önce keşfedilen Yeşil Burun (Capo Verde) ve Azor Adaları, Portekizlilere Kolomb’dan önce New Foundland ve Brezilya yollarını açmış!

Bu keşiflerin zorunluluklar sonucu doğduğu tarihsel bir gerçek… Nüfus artması, karadan genişleyebilme olanaksızlığı, hammadde gereksinimi, Uzak Doğu ticaretini elinde tutan Müslümanların bu güçlerini kırmak için Hindistan’a doğru bir deniz yolu bulma istekleri en önde gelen nedenler. Bunların yanında Portekiz’in üçüncü dünya ülkelerinin lideri olma isteği de var elbette.

Bir müzenin duvarında diktatörlük döneminde hazırlanan, bir harita dikkatimi çekti. Tek bir ülke kalın çizgilerle belirgince çizilmiş: “Portekiz”, bir ada olarak. Yanında, tüm kıt’aya serpiştirilmiş birçok ada görünüyor. Bunlar, Portekiz’in deniz aşırı eyaletleri. Bu hayalî takımadaların en uç noktası Ukrayna’ya kadar ulaşıyor. Prenses Rattazi yüzyıl önce seyahatnamesinde “Nedendir bilmiyorum; ama, bu ufak ülkeye karşı büyük sempati duyuyorum. Tüm dünya onun uyukladığını söylese de o kendini ezdirmiyor”, diye yazmış. Portekiz’in tarihi oldukça yoğun ve kanlı olaylar ve gelişmelerle dolu.

Lâfı fazla uzatmadan 1930’lu yıllara ulaşmak istiyorum.

Papaz mektebinden yetişmiş Salazar, önce maliye bakanı olur ve ekonomiyi düzeltir ve barışı sağlar. Arkadan 1931’de başbakan olur. Yeni bir anayasa ile de diktatörlük kurar. Kırk sekiz yıl süren diktatörlüğü sırasında Salazar, kendi ifadesi ile “3F” formülünü uygular, yani Portekiz halkının dikkatini üç şeye çeker: Fado, futbol ve fatıma (kilise). (Belki Salazar bir 20 yıl daha yaşasaydı bu formül “4F” olurdu. Buna Formula otomobil yarışları da eklenirdi.) Belki üçü de “F” harfi ile başlamıyor; ama, ülkemiz için de böyle bir formül var kanımca: Futbol, kökten dincilik, arabesk müziği ve kutu aç – kutu kapat, yemek yap, yarış, birileri ile evlen televizyon programları. Birileri dikkati hep başka bir yere çekmek istiyor. Ne dersiniz?..

Portekiz’in deniz aşırı sömürgeleri Angola ve Mozambik’i elde tutma adına Salazar döneminde Portekiz’in bütçesinden büyük harcamalar yapıldı. Salazar’dan sonra birde başbakan Carvallho dönemi var. Daha sonra “Marques de Pompal” olarak anılan Sert tutumu ile anılan Carvallho din ve siyaseti ayırmak için manastırları kapattırdı. Ama deprem sonrası Lizbon’u dama tahtası gibi ızgara planlı geniş yollarla tekrar inşa ettirdi. 25 Nisan 1974 askeri ihtilal sonrası Brezilya’ya sürgün edilen diktatör Carvallho’yu bugün taktir edenlerin sayısı da az değil.

1910 yılında ülkesini terk eden son Kral II.Manuel 1974 sonrası ülkesine döndü, bugün kraliyet ailesi Portekiz sosyetesinde ve basınında el üstünde tutuluyor.

Mr. Yüzde Beş, Gülbenkyan ve Ülkemiz Adına Kaçan bir Fırsat!

            Bir de Gülbenkyan var tabiî. Türkiye’den uzaklaşmak zorunda kalınca Portekiz’e gidip yerleşmiş. Hem de öyle yerleşmiş ki, hemen her önemli semtte onun adıyla karşılaşıyoruz.

            Bir dönemler “Bay yüzde beş” ile nam salmış bu ünlü işadamı, 1869 yılında İstanbul’da zengin bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Yirmi iki yaşında Bakü’yü ziyaret edip ardından da gezi anılarını yazdığını belirtelim hemen. Sonra Osmanlı İmparatorluğu tarafından kendisine petrol sahalarını, bilhassa Mezopotamya Bölgesini inceleme görevi verilmiş. Osmanlı İmparatorluğu bu arazileri kaybetse de Bay Gülbenkyan %5 hissesini korumuş. Karşılaştığı bazı vergi sorunlarından belkide “varlık vergisinden” sonra Portekiz’e yerleşmiş, 1955 yılında burada ölmüş.

            Bir vakıf kurup, Lizbon’da olağanüstü bir müze oluşturmuş Bay Gülbenkyan. Altı bin adet eser toplamış. İznik çinileri, eski Mısır, Çin ve Mezopotamya sanatlarının bir sentezi, Rembrandt, Monet, çağdaş Portekiz sanatı, duvardan duvara eksiksiz panolar, çömlekler, dokumalar, kilim ve halılar. Hepsinin altında da bir “Türkiye” yazısı. Müzenin arkasında yer alan modern heykellerle bezenmiş o güzelim parkta huzur içinde gezinirken, “Biz Gülbenkyan’ı ülkemizde istemeyerek bütün bu imkânları kaçırdık mı?”, diye bir soru geçti içimin daha derinliklerinden!

            Gülbenkyan Vakfı bugün Portekiz’de sağlık, müzik ve kültür hizmetlerini büyük bir başarı ile yürütüyor.

Birde Lord Byron var

            Nedense, Türk düşmanı olarak tanınan Lord Byron’da Portekiz’le de sık anılıyor. Bu İngiliz şair, geçen yüzyılın başlarında Lizbon yakınlarındaki Sintra köyünde bir ev satın almış. İngilizler akın akın bu evi görmeye geliyorlar. Artık o yörenin köylüleri de evlerinde ne kadar eski eşya varsa “Byron kullanmıştı”, diye İngilizlere satmaya çalışıyorlar. Lord Byron’un bir şiirini anmadan geçmek olmaz:

            Gezinmeyeceğiz artık hiç demek

            Sabahlara kadar eskisi gibi,

            Hâlâ seveceğim dese de yürek

            Ve hâlâ donatsa da ay gökleri.

            Çünkü kılıç yaşıyor çok kınından

            Yıpranıyor göğüs ruhun elinde,

            Yürek de nefes almalı bir zaman

            Ve durup dinlemeli sevgi bile.

            Gece, sevgililer için olsa da

            Tan ağırsa da ah nasıl da erken,

            Gezinmeyeceğiz artık bir daha

            Ay ışığı göklerden süzülürken.

                (Türkçesi: ŞavkarAltınel)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir