Pireneler’de Sapkınlık

Bu kez Koptur ile Fransa’nın Güney Batısına lavanta, şarap, kanallar, senyorlar, şatolar, kaleler ve hepsinden önemlisi ülkemizde hemen hemen hiç tanınmayan Oksitanya’da kilisenin buyruğu ile odun ateşinde yakılan günahkar “Katharlar”’ın ülkesine uçuyoruz.

            Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e uzanan 430 kilometrelik bir doğal sınırla İspanya’yı Fransa’dan ayıran Pirene Sıradağları çok eski iki medeniyetini barındırır. Gaskonya Körfezi’ne açılan Bask ülkesi ile Arslan Körfezi’ne bakan Katalonya. Jeolojik açıdan 93 milyon yıllık bu yaşlı dağlar tüm evrimi içeren kalıntılar taşır. Paris’teki kralın yasalarına uymayan kuzeyin baronların egemenliğinde yaşamış olan coğrafya “Oksitanya” olarak bilinir. XII. yüzyılda Kuzey Fransa belki de bronz devrini yaşarken Oksitanya ipek tüketen zengin ve zevkli bir topluluktu.

Oksitya’da yaşayan halk “oc” (ok) diye adlandırılıyor. Kendilerine özgü bir lisan konuşuyorlar “oc dili”. Bugün bile özel şiir günleri ve toplantılarla bu yöresel lisanı yaşatmaya çalışıyorlar. Hatta Toulouse’da tüm sokak isimleri hem Fransızca hem de “oc” dilinde yazılıyor. Oksitya’nın merkezi ve Fransa’nın dördüncü büyük kenti olan, üniversiteleri ile de tanınan. Toulouse’un bir diğer adı da “pembe kent”. Bu kent gün doğumunda pembe, öğlen kırmızı, gün batımında ise leylak rengi alırmış.

Pembe kenti bağrında barındıran Garonne Nehri kıyısına ilk yerleşenler Romalılar. İspanya’ya yakınlığı nedeni ile biraz da İspanyol olan Toulouse her yıl iklimi ile çoğu emekli 15 bin kişiyi yerleşmek üzere kendisine mıknatıs gibi çekiyor. Ünlü ressam Toulouse Lautre bu kentte doğmamasına rağmen ismi ile pembe kentin tanıtılmasında etkin olduğu kesin.

Toulouse’a 1460-1500 yıllarında altın çağını yaşatan bir bitki adı “pastel”. Tekstil sanayinde kullanılan o güzel mavi renk işte bu bitkinin yapraklarından elde ediliyormuş. Garon Nehrine eklenen kanallarla Akdeniz’den Okyanusa ulaşımda sağlanınca bir anda bu kent zenginleşmiş. Ama Güney Amerika’dan gelen indigo bitkisi pastelin şöhretini sona erdirmiş ve şehir ekonomisini ancak buğdayla toparlamış. Bugün bile pastelin tohumları kozmetik endüstrisinde tüketiliyor.

Haç yolundaki Toulouse’a gelince eski binaların gölgesine sığınmış şemsiyeli küçük kahvehanelerde oturulur, Capitol (belediye) meydanındaki sabah pazarından ekolojik elma alınır, belediye sarayının duvar resimleri ile ünlü tören salonunda bir fotoğraf çektirilir, Roman stilindeki dev tuğla Saint Sernin Bazilikası gezilir. Saint Sernin bu coğrafyada Hristiyanlığı yaydığı için boğa sırtında öldürülen bir aziz. Bazilikanın taşları çok uzaktan geldiği için bu yapı ancak üçyüz yılda tamamlanmış. İlginç çan kulesi sekizgen şekilli ve tuğladan yapılmış. Apsisi sıra dışı bir anlayışla binanın ortasında yer alan gene koskoca Jacobins Domeniken Manastırı palmiye şeklindeki etkileyici çatısı ve vitrayları ile ünlü. Bugün bir müze olan manastır bir ara ordu tarafından karargah olarak kullanılmış.

Bir dönemin pastel zenginin malikanesi bugün zengin ve itibarlı ailelerin çocuklarının okuduğu Cizvitlerin kurduğu tanınmış bir eğitim kurumu: Bernuy Koleji. XV. yüzyıl Don, İyon, Kornet stili karışımı güzel avlusu ile dikkati çekiyor.

Toulouse’da araba az, gürültü az, ama bisiklet fazla. Zaten artık Avrupa Birliği bir kenti değerlendiriken bisiklet yollarının uzunluğuna da bakacak. Toulouse aynı zamanda bir kültür ve sanat kenti. Sık sık festivallere ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda Airbus uçaklarının montajının yapıldığı, Ariane füzelerinin parçaları yanında tıp ve sanayide kullanılan nükleer gereçlerin üretildiği, yüksek teknolojide dünyaca ünlü bir il merkezi

Mirepoix kasabasının dört yanı XIII. yüzyıl ahşap kemerleri üstünde yükselen rengarenk ahşap tanozlu evlerle çevrilmiş. Ahşap direkler çok hoş insan ve canavar figürleri ile süslenmiş. 1274 yılında yaşadığı sel felaketinden sonra bu topraklardan kesilen meşe ağaçları ile bu kent kurulmuş. Her sokak bir meslek locasını temsil ediyor. Daha sonra daraltılan kare planlı ana meydanın ortasına geç gotik üslubunda bir katedral yerleştirilmiş. O gece arkadaşlar katedralde Schumann ve Litzt ağırlıklı bir org konserine katılıyorlar. Mirepoix’de sanki zaman durmuş. Sessizliği ancak koşuşan çocukların çığlığı ile arada sırada katedralden gelen çan sesleri deliyor.

Pirene sıradağlarının yemyeşil yükseltileri arasında dolaşıyoruz. Sarı keten ile buğday ve mor lavanta tarlaları, kırmızı gelincikler, beyaz sığırlar, koyun sürüleri, küçüklü büyüklü şelaleler, dar virajlı yollar, tepelerin üstündeki gösterişli Kathar kaleleri, metal toplarla oynanan petang sporu, dağ keçisi, otlu Pirene peyniri bu coğrafyayı tamamlanıyor.

Belki de Avrupa’nın en korunmuş, en tipik ortaçağ kenti olan Carcassonne siyah dağın eteğinde, Aude Nehrinin yamacında bir kalenin içinde yer alıyor. Kaleleri, kuleleri ve koni şatoları sizi apayrı bir hayal dünyasına götürüyor. Dış kabuğu 1,5 kilometre uzunluğunda çifte surlarla çevrili kaleye, tıpkı bin yıl öncesi gibi zincirlerle tutturulmuş asma bir köprüden giriliyor. Surların yüksekliği ise yer yer 25-30 metreyi buluyor.

Savaşlarla sık sık sahip değiştiren iç kalenin Arnavut kaldırımlı çok dar sokaklarında ufak ufak turistik dükkanlar, küçük meydanlarında ise sevimli kahveler, lokantalar, resim ve heykel atölyeleri yer alıyor. İç avlular ise birer saksı ormanı. Dışarıya açılan her pencereden kırmızı sardunyalar taşıyor. Akşam olunca sokakları dolduran turistler yok oluyor, dükkanlar tek tek kapanıyor. Bir anda ortaçağ dekoru içinde yalnız kalıyorsunuz!

Bölgenin bir diğer rüya ortaçağ kasabası da Minerve. Düz bir dağın tepesinde kurulan yerleşim merkezini Fransız kraliyet orduları, haçlı kuvvetler ve şövalyeler ele geçirmek için epey uğraşmışlar. Sonunda 1210 yılında mancınıklarla attıkları taş gülleleri ile su kaynaklarını tıkayınca Minerve halkı teslim olmuş. Burada da 140 Kathar, Katolik olmayı kabul etmeyip kendilerini alevlerin içine atmayı tercih etmiş. Minerve sokaklarında dolaşıyoruz. Tüm kanyona hakim tipik bir kahvede bir siyam kedisi siyah bir köpekle ne güzel oynaşıyor.

Katharların Sığındığı Zirvedeki Şatolar

İnanışları uğruna papa tarafından ölüm fermanı imzalanan Katharlar sonunda senyorların yardımı ile iyi korunan şatolara sığınmışlar. Şatoların sayısının elliyi bulduğu söyleniyor. Neredeyse her zirvede bir şato var. Belki de senyorların Katharlarla kan bağları vardı. Belli ki Katharları çok korumuşlar.

Mısır’da piramitlerin önünde, Peru’da Macchu Pichu’da sorulan bazı sorular burada da gündeme geliyor. O günün olanakları ile o dev taş bloklarını oraya nasıl taşıdılar ve bu yapıları nasıl inşa ettiler. Besin ve su ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlardı? Vallahi itiraf ediyorum. İki kare kulesi ve Kontu Gaston ile ünlü Foix Kalesi ile masif bir dağın zirvesinde 1208 yılında “Poç” diye adlandırılan kıtlama şekerini andıran granit kütlesine inşa edilen Montsegur Kalesine çıkmaya cesaret edemedim. Tabii dernek arkadaşlarımdan bunu başaranlar oldu. Kendilerini tebrik ederim. Ama sonunda 128 metre yüksekliğe oturtulmuş Barselona kontuna ait ve Fransız kraliyet askerlerine en son teslim olan rüzgarı ile ünlü Queribus Kalesine tırmanmayı başardım.

Montesegur civarında 600 kadar Kathar yaşarmış. Burayı kuşatan Vatikan’a bağlı on bin kişilik haçlı orduları komutanı Hugues des Arcis’in bütün çabalarına ve 11 ay süren kuşatmaya rağmen burayı alamadı. Çünkü askerler bir türlü buraya tırmanamıyordu. Fransız askerlerinin büyük bölümü köylülerin kasten verdiği bozuk yiyecek ve zehirli şaraplarla hastalandı. Ama kaledekiler gizli oyuklardan ve geçitlerden kaleye habire ekmek ve su taşıyorlardı. Bunun üzerine Katolik kraliyet ordusu hepsi birer tecrübeli dağcı olan Bask askerlerini kiraladı. Ve sonuçta bir Noel gecesi kaleye girildi. Buraya sığınmış olan 225 Kathar inançları uğruna hiç tereddüt etmeden ateşe yürüdü. Hatta onların bu cesareti bazı düşman askerlerinin Katharlarla beraber intihar etmesine neden oldu. 1244 yılındaki bu katliamdan sadece dört kusursuz Katharın kurtulup ortak hazine ile kayıplara karıştığı söylenir. Onların nereye gittiği, ne yaptığı konusunda bugüne kadar herhalde bir bilgiye rastlanmadı.

Öğlen yemeklerini birbirinden temiz, birbirinden hoş, birbirinden özgü köylerde yiyoruz. Cacugnan Köyünde, Cacugnan papazının yaşantısını anlatan Alphonse Daudet’in ünlü “Değirmenimden Mektuplar” adlı eserine konu olan yel değirmeni bizi uzaklardan karşılıyor. Taş ve tuğladan yapılan binaların hiçbirinin çatısında bizdeki gibi çirkin su deposu veya televizyon anteni yok. Tüm köyler cam, pet şişe, kağıt ve karton atıkları ayrı ayrı topluyor.

Bir dönemde bu coğrafyada tekstil sanayinde 25 bin kişi çalışıyormuş. Bugün bu sayı 250’ye düşmüş. Bölgenin önemli bir geçim kaynağı da “şarap”. Doğal tatlı Muncat şarabının üretildiği Mas Amiel tesislerini geziyoruz. Şarap göze, buruna ve ağza hitap etmeliymiş. Sonra hem kadın hem şarap özel ilgi ve sevgi istermiş.

Önce büyük konik metal kaplarda fermente edilen doğal kırmızı tatlı şarap cam bidonlarda bahçede bir sene bekletiliyor. Üçüncü kademede ise planlanan süre boyunca meşe tahta varillerde yıllandırılıyor. Ancak Fransa’da yılda kişi başına düşen şarap tüketimi 120 litreden 52 litreye düşmüş. Önemli bir üzüm üreticisi olan ülkemizde ise bu rakam bir litre bile değil. Arjantin, Şili ve Avrupa Birliği’nin rekabeti ile şarap sektörü Fransa’da zor durumda! Bazı bağlar sökülmeye başlanmış bile.

Akdeniz ile Atlantik Okyanusunu birbirine bağlayan ve bugün dünya miras listesinde yer alan bu yörenin ticaretine büyük katkılarda bulunan Midi Kanalının inşasında 1667’de de Paul Riquet adlı bir iş adamı başlattı. Kral XIV. Luis’in desteklediği 240 kilometrelik su, para ve insan gücünün ahenkli bir karışımı olan bu proje ancak 1680’de bitirildi. Kanal boyunca dikilen ve bugün 100 yaşına varan meşe ağaçları kökleri ile kanalda toprak kaymasını önlüyor.

Toulouse yakınlarındaki “uzay kenti” de ilginizi çekebilir. Uzay tarih ve teknolojisini, uzay istasyonlarını, füzelerin çalışma prensiplerini görsel olarak anlatan bu kompleks bilhassa okul öğrencilerinin ziyaret mekanı olmuş.

Size şimdi de rehberimiz Serdar Arnas’dan lezzetli bir peynir tarifi!

Yüzer gram inek, koyun ve keçi sütü alıp bir kavanoza koyuyorsunuz. İçine toplam miktarın (300 gram) hacim olarak iki katı da zeytinyağı ekliyorsunuz. Sonra bunları karıştırın, ezin ve buzdolabında (buzlukta değil) bir sene bekletin ve sonra da afiyet olsun. Evet, Pireneler’in sapkınlarının sığındığı şatoları son kez Paris uçağımızın penceresinden görüyorum. Bize demokrasi ve insan hakkı dersi veren Fransa Katharları yüzer yüzer yakarken veya Afrika’nın içlerinden yakalattığı zencileri ayaklarında prangalarla Karaibler’e ve Amerika kıtasına pazarlarken doğru mu hareket ettiğini savunuyor? Mevlâna’nın bir sözü ile bitirmek istiyorum. “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir