Ola, Atacama ve San Pedro

Göller, lagünler, çok sayıda yanardağlar, taş çöller, kumullar, kırmızı volkanik kayaçlar, gül renginde aktif volkanlar,  dümdüz toprak kırmızı yollar, deniz kulakları, gayzerler, tilkiler, lama soyundan “jamalar”,  emu  diye anılan iri uçmayan siyah kuşlar, flamingolar, tuz birikintileri işte size gözlemlediğim Dünyanın en eski çölü Atacama Yöresi.

 Kasten “çöl” demiyorum, yer yer kocaman ağaçların boy gösterdiği bir coğrafyayı tamamen çöl olarak nitelemek hiç doğru değil. Milyonlarca yıl önce nehirler akış hızını kaybedince alüvyonlar çökelmiş,  başta tuz olmak üzere her türlü mineralce zengin bir havza oluşmuş.  

Burası özellikle lityum açısından dünyanın en zengin yöresi. Ancak lityum suyun buharlaştırılması ile elde edildiğinden lagün ile göllerin suyu hızla azalıyor. Göçmen kuşlar da  artık buralara pek uğramıyor. Ekosistem dolayısı ile hızla bozuluyor. Elbette saha jeoloji açısından bir laboratuar gibi ve çok ilginç.

Ayrıca bir diğer  yanlış da “yağış oranı” ile ilgili, bir çok makalede Atacama çölünde yüz yıllardır yağmur görülmediği yazılmış, koca bir “yalan”. Zaten havzanın etrafını çevreleyen dağlardan gelen kar suları yeraltı nehirlerini,  lagün ile gölleri sürekli besliyor. Özellikle doğu rüzgarları yöreye sık sık yağmur getiriyor.
San Pedro de Atacama’nın ana meydanındaki 1641 yapımı kilisesi  ülkenin milli değeri olarak kabul edilmiş (1951) Çivi kullanılmamış,  bağlantılar lama derisinden yapılmış kumaş parçaları ile sağlanmış. Ahşap çatısı da çok ilginç.

Kilisenin önündeki parktaki bir banka çöküyorum. Atacama Bölgesinin ziyaretçilerinin büyük bir bölümü sınırlı bütçe ve sırt çantası ile yola çıkan gençler. “Bravo” çok iyi yapıyorlar.  Etrafımı inceliyorum, hepsinin ayağında birer potin var. Saçları da genellikle örülü. Belli ki yorgunlar. Yüzlerinde kıpırtısız bir ifade var. İleride gökyüzüne doğru havlayan üç köpek parkın sessizliğini aniden  bozuyor. Saat ise zamanı dilimlemeye devam ediyor. Meydandaki kaktüsün iğneli dikenleri ışıkta parlıyor. Kızıl bir ışık altında ufuktaki And Dağlarını izlemek insana sonsuz bir özgürlük hissi veriyor

Airbnb kanalı ile bulduğum evime doğru kızıl renkli tozlu toprak yolda yürüyorum. Bu evde ana ile kız ve ufak torunları ile beraberim. Çocuğu çok şımartmışlar,  ağlayıp tepinerek anne ve anneannesine her istediğini yaptırıyor. İçimde inanılmaz bir mutluluk var. Buralara kadar ulaştığım için şükrediyorum. Mahallelerin arasında sık sık bildiğimiz bakkallar da var ve inanın çok ucuz. Muz, peynir,   elma ve biraz da yemiş alıyorum. Sadece 2 dolar ödüyorum.  Size odamda bu satırları yazarken bir yandan onları atıştırmak bana ayrı bir zevk veriyor.

Bu arada bir spor salonunun önünde geçtim. Gençler neşe ile müzik eşliğinde hem dans ediyor,  hem de spor yapıyor. Video’ya alıp paylaşıyorum..

San Pedro’nun civarında inanın çok sayıda ilginç ve görülesi noktalar var.  En az dört gün buralarda kalmak gerekir.

“Ay Vadisi” veya diğer adı ile Mars Vadisi (Valley of the Moon) aslında rüzgarın şekillendirdiği, tuz, kil ve jipsten oluşuyor.  Hele bir kayaç var ki  yan yana dizilmiş üç azizeye benziyor, adı da “Tres Marias.” Girintili çıkıntılı yüzey yapısı Ay veya Mars’a benzetilmiş.  Zaten Mars’a yollanan keşif araçlarının deneyleri burada gerçekleşmiş.

Sonra kısa kısa bir patika yürüyüşü ile kum tepelerine ulaşılıyor. Ama bu tip kumulların en güzel örneğini elbette Namibya’da görüyorsunuz. Bu yöre 1982 yılında koruma altına alınmış. Milli parka girerken bir ücret ödeniyor Elbette, para alsınlar ama dilerim amaca uygun doğru yerlerde kullanılır.

İkinci tur “lagünler” (piedras rojas) tüm gün sürüyor. İnka yolu üzerinde bulunan bu saha UNESCO tarafından koruma altına alınmış. Taa 1400 yıl önce İnkalar bakır madenlerini işlemek üzere buraya yerleşmiş. Grand Rio Nehrinden alınan suyun kanallarla taşındığı teraslarda tarım yapılmış. Daha sonra İspanyollar aynı teraslarda üzüm yetiştirip, kiliseleri için İsa’nın kanı kabul edilen şarabı hazırlamışlar.

Salar de Atacama, anteplanosu Şili’nin en büyük tuz, dünyanın ise en büyük lityum kaynağı. Lityum dünyanın en hafif metali. Yüksek bir reaktiviteye sahip.  Ayrıca burası flamingoların dinlenip yumurtladığı bölge. Ancak 10 yıl önce buradaki flamingoların sayısı 10 bin iken üç yıl önce beş bine, bu yıl ise maalesef bine kadar düşmüş durumda. Flamingolar sessizlik ister ve korkarlarsa senede bir defa bıraktıkları yumurtalarını terk edip,  kaçarlar. Ayrıca yeterli yem bulamazlarsa yine uzaklaşırlar. Yörede üç çeşit flamingo bulunuyor, siyah, pembe ve siyah-pembe kanatlılar. Sudaki mikro organizmaları süzerek bünyelerine alırlar. Yavrular beyaz doğar, daha sonra gri olur sonuçta yedikleri mikroorganizmalar sayesinde o güzelim pembe renge sahip olurlar.

Aracımızı upuzun kuyruklu bir tilki takip ediyor, ona gelen geçen araçlardan yiyecek vermiş olmalı. Oysa tilki, fare, yumurta ve kertenkelelerle beslenir. Onu sürekli beslenmeye alıştırırsanız artık avlanmaz, tembelleşir ve sonuçta aç kalır.

 Yola devam ediyoruz ve gittikçe yükseliyoruz. 3000 metrede kırmızı kaktüslere rastlanıyor. 3800 metrede ise sadece kuru sapsarı otlar göze çarpıyor. Uçamayan kocaman siyah kuş Eme’yi de görüyoruz. Elbette bu özel  kuşlar koruma altında. Avustralya’da ise bu kuşların neredeyse soyları tükenmiş. Yol boyunca lema’ların atası kabul edilen jemalara rastlıyoruz. Bir erkek,  dişilerden oluşan sürüye önderlik ediyor. Aynı aslanlar gibi.

Miscati Lagününe ulaşıyoruz. Tatlı su olduğu için kışın donuyor ama bölgedeki hayvanların su kaynağı. Manzara sahiden mükemmel,  bol bol fotoğraf çekiliyor.

Yola hayvanlar çıkıyor diyorlar. Aslında onların yolunu ve yaşam alanını biz yollarla ortadan ayırmadık mı ?

Bu coğrafyada binlerce çeşit kuş barınıyormuş. Ağaç olmadığı için kuşlar çalılara yumurtluyorlar. Onları korkutmamak için kesinlikle patikaların dışına çıkılmasına izin verilmiyor. Korkup kaçarlarsa yumurtalarını da  terk ediyorlar.  

3300 metrede kurulmuş Sucairo Kasabasında ufak ve tertemiz bir lokantada leziz sebze çorbası ile başlayan bir öğle yemeği veriliyor. Burada  bir ilkokulu ziyaret ediyorum. Her sınıfta sadece  5 veya 6 öğrenci var.

En son ziyaret ise “Toconau Kasabasına”. Sevimli bir parkı ve 1750 yılından kalan tarihi bir çan kulesi var. Nüfusu ise  sadece bin. Pet şişeleri kullanarak bir park inşa etmişler.

“Alma” havanın inceldiği 2500 metrede kurulmuş dünyanın ünlü bir  astronomi merkezi. Avrupa, Kuzey Amerika ve Japon bilim adamlarının ortak çalışmaları burada tüm hızı ile  devam ediyor. Takım yıldızları, gezegenler, galaksiler, Satürn halkaları, Samanyolu sürekli  inceleniyor. Amaçları dünyaya benzer yeni bir yaşam yeri bulmak. Yani bu dünyayı zaten adım adım yok ettik sıra artık yeni bir gezegende !   Bu merkezi ziyaret etmek mümkün. Teleskoplarla, bulutsuz, nemsiz,   tertemiz gökyüzünü inceliyorlar. Işık kirliliği de yok.  Gözün görmediği ışık ve duymadığımız sinyalleri 12 metre çaplı dev radyo teleskoplarla takip ediyorlar.  

Kısa Kısa Atacama Çölü ve San Pedro

  • Merak ettim “San Pedro” adı nereden geliyor diye. İki farklı görüş var, birisi İspanyol komutanın adı olduğu diğeri ise dönemin  dini lideri papanın adı olduğu.  
  • San Pedro,  Atacama yöresinin turistik merkezi,  her sokak butik otel ve ucuz hostellerle dolu. Çok sayıda kahve ve hediyelik eşya satan dükkan bulunmakta. Ama kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kaldığım dört gün içinde bir satıcı bile beni dükkanına çağırmadı veya  laf atmadı.
  • Buradaki Gezginlerin arasında en yaşlı bendim. Atacama herhalde gençlere hitap ediyor olmalı. Çok lüks oteller bulunmaması, yükseltinin verdiği korku, yaşı ilerlemiş ziyaretçileri engellemiş olmalı !
  • Sokaklar hep birbirine benziyor, evlerin tamamı tek katlı ve avlulu, yüksek duvarlarla çevrilmiş. Sokak adları yok,  ev numaraları da pek yok. Ama çok odalı evlerin içinde her türlü konfor var. Airbnb kanalı ile bulduğum ve 5 gün kaldığım evin yolunu inanın ancak son gece öğrenebildim.
  • San Pedro’da o kadar çok köpek var ki, çoğu da iri, onları kim besliyor, vallahi pek anlayamadım. Sordum “hepsi sahipli” dediler. Bence sakıncası yok ama eğer köpekten korkuyorsanız, bu kente sakın gelmeyin,  bir anda birkaç tanesi birden yanınızda bitiveriyor.
  • Ne de olsa Atacama’da 2400 metre yükseltideyiz. Karasal iklimde, güneş batınca aniden soğuk bastırıyor. Gündüz 24 derece santigrat olan sıcaklık gece birden iki dereceye kadar düşüyor. Titriyorsunuz, sabah 10 gibi güneşle birlikte hava tekrar ısınıyor. Zaten halkı hep yün ve  anoraklar ile  geziyor.
  • Çok sayıda Seyahat acentesinde günlük turlar satılıyor. Hepsinin güzergahı aynı.  Bazıları günlük bazıları yarım gün. Bazıları ise Bolivya’ya doğru birkaç gün. Ama inanın hiç biri öyle pahalı değil. Anlatmıştım, ben iki tur aldım. Biri yarım günlük “Ay Vadisi Turu” (Valle De la Luna) diğeri ise tam günlük Lagunas Antiplanicas idi. Tam günlük turda zengin bir kahvaltı ile  yerel  bir lokantada öğle yemeği dahildi. İkisine 73 Amerikan Doları ödedim. Birinci turun sonunda bize bir tepeden güneş batışını izlettiler. Vallahi güneş aslında her yerde aynı batar. Dünyanın her köşesinde para kazanmak için güneş batımını özel turlarla seyrettiriyorlar. Ama Calama’ya inerken uçaktan seyrettiğim ve  çok uzun süren renkler cümbüşü sahiden hoştu. Ne de olsa bu coğrafyada bulut yok. Hava kirliliği yok, nem de yok, yıdızlara çok yakınsınız. Yıldızlar sanki tek tek gökte asılı.
  • “El Tatio Gayzerini” ziyaret etmek de bir diğer seçenek. Hatta orada sıcak suda yüzmek de mümkün. Gayzerleri aslında en esaslı İzlanda’da izliyorsunuz.
  • San Pedro’da bir kahve var adı  “Emperio”. Muhakkak orada sıcacık bir Empana  yiyin. Bir çeşit börek ama inanın harika !
  • Öğretmen ve öğrenciler eğitimin kalitesini yükseltmek için eylem yapıyordu. Ben de yanlarına gittim.  Özellikle tarih dersinin kaldırılmasını hiç istemiyorlar. “İnsan tarihini bilmezse geleceğini kestiremez.” diyorlar.  San Pedro’da Escuela Basica E 26 ilköğretim okulunu ziyaret edip öğrenci ve öğretmenlerle bir sohbet toplantısı yapıyorum.

Ve Bir Fıkra

San Pedro’da varlıklı bir iş adamının karısı ölür.  Mezarlığa girecekleri sırada tabut mezarlığın parmaklıklarına çarparak birden parçalanır. Kadın da bu sarsıntının etkisi ile canlanır. Adamcağız üzüntüsünden mi yoksa sevincinden mi pek anlaşılmayan bir nedenle gözyaşları arasında karısını alıp güzelce evine döner. İki yıl sonra kadıncağız yeniden ölür. Tabut mezarlığın kapısına geldiği zaman adam bağırır. “Aman parmaklıklara dikkat”

  • Atacama yöresine en fazla ziyaretçi temmuz ayında geliyormuş.
  • Turlar sırasında 3800 metreye kadar çıkılıyor. Ama ciddi bir yükselti hastalığına rastlanmamakta. Ne de olsa alışarak yavaş yavaş yükseliyorsunuz.  Evet,  koşunca sık nefes alıyorsunuz. Hafif bir de başağrısı hissediyorsunuz. Deniz kenarında % 21 olan oksijen oranı yükseklerde düşünce beynin ihtiyacı olduğu oksijeni almak için daha sık soluyorsunuz.  Yükseltide alkol almak tehlikeli ve hareketleriniz yavaş olmalı. Kanı sulandıran aspirin tavsiye ediliyor. Uçakla birden La Paz Cuzco veya Lhasa’ya inince yükselti hastalığı daha ciddi boyutlarda oluyor. Yerinizden kalkamıyorsunuz size  oksijen veriyorlar.  Bir de “koka” yaprağının acı suyunu içiriyorlar. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir