POLİNEZYA BİR CENNET Mİ?

Herhalde Polinezya’nın yani cenup denizlerinin merkezi Tahiti demek pek hatalı olmaz. Fransız Polinezyası Markiz, Bora Bora, Tuamuto, Sosyete ve Markiz Adalarını da barındırılan 4 bin kilometrekare içinde 118 ada ve mercan resifinden oluşuyor. Polinezya zaten “bol olan adalar” anlamına geliyor. Nüfusu ise sadece 225 bin civarındadır. Beyaz insanın buraya gelmesi ile birlikte bulaşıcı hastalıklar yerli halkı, gemilerden inen fareler ise eko sistemi hızla tahrip etmiş. Kuşların yumurtasını midesine indiren fareler bir çok türün yok olmasına neden oldu. Oysa ki, Fransız filosuna ait iki gemi Nisan 1768’de Tahiti açıklarında demirleyince yüzlerinde tebessüm eksik olmayan yerli kızlar kaptan Louis A. de Bougainville’i tropikal meyve dolu sepetleri ile karşılamışlardı. Kaptan o gün seyir defterine şu cümleyi yazmıştı. “Sanki cennete ayak basmış gibiyim. İnanılmaz bir konukseverlikle karşılanıyoruz. Tüm adaya mutluluktan kaynaklanan bir huzur ve sevinç hakim”. Oysa kendisinden bir yıl önce buraya gelen İngiliz denizci Samuel Walls iki bin yerli ile savaşmak zorunda kalmıştı. Yani Tahitinin yerli halkı garip beyazları ilkel silahlarla yenemeyeceklerini anladıklarından artık farklı bir strateji uyguluyorlardı.

            Arkadan 1768’de tabii Kaptan Cook’da bu adalara uğradı. 1940 yılında artık bu adalar Fransa’nın deniz aşırı toprağı idi. 1962 yılında Fransız donanması bu cennet adaya yerleşti. Arkadan nükleer silah denemeleri başlatıldı, bu güzelim adalarda. 1966 yılında tüm dünyadan gelen tepkiler sonucu Fransızlar bu denemeleri durdurdu ve Tahitiye Fransa 2006 yılına dek her yıl yüklü bir tazminat ödedi. Bu para sayesinde adalar refaha ulaştı. İthal maldan %40 oranında vergi alınması burayı dünyanın “en pahalı” ülkelerinden biri yaptı. Bir barda içkisiz bir meyve kokteylinin hediyesi tam 10 dolar. Evet, “dünyadaki cennet” Tahitinin başkenti Papeete Fransız askerlerinin, denizcilerin ve turistlerin hücumuna uğrayınca, yavaş yavaş bozuldu, özelliklerini yitirdi ve bahtsız şişman insanların yaşadığı, trafiği berbat, bir beton yığını haline geldi.

            Papeete’de tarihi ve gösterişli bir bina olan “belediye sarayı” ve ilginç bir katedralinin dışında muhakkak yerel pazarını adımlayın. İşte o zaman belki tropikal bir adada bulunduğunuzu hatırlarsınız. Markiz adasının sulu ve yumuşak limonları, hindistan yağı ile adanın sembolü tiare çiçeği özü içeren sıvılar, el oyması heykeller, çeşit çeşit balıklar, sepetler, deniz kabukları, sedefli ve siyah incili takılar, Çin yemekleri, çiçekten taç hazırlayan yerli kızlar, çeşit çeşit muz, domates, papaya benim gözüme ilk ilişenler oldu. Fransız harp gemilerinden izinli çıkan zil zurna sarhoş bahriyeliler, para düşkünü kadınların tuzaklarına düşerler burada. Sabah şafak sökerken cepleri boş, boyunları bükük rıhtımda yürüyerek gemilerine dönerler.

            Bu adada tüm ticaret Çinlilerin elinde. Hangi dükkâna girseniz karşınıza bir Çinli çıkıyor. Boşuna dememişler “Tahiti’de Fransız parayı verir, Çinli kazanır ve Tahitili ise harcar” diye! Tahitinin yerli halkını para ve ticaret hırsı hemen hemen hiç yok! O sadece hindistan cevizinden “kopra” hazırlar. Lagünde balığını yakalar, çok sevdiği yerli Hinona birasını veya şarabını yudumlar. İşte biz “sadece güzel anları yakalarız” diyen bir Polinezyalı genç ve hoş  bir hanımdan size farklı  bir yemek tarifi.

            “Önce balığı kare şeklinde kesin, deniz suyuna batırın ve süzün. Yirmi dakika limon suyunda bekletin. İçine sarımsak, zencefil, soğan, biber, domates, tuz ve hindistan cevizi sütü ekleyin. Karıştırın, afiyet olsun”.

            Paul Gaugin Tahiti ile bire bir özdeşleşmiş. Her yerde ya bir baskı tablosuna ya da ismine rastlıyoruz. Kendi kulağını kesen bu çılgın ressam 1895–1901 yıllarını Tahiti’de, 1901–1903 yıllarını ise aynı bölgedeki Markiz adalarında geçirmiş. Paul Gaguin’in müzesini zorda olsa buluyoruz.  Yaşantısını adım adım anlatmışlar, ancak herhangi bir orijinal tablosu yok.

            Ama Fransız Polinezyası boşuna isim yapmamıştır. Aslında hiç bir şey “tesadüf” değildir!. Tabii Polinezya sadece Tahiti ve Papeteden ibaret değil.  Bu adaların size sunacağı çok şey vardır. Esmer kumlu plajlar, ıssız sahiller, verimli vadiler, bol ve temiz nehirler, ormanın kuskunluğu, mercan ve zengin balık türleri, renkli çiçekleri, mavi ve yeşilin ahengi, denize ulaşan ahşap köprüler, kara ile deniz sınırındaki küçük bungalovlar, resifler, lagün içindeki sevimli motular, çatısı saman ve çalı ile örtülü evler, yani adacıklar, palmiye ile hindistan cevizi ağaçları, pareolu yerel şişman hanımlar, sahilde onarılan tekneler, yassı çakıl taşlı sahiller, ılgınlar, özel gül bahçeleri, birbirine sarılan bronz renkli bir çift, bir kamyonetin arkasında oturan ufak yerli bir kız öğrenci.

            Bunların hepsi bir mozaiğin parçalarıdır ve sonuç hoştur. Tahiti adasında kuzeyden güneye yolculuk ettiğimiz “safari” diye adlandırılan tura katılıyoruz. Hepimiz özel bir aracın aracın arkasına doluşuyoruz. Bir de jipte Şipi adına hiperaktif bir Fransız çocuk bulunuyor. Sapsarı ve çilli. Maşallah “Tarzan” gibi. Sürekli aracın demirlerinde sallanıyor. Adanın volkanik dağları asırlar boyunca yavaş yavaş batıyor ve belki de günün birinde Bora Bora gibi mercan resifleri arasında sadece alçak bir adacık kalacak. Tabii bol su, beraberinde etrafına canlılık getirmiş. Her köşeden yeşil fışkırıyor. Kauçuk ağaçları, dünyanın en eski bitkisi eğrelti otu çeşitleri, kamışlar, dağ çilekleri, bambular ve daha tanımadığımız nice bitki ve çiçekler sıralanmış. Yağmur yağınca bir anda nehrin suyu beş kat artıyormuş. Tabii bu arada bazalt kayalar yüzlerce şelale oluşturuyor. Sularını zaman zaman 100 metreden akıtıyorlar. Bu bölgeye yılda 8-10 metre yağış düşüyormuş. Bazı zirveler, taa vadilere kadar koyu lacivert gölgelerini fırlatıyorlar. Yerde eflatun bir halı gibi serili çiçekler ile kırmızı renk çiçeklerin goncalarında, yapraklarda, yerlilerin kumaşlarında, pareolarda, yani her yerde sizi selamlıyor.

Tek eksik “hayvan dünyası”. Ne kuş var ne de böcek. Tabii akrep, yılan, timsah, sülük de yok. Ufak termik santrallerle Tahiti’nin enerji ihtiyacının %30’u sağlanıyor. Geri kalan enerji ise ithal petrolle çalışan termik santralden temin ediliyor. Bu da elektriği bu topraklarda çok pahalı yapıyor.

            Safari devam ediyor, Bazen bir suyu aşıyoruz, bazen tozlu yolda zıplıyoruz. Safari sırasında jipte ayakta durmak ayrı bir zevk. Bir ara çok sayıda tavuk ve horoz jipimizi ısrarla kovalıyor. Aynı sadık köpekler gibi. Meğer rehberimiz Rodriguez onları her gelişinde bol  pirinç ile besliyormuş. Bu arada bahçelerdeki siyah domuz yavruları, ördekler ve civcivler şaşkınlık ve telaşla kümeslerine dönüyorlar.

            Bu gece kendine has tahtadan yapılmış sanki oyuncağa benzeyen belediye otobüsü ile Faa’daki Intercontinental oteline gidiyoruz. Tahiti’nin dans ve şarkı gösterisini izleyeceğiz. Şık ve pahalı bir otel! Show, etnik müziği, güzel vücutlu narin dansçıları ve ilginç rengârenk kıyafetleri ile hoşumuza gitti. Sadece süresi kısa idi.

Fransız Polinezyasının bayrağındaki kırmızı beyaz balonlar kızgın güneşten kırmızıya yüz tutan üzüm tanelerini andırıyor. Üzüm taneleri kırmızı mor ışıklarla bütünleşiyor. Bir kez daha güneş rüyaların beldesi Polinezya semalarında batıyor.

Hepimiz bir feribot ile Tahiti’nin komşu Moorea adasına hareket ediyoruz. Bir saat sonra yeni bir “Polinezya yıldızı” olarak ünlenen bu adaya derin bir koydan ilerleyerek varılıyor. Bu sahili gören ünlü kâşif James Cook’da çok heyecanlanmıştı. Her gün iki ada arasında çalışan onlarca feribotun deniz, kum, yeşil ve güneş hasreti ile Moore’a taşıdığı yüzlerce insan adanın ne denli revaçta olduğunun bir çeşit delili.

            Harika plajları, mavi ve al pembe nilüferlerin açtığı havuzları, esrarlı dağları, gizli vadileri, lagünleri, ananas, vanilya ve muz tarlaları, tik ağaçları, ilginç faunası, pansiyonları ve meraları ile çevresi 60 kilometre olan Moorea adası bölgenin yeni bir turizm cenneti.

            Biz oraya vardığımızda tüm dükkânlar ard arda kapanmaya başladı. Ne bir motosiklet ne bir araba kiralayabildik. Hayat bir anda sona erdi. Neyse çok çok şişman bir ailenin kamyonetinin arkasında, adanın güneyindeki Paopao’ya kadar gidebildik. Amacımız dağlara çıkıp ananas, muz ve vanilya tarlalarını resimlemek. Yürüyoruz. Bir futbol maçı oynanıyor. Oldukça kalabalık. Bence seyredenler için bir vakit kaybı. Yürümeye devam! Ama hava kararmak üzere! Son feribota yetişmek zorundayız. Bu kez kimse bizi aracına almıyor. Elli yaşında iki herifi ne yapacaklar ki! Sonunda lüks bir cip duruyor. Arkaya oturuyoruz. Güzel ve genç hanımla sohbet ediyoruz. Moorea adasında bir golf sahası kurma izni almak için 10 yıl uğraşmışlar ve sonunda başarmışlar. Tabii golf sahaları ve eko sistem bozuluyor. Güzelim ağaçlar kesiliyor. Çim için kullanılacak suni gübrede yeraltı sularını kirletecek!

            Kocama dikkatli bakın “ünlüdür” diyor,  genç hanım birden!

            Meğer ünlü aktör Michael Keaton imiş. Hani iki filmde batman’i oynamıştı. Son filmi olan  “işkolik” ise bu sene Türkiye’de gösterildi. Mr. Keaton’nun aklına Türkiye deyince Midnight Express filmi ve birde boğaz geliyor. Oliver Stone’nunda arkadaşı imiş. Türkiye’ye davet ettim! Şu Midnight Express bir türlü yakamızı bırakamadı.

            Yollarını uzatıp bizi limana kadar bıraktılar. Onunla bir fotoğraf bile çektirmedik! Hiç aklımıza gelmedi, sonra üzüldük.  Keyifli bir yolculuk ile dev bir feribot bizi tekrar Papaete’ye götürüyor! Sahil şeridi bu gece sanki daha hareketli. Meydandaki sahnede dört kişilik grup şarkı söylüyor. Dışarıda kurulmuş seyyar lokantalardan Çin yemeklerinin ağır kokusu yükseliyor. Oda arkadaşım Hasan’la oturup iki bol sebzeli birer çorba içiyoruz!

İşte Fiji

            Adedi üçyüzü geçen adadan oluşan bir milyon nüfuslu Fiji takımadalarına doğru alçalıyoruz. En büyük adası olan Viti Levu’ya konuyoruz. Kapıda vize veriliyor. Sorunsuz geçiyoruz.

            O da ne karşılayan yok. Otelimiz,  Hotel Mercure’a telefon ediliyor. Gay ve şişman bir Fiji’li bizi servisi beklerken havaalanında oyalıyor! Hanımların kulaklarının arkasına beyaz bir çiçek takıyor! Ertesi gün bir minibüs kiralıyoruz. Adanın tüm güney sahilini gezerek başkent Suva’ya ulaşıyoruz. Sonra aynı yoldan tekrar geri! Viti-Levu adası batıdan doğuya 160 kilometre uzunluğunda.

            Şeker kamışı tarlaları, papaya ve mango ağaçları, çam ormanlarını aşıyoruz. Yolda muz ve papaya satılıyor. Çöpler ise tahta platform üzerine konmuş. (Hani aç köpekler çöpten iki lokma yemesin diye) Banyan ağaçları Hindu dininde kutsal olmayı doğrusu hak etmiş. O ne heybet, o ne genişlik! Şeker kamışı, Fiji’nin en önemli ihraç kaynağı.

Sonra bu adada vahşi hayvan ve yılan yok! Sovi Bayde sahilde duruyoruz. Herkes doğru denize! Yeşil ve mavinin buluştuğu Fiji’nin ılık pasifik suyunda hızlı bir banyo. Daha sonra gene önemli bir turistik merkez olan “Pacific Harbour” da kısa bir mola veriyoruz. Nilüferlerle süslenmiş bir gölün kenarında çaylarımızı yudumluyoruz! Bir bisiklet bulup, turluyorum. Aslında burada bir “Kültür Köyü ” var. Zaman olsa, içinde kısa bir gezinti, herhalde hoş olurdu! Dünyanın en garip şekilli dağ silsilesi bize Yunan mitolojisinden hatırladığımız cehennem sahillerini andırıyor. Köylerden geçerken sayısız afacanlar masum, yusyuvarlak, siyah gözlerini bana dikmişler. Kıvırcık, çok kısa saçlı, göğüsleri taşkın Fijili kadınlar, kulübelerin önünde oturup yavrularını emziriyorlar.

            Adanın güneydoğusuna yaklaşınca yağış başlıyor. Simsiyah korkunç bulutlar yaklaşıyor. Zaten onun için güneyi daha yeşil ve sık orman. Başkent Suva aynı zamanda önemli bir liman. Pasifik güneşini, çamurda araba lastiklerle oynayan çocuklarla birlikte batırıyoruz. Arkada tipik bir Fiji manzarası var! Yemyeşil, yuvarlak ve de dağlık bir ada. Yavaş yavaş yemyeşil ovaları zifiri karanlık örtüyor.

            Atilla otelin karşısındaki “Milenium barda” sahne alıyor. Hem de gitar eşliğinde canlı olarak. Ülkemizin sesini bu uzak topraklarda duyuruyoruz.

            Fiji adalarına ilk ayak basan 1643’de Hollandalı Tasman, daha sonra 1741’de İngiliz Kaptan Cook buraya da gelmiş. Bu bölgede zaman zaman saatte hızı 300 kilometreyi bulan tayfunlara rastlanıyor. Tayfunun merkezi, yolunda ne varsa yıkıp geçiyormuş.

            Fiji adalarında ticaret İngilizlerin buraya çalıştırmak üzere getirdiği Hintlilerin elinde. Ama kilit noktalarında İngiliz, Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar var tabii. Fiji’nin yerli halkı diğer adalılar gibi çalışmayı pek sevmiyor. Nasıl olsa doğa cömert, kimse aç kalmaz. Günlük ihtiyacını gerekirse komşusundan ödünç bile alabilir. Genelde kıvır kıvır saçlı, koyu çikolata renkli, yassı burunlu ve iri dudaklıdırlar. Fiji erkeği “sulu” denen bir etek giyer ve kalemini kıvırcık saçlarının arasına saklar.

            Hindular buraya ilk geldiğinde adanın yerli halkını çok çirkin bulup kendi aralarında evlenmişler. Bugünde erkek ve kadınları hepsi aslında birbirine benziyor. İri ve şişmanlar ve de sahiden de çirkin! Ama kaygısız ve mesutlar. Burada Hawaii’de ki “Aloha”nın yerini “Bula” almış. Herkes birbirine “Bula” diye selamlıyor. Fiji’liler sürekli bize “ABD, Irak ve Suriye’den sonra Türkiye’ye saldıracakmış” bilgisini verdiler. Nerden ve  nasıl duymuşlar bilemem!

            Bize gerçi “veda” için hindistan cevizi kabuğundan oyuk kapta ananevi “kava” denen kök usaresini sunmadılar ama artık Fiji’den ayrılma zamanı da geldi.

Sırada Ufak Bir Ada var: Cook Adaları ve Rarotonga!

            Gene bir gece uçuşu! Tekrar,  Yeni Zelanda havayolları uçağının içindeyiz. Kartonda tost yani “fast food” türü ikramları devam ediyor. Uçuş üç saat. Rahatız. Gün değiştirme çizgisini aşıyoruz ve 12 Kasım 2005 Cumartesi gününü iki kere yaşıyoruz. Bir Fiji’de, bir de Rarotonga’da!

            Yaşlı bir beyin gitarla söylediği melodilerle pasaport kontrolüne doğru yürüyoruz. Havaalanında bizi güzel kokulu, beyaz çiçekli kolyelerle karşılıyorlar. Bu arada gümrükte benim çantadaki tek elmama da  el konuluyor.

            Cook adaları kuzey ve güney olarak iki grup olarak tanınan iki milyon kilometrekareye yayılan 15 adadan oluşuyor. İsminden anlaşıldığı gibi bu adaya ilk ayak basan gene İngiliz kaptan James Cook. Yıl 1770. Ama bu ünlü kaptan adaları fazla tanıyamamış ve buralarda da fazla kalmamış. 1888’de adaların yönetimi İngiliz’lere, 1900’de Yeni Zelanda’ya geçmiş. Halen içişlerinde serbest ama savunma ve dışişlerinde Yeni Zelanda’ya bağlı. Halkı Yeni Zelanda pasaportu taşıyor ve parası da tabii Yeni Zelanda doları!

            Ada halkının büyük bölümü Hıristiyan. Cook adaları arasında en büyük olanı ve başkentin bulunduğu Rarotonga’yı tam bir saat içinde turlayabiliyoruz. Zaten tüm yerleşim sahil boyunca. İç kısımlar boş ve dağlık!

            Toyota Corolla kiralık arabamıza grubumuz değerli hanımları ile birlikte dolup ters trafiğin kurbanı olmadan ada turuna başlıyoruz. Papaya, muz ve birer cins kök olan Tano ve Tapioca bu bölgede yetişiyor. Bu coğrafyaya has hoş ve vurucu bir içki olan “Kawa” da bu köklerden yapılıyor.

            Her Cumartesi sabahı ufak bir köyden farksız başkent Avarua’da bir pazar kuruluyor. Herkes bahçesinde yetiştirdiği sebze ve meyvesini alıp doğru buraya geliyor.

Tüm mezarlar evlerin civarına kurulmuş. Hem de rengârenk çiçeklerle süslenmiş. Bu Polinezya halkının animizm ve şaman kültüründen kaynaklanan bir geleneği! Ölüye saygı ve sonucunda ailesi daima kaybettikleri büyüklerinin civarında olmalı!

            1350 yılında Natangiia limanından Yeni Zelanda’ya göç başlamış. Arai Te Tonga geleneksel tören alanının yapıldığı yıl ise 1050. Rarotonga adasında çöpler toplanmıyor ve herkes çöpünü güzelce toprağa gömüyor ve böylece hem yeraltı suları kirleniyor hem de toprak bir çöp yığını oluyor. Plastik atıklarını ise geri dönüşüm için gemi ile Yeni Zelanda’ya yollamaya başlıyorlar. Bu bölgenin halkının Polinezya’nın en iyi dansçıları olduğu söyleniyor.

            Evet, adanın çevresinde yola devam ediyoruz. Kiliseler, lagünler, teoloji koleji, beton duvarları ile havaalanı, petrol dolum tesisleri ve bir de kütüphane görüyoruz.

            Acıktık ve birer sandviç satın alıyoruz. Denizden esen meltem kulağıma güzel sözler fısıldıyor. Onları keyifle yemek için büyük Okyanus kıyısında şöyle uygun bir yer arıyoruz. Meğer öfkeli bir avukatın özel arazisine girmişiz. Kıyamet koptu. Ama ben hiç altında kalır mıyım! Bana bak dedim “Deniz ortak mülkiyettir, ne zararımız oldu ki”. Özür diledi.

            Cook adaları, bir bakıma deniz, balık, palmiye ve kum demektir. Otelimizin sahili bile rengârenk tropikal balıklarla dolu! Bu adalarda deniz gözlüğü ile dalmanızı tavsiye ederim. Aitutaki Lagoon isimli özel bir adada lagün üstüne kurulu aynı zincirin özel bir oteli varmış. Eğer, 1199 Yeni Zelanda dolarını bayılırsanız bu adada sizi ilginç bir törenle evlendiriyorlar!

Polinezya’dan Kısa Kısa      

  • Tahiti’de iki hayvancık revaçta. Köpek ve horoz. Her evde muhakkak bu iki hayvan bulunuyor.
  • Vallahi şişman sayısı ABD’den fazla. Suma güreşçileri gibiler. Nedeni hızla değişen besin zincirine bağlanıyor. Doğal ürünler yerini fast food ve batının vazgeçilmez oburluğuna bırakmış!
  • Adalarda sıtma vakası fazla görülüyor. Oysaki sivrisinekler bizi epey ısırdı. Nede olsa siyah etten bıkmışlar.
  • Koyu sedefli istiridyeden adalara yayılmış 600 farklı çiftlikte kültürle elde edilen siyah inciler turistlere astronomik fiyatlarla ve ısrarla pazarlanıyor.
  • Şaman kültürünün izleri olan “meae”, yani “eski tapınak” kalıntılarına adalarda sıkça rastlanır. Putları deviren misyonerlerle birlikte yerli halk batıya ve Hıristiyan dinine “evet” dedi. Adalarda kızların etek boyları uzarken, kiliselerin çan kuleleri de hızla yükseldi.
  • Yanggona denen ve biber köklerinin usaresi olan içki, ancak önemli misafirlere sunulur.
  • Polinezya halkının kökeni hakkında kesin bir karara varılmamış. Bir teoriye göre Güney Amerika’dan taa Peru’dan buraya gelmişler. Hatta Kontiki bu varsayımı ispat etmek için o günün şartlarında uzun bir sal yolculuğunu başardı. Ama yerlilerin çok iyi bir denizci oldukları kesin. Fiji-Hawaii-Paskalya adaları ile Yeni Zelanda arasında mekik dokumuşlar. Sonunda bir adaya yerleşmişler. Sayıları fazlalaşınca bu kez kendilerine yeni bir ada aramışlar. Kaptan Cook notlarında 144 kürekli ve 40 asker barındıran 40 metre uzunluğunda bir yerli kayığı gördüğünden uzun uzun bahseder.
  • Polinez yerli halı makyajı sevmez. Cildine sadece beyaz tiare çiçeği esansını hindistan cevizi ile karıştırarak sürer. Genellikle boyunlarında deniz kabuklarından ilginç bir kolye asılıdır.
  • Adanın sembolü tiare çiçeği solda ise genç hanım “bekâr”, sağda ise “evlidir”. Her iki yanda da bu güzel kokulu çiçeği takarsa bu “acele dost arıyorum” anlamına gelir. Bilmenizde fayda var.
  • Müzik ve dans Polinezya halkının ayrılmaz parçasıdır. Gitar çalmayan, şarkı söylemeyen bir adalı bulmak sahiden zordur. Dans tüm benliği ile bu adalarda yaşatılır. Palmiye yapraklarından etekli, rengârenk çiçek taçlı, tapa denen ağaç kabuğundan yapılmış kumaşla örtülen şehvet dolu vücutlar “dansa” daima hazırdır.
  • Yanan kutsal ti yaprakları veya sıcak taşın üstünde çıplak ayaklarla yapılan dansların insanın içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtaracağına inanırlar.
  • Kiliselerinde pagan adetleri halen devam ediyor. Örneğin kilisenin kapısında ayakkabılar çıkıyor. Bazı ayinler ise sanki geleneksel pagan şenliklerini andırıyor.

Dövme de kültürel bir kimliktir. Tüm vücudu örten dövmelerin figürleri üzerine özel kitaplar bile yazılmıştır ve bugün üniversitede geleneksel dövme sanatının figürleri üstüne tezler hazırlanmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir