Parmağım Haritaya Dokundu: Mançurya Yazıyor

İlköğretim okulunda iken dünya atlasını önüme açar ve hayallere dalardım. Arada bir ezbere parmağımı haritanın herhangi bir noktasına koyardım. Hep “Mançurya” ile karşılaşırdım. Sonra ünlü Trans-Sibirya tren hattının son durağı Vloadivostok kenti de nedense bana çok çekici gelmişti. Uzun bir rüyanın sonu gibi. Nihayet 60 yaşıma yaklaştığım bu günlerde bu esrarlı coğrafyaları görebileceğim.

Yeşil Mançurya’ya doğru alçalıyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuzeydoğusundayız. Mançurya bölgesi Çin’in en büyük sanayi bölgesi olarak kabul ediliyor. Ayrıca bölgenin en önemli kenti olan Shenyang yakınındaki Fushun’da zengin kömür rezervleri bulunuyor. Ayrıca, bu yörede demir-çelik ve makine dallarında sanayi çok gelişmiş. Bizim “Mançurya”, kendilerinin ısrarla “Kuzeydoğu Çin” dedikleri bu bölgede üç eyalet yer alıyor. Güneyden itibaren Liaoning, Jilin ve Heilong Jiang. Üçünün nüfusunun toplamı 100 milyonu buluyor. Mançur halkının bu üç eyaletteki nüfusu az, sadece 3 milyon. Sekiz milyon nüfuslu Shenyang’da bizi ufak tefek zayıf bir yerel rehber karşılıyor, adı Adi. Önce bizi örnek bir Mançur köyüne götürüyor. Shenyang’ın 8 ilçesinin 5’i zaten varoş bölge olarak kabul ediliyor. Doğrusu bu köy pek ilgimizi çekmedi. Belki Amerikalılara ilginç gelebilir. Ama bizde benzerleri çok.

Taç şeklindeki olimpiyat stadı, uzun kuleleri ile asma köprüsü, metal para şeklinde planlanmış finans merkezi, tüyden yapılan hediyelik eşyaları, motosikletten bozma kırmızı arabaları ile Shenyang hem eski, hem yeni; hem fakir, hem zengin.

Shenyang Nord Garı oldukça kalabalık. Önce epey bir merdiven tırmanarak bekleme salonuna çıkıyoruz. Trenin gelmesine 5 dakika kala kapılar “hurra” açılıyor. Bu kez bavullarla merdivenlerden eşyalarla inip heyecanla koşturup vagonunu arıyorsun. Madem inecektik, niye yukarı çıktık? Kompartımana yerleşiyoruz. Hanımlar bir kompartımana, beyler ise diğerine. Vagon temiz, biz ise yorgunuz. Yolumuz 13 saat. İşgal yıllarında Japon ve Ruslarca kurulan Mançurya demiryolu şebekesinin Çin’in en iyilerinden biri olduğu söyleniyor. Bu arada yemek masaları kuruluyor. Bakkaldan satın aldığımız ekmek, peynir, domates ve meyveleri iştahla yiyoruz. Bu da ayrı bir zevk.  Trenin kendine has o sarsıntısı âdeta ninni etkisi yapıyor. Hepimiz rahatça uyuyoruz. Sabah beyaz giysili, temiz suratlı satıcının getirdiği leziz kahve ile güne başlıyoruz. Bir süre sonra nihayet An-tu kasabasına varıyoruz. Burada trenden inen çok. Meğer herkes Chang-bai Dağı’nı ziyarete gelmiş.

Kutsal Chang-bai Dağı Geziliyor ve Bu Arada 300 Kilometre Yol Alıyoruz

Rehberimiz Li Yang, gerçi güler yüzlü, sempatik ama İngilizcesi hiç mi hiç anlaşılmıyor. Sonunda yazarak anlaşmak zorunda kalıyoruz. Hemen istasyonun karşısındaki otelde bizi yeni bir Çin kahvaltısı daha bekliyor. Çay yok ama pembe domatesler, çorba ve lezzetli patlıcan yemeği var. Tuvaletler bizi zorluyor. Bir defa her yanı açık. Her şey açıkta. Sonra belli bir yaştan sonra çömelmek zor, kâğıt ve su da yok.

Doğa çılgınca, ip gibi düzenli tarlalar, kara sabanla sürülen tarlalar, yol boyunca siyah renkli arı kovanları birbirini takip ediyor. Hemen hemen işlenmemiş boş yer bırakmamışlar. Ha bire yol alıyoruz.

Öğlen yemeği bir Kore lokantasında. Cam masamız kendi ekseni etrafında dönüyor. Pirinç yemeği, lapa, mısır, “kimçi” yani acı lahana turşusu, balık, müjver ve tabii çaydanlıkta yeşil çay masanın üstüne dizilmiş. Nihayet Changbaishan’daki Chang-bai volkanik gölünün içinde bulunduğu millî parka varıyoruz. Millî park sınırlarında bizi özel araçlarla iki kademede 2600 metre yüksekteki volkanik göle çıkartıyorlar. Bin yıl önce oluşan volkanik patlamalar sonucu küller ta 1000 kilometre öteye kadar yayılmış. Gölün en derin noktası 370 metre. Zirvelerin en yükseği 2691 metre ile Baiyun Tepesi. Arkamıza dönüp baktığımızda yol zikzaklar çizerek hoş bir görüntü oluşturuyor. Değişik renklerde farklı şekilli kayalar çok etkileyici. Zaman zaman sis bastırıyor. Onlarca cip ile gezginler için kurulan ulaşım ağı bu yöreye gelen ziyaretçi sayısının fazla olduğunu gösteriyor. Yağmur yağdığı için şelaleyi ve orman içindeki yürüyüşü programdan çıkarıp ufak bir hayvanat bahçesini geziyoruz. Siyah ayı, esas bizi oraya çeken iki adet Mançurya kaplanı, porsuk ve yabani domuzlar kendilerine ayrılmış bölümlerinde biraz ürkek, biraz üzgün geziniyor.

Son imparator Mançur kökenli Pu-Yi, Mao tarafından Chang-bai civarında bir bahçede bahçıvan olarak çalıştırılmıştı. Yaşantısı “Son İmparator” isimli filme de konu olmuştu. On dört yıl Mançurya’yı elinde tutan Japonlar ise Pu Yi’yi yine Çin’in başında görmek istediler.

Mançurya’nın doğal zenginlikleri Rusya ve Japonya’nın iştahını kabartmış olmalı ki 1904-1905 yıllarında bir savaşa girdiler ve bu mücadele Japonya’nın zaferi ile sonuçlanır. Ancak, 1945 yılında Japonlar II. Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkınca Mançurya önce Rusların kontrolüne geçti, sonra da Çin’e iade edildi. Mançurya sonuçta 14 yıl Japon yönetiminde kaldı.

Etrafında yüksek dağlar bulunan Mançurya ovasının mümbit topraklarında çeşitli tarım ürünleri yetişir. Bu arada Çin kültüründe çay ve kahve bir arada düşünülmüyor. Saygın “çayın” bulunduğu davetlerde kahve ikramı yapmıyorlar.

Mançurya’da Kuzeye Doğru Yol Alıyoruz, Jingpo Gölü’ndeyiz

Sabah erkenden tekrar yola çıkıyoruz. Kahvaltı yine Çin usulü. Artık alıştık… Şoför ters, arabayı hızlı ve kötü kullanıyor. Devamlı ağzında bir sigara. Zaten Çin’de, özellikle işçi sınıfı çok sigara içiyor.

Yolda bir okul ve bir köy evi ziyareti yapmak istiyoruz ama bize pek böyle bir farklılık sunmak gibi bir niyetleri yok. Israrım üzerine bir okul önünde duruyoruz ama oldukça ilginç olan sürgülü metal kapı için “kapalı” diyerek, yola devam etmek istiyorlar. Ben böyle kandırmalara alışığım. Neyse, yan kapıdan okula giriyoruz. Öğretmen bizi çok sıcak karşılıyor. Şarkılar, alkışlar… Bir kutu şeker ve boncuk hediye edip çocuklarla fotoğraf çektiriyoruz. Söyledikleri şarkı da ister inanın ister inanmayın “daha dün annemizin kollarında yaşarken” idi. Biz de onlara “Ali Baba’nın Çiftliği”ni seslendirdik.

İki köy evi ziyaret ediyoruz. Bahçelerinden her türlü sebze ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çiçekler renk renk, çeşit çeşit. Genelde pencerelerinde perde kullanmıyorlar ve bir platform üzerine serilen yer yatağında yatıyorlar.

Yaşlıları dikkatle inceliyorum. Hep merak ederim. Acaba gençken nasıldılar? Nasıl bir yaşantıyı geride bıraktılar?

Bu bölgede yoğun bir iç turizm hareketi var. Ha bire gidiyoruz. Yol bazen toprak, bazen otoyol oluyor. Kore, Japon ve Çinliler coğrafya ve ırk olarak yakın olmalarına rağmen birbirlerinden hiç hoşlanmıyorlar. Oysaki sevgi çeşitli anlara, çeşitli kentlere, çeşitli insanlara, anıt ağaçlara, caddelere, dağlara, çiçeklere aktarılır. Sevgi çok derindir. İnsan ne denli ince düşünüyorsa sevgisi de o denli derindir.

Arazinin tamamı değerlenmiş. Kalabalık bir kasabada mola veriyoruz. Herkes satın aldığı farklı çöreklerle dönüyor. Gezgin, farklı tatları da merak eder. Yol boyunca Kanada kavakları, çam ve sarı çiçekler dikmişler. İnekler genellikle otlakta bağlı. Çin her yönü ile hızlı bir kalkınma çizgisini yakalamış. Rusya’yı çok geride bıraktığını düşünüyorum. Yollar ve binalar son teknoloji kullanılarak gayet sağlam inşa ediliyor.

Jingpo Gölü’ne yaklaşırken, önlerinde alabalıkların yüzdüğü cam akvaryumlar bulunan çok sayıdaki lokantanın birinin önünde duruyoruz. Masadaki yemek çeşitleri pek değişmiyor. İri bir tatlı su balığı, lapa, patlıcan yemeği, domatesli bir salata….

Çin grupları çok çabuk yemek yiyip, koca otobüslerine dolup, hemen yola devam ediyorlar. Bu arada yeni bir rehber aramıza katılıyor, adı Frank. Şamatacı ama bir o kadar da beceriksiz. 

Jingpo Gölü, İsviçre’deki Cenevre Gölü’nden sonra volkanik hareket sonucu lavların nehirlerin önünü kapatması ile oluşan, dünyanın en büyük ikinci gölü olarak biliniyor. Beş adet volkanik patlama sonucu yedi ufak göl (S) harfi şeklinde dar boğazlarla bu ünlü göle bağlanmış. Bu gölün civarı önemli bir tatil ve dinlence beldesi. Gölün çevresinde çok sayıda otelin yanında bir iki adet de köy var. Bu yöreyi çok seven Çin’in efsanevi lideri Dang “ne harika bir yöre” sözleri ile Jingpo Gölü’ne olan hayranlığını kendi el yazısı ile bir taş üzerine işlemiş. Yetmiş kilometre uzunluğunda olan bu göl, sakinliği nedeni ile Çincede “ayna” olarak adlandırılmış.

Bir adamcağız şelaleden aşağıya balıklama atlıyor ve ardından da fotoğraf albümünü satıp isteyenlere imzalıyor. Limanda bir motora biniyoruz. Kaptanı hanımdı ama motor yolun yarısında bozuldu. Yenisi geldi. Sahil boyunca ilerliyoruz. Dağların yamaçlarında, ufak ve şirin Budist tapınaklar var. Ünlü Gökkuşak Köprüsü’nün arkasındaki sıra dağların oluşturduğu Mao’nun yatan siluetini bizlere işaret ediyorlar.

İlginçtir, kırlangıçlar motorların iç kısmına çamurdan yuva yapmışlar, yavrular da içinde. Herkes onların fotoğrafını çekiyor. Yavrucuklar düşecek diye korkuyorum. Neredeyse elinde fotoğraf makinesi ile yuvanın içine kadar yaklaşan bir kadını zorla yerine oturtuyorum. Aramızda bir de Çinli general var. Yaveri ile gelmiş. Dönüşte kendisini bekleyen iki cipin refakatinde büyük bir şatafatla yola koyuldu. Motor sahile yaklaşırken anne-baba kırlangıçlar teknenin etrafında telaşla turluyordu. Otelimiz park içinde, migren ağrılarımın başladığını hissettiğim oteldeki odamda dinleniyorum. Mançurya’nın Jingpo yani “ayna gölünde” bir gün daha batıyor. Sağlıklı olduğumuz ve buraları da görebildiğimiz için bir kez daha şükrediyoruz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir