Peru

Peru demek biraz “hayal”, biraz “efsane” demektir. Peru demek, bugün bile biraz da Keçua, Aymana ve İnkalar demek… Geleneklere bağlılıkları, hatta yüzlerce yıllık bir geçmişin izlerini taşıyan törenleri de bu düşüncemi doğrular nitelikte.

İnkalar, Amerika’nın en geniş yerli devletlerini kurmuşlar bir zamanlar. Birden masalsı cümleler kurmak geldi içimden; ama gezip gördüğüm yerleri anlatırken, bir yandan da sizlere katkıda bulunmak istediğimden, masalın o büyülü atmosferine girmek istemiyorum.

Evet, İnkalar XIII. yüzyılda Cuzco Vadisi’ne yerleşen, XV. yüzyılda ise İspanyollar tarafından ortadan kaldırılan (Bir avuç İspanyol’un, Komutan Pizarro yönetiminde o koca devleti nasıl alt ettiği tam bilinmiyor. Ancak, İspanyollar buraya ellerinde İncillerle geldiler. Dönerken İncilleri bıraktılar, gemiler dolusu “altın” götürdüler.) bir devlet, daha doğrusu bir imparatorluk. İnka adı da zaten İspanyollar tarafından verilmiş. Yoksa ülkenin resmî ve halk arasındaki adı “Tahuantisuyu”. Bu sözcük “dünyanın dört bucağı” anlamına geliyor. İnka devletinin uzun zaman, dünyanın ilk “komünist” devleti olduğu görüşü egemendi. Ama, bugün merkezîleştirilmiş yapısıyla, devletçi ekonomisiyle, “İnka” adı verilen hükümdarıyla soylu bir sınıf tarafından yönetildiği biliniyor.

İnkaların sanatsal yönleri, aslında pek de zengin sayılmaz. Ancak mimarlık alanında dikkate değer atılımlar yaptıklarını da göz ardı etmemek gerekir. Toprak bulunmayan dağlarda yaptıkları teraslarda gerçekleşen tarım, hemen dikkatini çekiyor insanın. Ayrıca, Saksahuaman ve başkentleri Cuzco gibi kent kalıntıları bunu kanıtlıyor… İnkalar doğaya çok saygılı bir ulus olup, ağaçları kesip yeni yerleşim alanları açmayı, doğaya “ihanet” sayarlarmış. Bu yüzden de kentlerini Selçuklular’da olduğu gibi  hep kayalık alanlara kurmuşlar.

İnkaların zengin bir sözlü edebiyatları varmış; ama yazıya geçirememişler. İnanışa gelince: En büyük tanrıları, Güneş Tanrısı İnti. İnka devletinin başkanı güneşin torunu sayılırmış. İnkalara göre dünyayı yaratan Virakoça adlı tanrı. Hakkında birçok güzel ilâhi söylenen bu tanrı, Güneş Tanrısı İnti ve Şimşek Tanrısı Kokulla ile beraber güneş mabedinde bulunurmuş. Bu 3 tanrının sembolü ise, altından yapılmış 3 puttan oluşuyor. Ayrıca, yağmur, deniz, ay ve önemli yıldızların da kendilerine özgü tanrıları bulunuyor. Dinsel törenler tapınaklarda yapılır, kurban olarak çiçek, yiyecek, içecek ve giyecekler sunulur, bunlar ateşte yakılırmış. Bazen maalesef hayvanlar da atılırmış ateşe. Kralın tahta çıkması ya da ölmesi, bulaşıcı hastalık, kıtlık gibi birtakım doğal felaketlerin ortaya çıktığı zamanlar, bu felâketleri önlemek için, yetişkin kimseler, bâkireler ve çocuklar kurban edilirmiş. Dinsel hizmetleri rahipler ve rahibeler yapar, kralın eşleri, rahibeler arasından seçilirmiş. Mısır’daki mumyalama âdetlerini, İnka ölülerinde de görmekteyiz. Ruhların derin bir denizde bulunan kıldan ince bir köprüyle, “dinsizler evi” denilen yere gittiğine inanırlarmış. Deniz kenarında yaşayanlarsa, ölenlerin ruhlarının, köpek balıkları tarafından Guano Adası’na taşındıklarına inanır, ölülerini köpek balıklarına atarlarmış. İmparatorluğun son dönemlerinde inanış, soyluların bağlı kaldığı bir “felsefeye” dönüşmüş.

1100-1600 tarihleri arasında 16 İnka kralı hüküm sürdü. Sınırları bugünün Şili, Bolivya, Arjantin, Ekvador, içine aldı,  nüfusları ise  12 milyona vardı. Bu koca imparatorluk dahilinde iyi bir iletişim ağı kurdular,  3600 kilometrelik İnka yolunu eğimli arazilerde kayalara oyup basamaklar hazırlayarak, sarmaşıklardan köprüler yaparak hazırladılar. İnkalar gökyüzünü (alla mama) kondor, yeryüzünü (paçamama) puma ve yeraltını ise yılanla temsil ettiler.

Peru, yeryüzü şekilleri açısından üç bölgeye ayrılıyor: Kıyı Bölgesi, Andlar ve Amazon Düzlükleri. Kıyıda kısa ama hızlı akan ırmakların oluşturduğu vadilerin kesiştiği dar bir şerit uzanıyor. Güneyde dağlar denize doğru dik indiği için kıyı şeridi yok gibi. İç kısımlarda And Dağları’nın karla kaplı tepeleri 5500 metreye kadar ulaşıyor.

And Dağları yüksek bir platoyu çevreliyor aynı zamanda. Güney Amerika’nın en büyük gölü Titicaca’da 3800 metre yükseklikteki bu platoda yer alıyor.

Hristiyan olan Peru halkının %41’ini (Bu oran diğer Güney Amerika ülkelerine göre çok yüksek) Amerikan yerlileri yani “İndigolar” oluşturuyor. %39’u ise yerli-beyaz melezi olan “mestizolar”. Geri kalan %20’si de İspanyol kökenli olanlar.

İnka medeniyetinin izlerini görmek için başkent Lima’dan uçakla Cuzco’ya sabah erken uçmamız gerekiyor. Cuzco çok yüksek olduğundan, öğleden sonraları  sis yüzünden uçaklar inemiyor. Burası gayet sempatik bir kasaba, sizi adeta yüzyıllar ötesine taşıyor. Cuzco’dan trenle 3 saatlik bir tren yolculuğu sizi Machu Picchu’ya ulaştırıyor. Tren zikzaklar çizerek ilerliyor; ama Machu Picchu’da harabelere kadar çıkmak için bir süre  minibüs beklemek gerekiyor. Aslında oraya ilk vardığımda “Bu kadar yolu bu kalıntılar için mi geldim?” diye sordum kendi ken­dime. Bu işin şakası tabiî, İnka kültürü, ilk gençlik yıllarımdan beri etkilemiştir beni!

Beş yüz yıl önce İnkaların kurduğu Machu Picchu, kıt’aya gelen İspanyollar tarafından bulunamamış veya haberleri olmuş fakat altın olmadığı için oralara  gitmemişler böylece yüzyıllarca saklı kalmış. Ta ki 1911 yılına kadar. Amerikalı mimar ve tarihçi Hiram Bingham, İnkaların son kenti Vilcabamba’yı ararken rastlamış Machu Picchu’ya. İnka İmparatorluğu’nun son döneminde inşa edilen Machu Picchu, İnka dilinde “Gençlik Dağı”, hemen karşısındaki sivri kaya Huayna Picchu’ysa “Yaşlı Dağ” anlamına geliyor.

Machu Picchu’nun İnkalar tarafından hangi amaçla kurulduğu tam olarak bilinmiyor. Ama, bilinen şu ki İnkalar burada çok uzun süre yaşayamamış. Elli yılda 300’e yakın işçinin inşa ettiği kentte yaşam sadece 100 yıl sürebilmiş. Beş yüz yıl gözlerden ırak kalan bu kent, evler, tapınaklar, manastırlar, tarım terasları, gözlem kulelerinden oluşuyor.

Bir teoriye göre dağların arasındaki bu saklı kent, “Güneşin Bakireleri” için inşa edilmiş. Güneş tanrısının hizmetine seçilen ülkenin en güzel kızları, bakireliklerini kaybetmemek için çok sıkı korunan bir yerde hep beraber yaşarlardı. Sadece iki kişi birlikte dışarı çıkabilirlerdi ve genellikle bekçiler tarafından takip edilirlerdi.

Güneş tanrısının hizmetine seçilen ülkenin en güzel kızları “Aclla” olarak anılırdı. Aclla’ların görevi, kurban törenleri sırasında gerekli olan mayalanmış mısır içkisi “chicha”yı hazırlamak ve kumaş dokumaktı.

Güneşin bakireleri, yeni bir imparatorun başa geçmesi, kent halkının  ciddî bir hastalığa tutulması ya da ölmesi, deprem ve bunun gibi önemli olaylarda tanrılara kurban edilirlermiş. Güneşin bakireleriyle birlikte çocuklar ve savaş esirleri de bozulan evrensel düzenin insanlarının yararına yeniden kurulmasını sağlamak amacıyla öldürülürlermiş.

            Çok sayıda tapınağın yer alması nedeniyle, teoriler daha çok Machu Picchu’nun bir “ibadet kenti” olarak inşa edildiği yolunda. İnkalar burayı bir “ibadet yeri” olarak kullanırken, yüksek kayalıklara yerleştirdikleri elips şeklinde altından yansıtıcılarla astronomik gözlemler yapıyorlarmış. Yine de en iyisi, bu kadar tarihsel bilgi yeter deyip bugünkü Peru’ya bakmak!

Peru festivalleri ile ünlüdür. “Intiraymi” yani “Güneş Bayramında” Katolik dinini benimsemelerine rağmen antik din, kültür ve adetlerini nasıl koruduklarını ve müzik, kültür ve renk dolu pagan adetlerine şahit oluyoruz.

İspanyol koloni mimarîsinin en tipik örnekleri olan ilginç bir tarzda inşa edilmiş balkonlar, Lima’daki evlerin dış cephesini süslüyor. Ancak, parasal imkânsızlıktan dolayı büyük çoğunluğu bakımsız ve harap durumda.

            Şehir içinde çalışan eski model, renkli otobüsler, gecekondu mahallelerinden kent merkezine çalışmaya gidenlerle ağzına kadar dolu. Mahallelerin arasından ilerlerken kendimizi birden görkemli bir meydanda buluyoruz. Tertemiz cepheli binalar, önünde zırhlı araçlar duran Hükûmet Sarayı ve merdivenlerinden kalabalığın eksik olmadığı 400 yıllık katedralin de bulunduğu ünlü “Plaza de Armas” (Silâhlar Meydanı). Limanın kalbinde yer alan Plaza de Armas’ın bu ihtişamlı görüntüsü, Üniversal Stüdyoları’nın sanki  tek cepheli binalarını anımsatıyor. Çünkü, bu meydandan uzaklaşınca limanın kirli, karmaşık ve yoksul iç dünyasına giriyorsunuz.

Lima’nın en ilginç yerlerinden biri, Ermenî asıllı bir Perulu’nun muhteşem koleksiyonunun sergilendiği “silâh ve altın müzesi”. Burada Osmanlı döneminden dahi silâhlar gördük. Bir de komik anım var burasıyla ilgili. Daha doğrusu trajikomik!

Yaklaşık 25 kişilik bir grupla gittiğimiz bu gezide ben, müzede görevli olan Perulu rehber bayanın verdiği İngilizce izahatları Türkçe’ye çevirerek arkadaşlara anlatıyordum. Bir süre sonra rehber bayanla arkamıza baktığımızda ne görelim! Nasreddin Hoca’nın Timurlenk’e fili şikâyete gitmesi misali, arkamızdaki gruptaki herkes birer-ikişer ayrılmış ve bir Allah’ın kulu kalmamış.

Neden sonra onları müzenin üst katındaki kafeteryada kolalarını yudumlayıp dinlenirken bulduk. Dünyanın her yerinden binlerce insan sırf bu müzeyi gezmek için kalkıp gelirken, bizim grubun ilgisizliği hem utandırdı, hem de üzdü beni!

Peru’da kiliseleri dolaşırken çok ilginç bir manzarayla karşılaşabilirsiniz. İsa figürleri dahil tüm heykellerin üzerine elbiseler giydirilmiş. Gerekçe ilginç. Pornografik eserlere yoğun ilgi gösteren Peru halkı, çıplaklığa karşı büyük tepki gösteriyormuş!..

Peru insanı Güney Amerika halklarının en hası. Daha önce yazdığım gibi, yerlilerin nüfustaki oranı çok fazla ve Avrupa kökenli insanlara az rastlanıyor.

İnkalardan kalan kültür mirasının etkisiyle batıl inançları çok kuvvetli Peruluların. Bunlardan bana en ilginç gelenini anlatayım size: Birisi ağır bir şekilde hastalandığı zaman önce bir tavşan yakalanıyor. Bu tavşan hastanın, rahatsızlığının kaynaklandığı organına uzun uzun sürtülüyor. Daha sonra tavşan boğazlanıyor. Böylelikle söz konusu hastalığın tavşana geçeceğine inanılıyor.

Ülkemizde de birkaç kitabı yayımlanan ve hayli de ilgi gören “Yüzbaşı ve Kadınlar Taburu”nun yazarı, romancı Vargas Llosa, 1990 yılında neredeyse devlet başkanı oluyordu. Hatta ilk turda en çok oyu almasına rağmen yeterliliği sağlayamadı. İkinci turda ise Japon asıllı Alberto Fujimori kazandı; yani Peru halkı Çek Cumhuriyeti gibi, Llosa ile birlikte bir “romans” yaşayabilirdi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir