Moldova

Moldovya Değil Moldova, Bir de Gagavuz Yurdu

“Uzaklarda bir köyde, kocası daha çocuğu doğmadan ölmüş olan, tek başına yaşayan hamile bir kadın, dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlamıştı. Hayatını kurtaran kadına alışan gelincik, evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmış, evin etrafından ayrılmaz olmuştu.

Birkaç ay sonra, kadının çocuğu doğdu. Kadıncağız tek başına zorluklara göğüs gerip yavrusuna bakmak zorundaydı.

Günler geçip giderken, bir gün kadının birkaç saatliğine evden uzaklara gitmesi gerekti. Karnını iyice doyurduğu çocuk, o birkaç saati evde gelincikle birlikte geçirecekti.

Bir müddet sonra anne eve geldi ve kapının eşiğinde gelinciği ve kanlı ağzını gördü. Çıldırmışçasına gelinciğe saldırdı ve birkaç sopa darbesiyle hayvanı oracıkta öldürdü.

Tam o sırada, içeriden bir bebek sesi duyuldu. Anne şaşkınlık içerisinde odaya yöneldiğinde, bir de ne görsün! Beşiğin içinde bebek, bebeğin az ilerisinde ise parçalanmış bir yılan vardı.”

Hiçbir ülkeye hikâyedeki anne gibi “önyargılı” yaklaşmamak lazım.

Belki yirmi yıl önceydi. O zamanlar “çok fazla ülke görmek” için her ülkeyi hızla geziyordum. Bükreş’ten bir trene atlayıp oldukça uzun bir yolculuk sonrası Kişinev’e varmıştım. Sınırda dört saat vagonların geniş tren hattına uygun bir hâle getirilmesini beklemiştik. Hani Avrupa ve Rus standartları farklı idi ya!

Kişinev’de trenden indikten sonra kendimi sanki soğuk, hüzünlü ve anlamsız bir kentte bulmuştum. Şöyle bir-iki saat serseri mayın gibi turlayıp tekrar trenime binip Bükreş’e geri dönmüştüm.

         Sonuçta Moldova’ya gelmiştim ya!

Tabii zaman içinde gezi kültürüm ve tecrübem artınca bu hataları yapmamaya başladım. Daha sonra iki defa daha Moldova’ya geldim.

Burası Besarabya Ovası, Prut ile Dinyester (Nistru) Nehirleri arasında kalan mümbit arazi olduğu için hep işgale uğramış. Ayrıca Rusya’nın petrol ile doğalgazını Avrupa’ya taşıyan hat üzerinde. XV. yüzyılda 1455 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından “Boğdan Eyaleti” olarak  Osmanlılara  bağlanır. Osmanlıya her yıl belirli bir miktar vergi öderler. Osmanlı ise Bender ve diğer bazı stratejik noktalara kurduğu kalelerle bölgeyi kontrol altına alır. Boğdan 300 yıl Osmanlıya bağlı kalır. 

1918–1944 yıllarında Moldova Romanya’ya bağlanır. Birkaç kez Romanya ile Rusya arasında el değiştirir.  II. Dünya Savaşı sonucunda yani 1944 yılında Sovyetler Birliği’nin “Moldovya” adı ile yeni bir cumhuriyeti olarak ilan edilir. 1991 yılında ise Gorbaçov politikası ile Sovyetler dağılınca diğer cumhuriyetler gibi Moldova da bağımsız bir devlet olur.

Gelelim tekrar Stefan Cel Mare’ye. Esas adı ise Stefan Muşat. Cesur ve kahraman bir gençmiş. Bugünün Romanya’sını ele geçirince dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet 1475’te Beylerbeyi Hasan Paşa komutasında ufak bir orduyu üzerine yollar. Ancak Vasni  Savaşı’nı Boğdan Voyvodası  “Stefan” kazanır. Papa Müslümanlara karşı bu başarısından dolayı kendisini “İsa’nın pehlivanı” (Athela Christi)  olarak ilan eder.

Bir anda Moldova’nın atası, bu toprakların da büyük bir kahramanı olur. Ancak bir yıl sonra Osmanlı’nın bu topraklara gönderdiği daha güçlü bir ordu Akdere’de Romen kökenli  Stefan Cel Mare’yi mağlup eder. Boğdan eyaleti Osmanlı’ya her yıl 4 bin altın vergi ödemeyi kabul eder.

Stefan’ın kılıcı Topkapı Sarayı’ndadır. Romenler ve Moldova ısrarla geri ister. Kabzası gümüş tellerle sarılmış bu kılıcının kopyasını ünlü bir kılıç ustası hazırlar ve kendilerine törenle teslim edilir.

Başkent Kişinev yemyeşil. Doğrusu Sovyetler Yönetimi kendisine bağlı her kenti ihya etmiş. Alt yapıyı mükemmel inşa edip, kentlerin içinde bol bol ormanlar oluşturmuş caddeler çok geniş. Ellerine sağlık.

Trandinyester (Transnistria) Cumhuriyeti’nin başkenti Tiraspol.

Meğer Moldova toprakları içinde Ukrayna ile sınır bir başka devlet daha varmış. Biliyor muydunuz? Adı: “Transdinyester Cumhuriyeti”. Kendi bayrağı, kendi parası, kendi hükümeti bile var. Merak ediyorum. Ama herkes sınırdan geçmek ve bu ülkeye girmek “çok zor” diyorlar. Diplomatlar bile özel izin alıyor.  Taksi ile daha kolay girersiniz diyorlar. Ben de bir taksi tutuyorum. Hiç de pahalı değil, sadece 25 Avro idi. Kişinev Havaalanı’nın önünden güneye doğru yol alıyoruz. Yol düz, geniş ve güzel. Yol boyunca bağlar dizilmiş. Şoförle konuşmamız “zor”, ancak yazarak anlaşıyoruz.

Sonunda beklenen ve korkulan sınıra varıyoruz. Kontrol esnasında birçok ahiret sorusu sonrası bir de arkadan soruşturma. Sanki ABD’ye giriyoruz. Rus subayı “giremezsin” diyor. “Moldova sana çıkış mührü vurmamış. Burası ayrı bir ülke” diye ekliyor. “Biliyorum” diyorum. Neyse vize parasını ödeyince bırakıyorlar.

İlk şehirlerinin adı: “Benderi (Tigina)”. Hani Osmanlı kalesinin bulunduğu yer. Bizi yüksek-çirkin, beton apartmanlar karşılıyor. Uzun bir köprüden geçerek Dinyester Nehri’nin öbür yakasındaki başkent Tiraspol’a varıyoruz. Günlerden pazar, hava sıcak mı sıcak, herkes kendini Dinyester Nehri’nin serin sularına bırakmış. Plaj insan dolu. Cebimdeki “ley” ile bir dondurma bile alamıyorum. Rusların hepsi “niyet” diyor. Hani, ayrı bir paraları var ya! O da maalesef bende yok.

Anladığım kadarıyla fabrikaların ve hatta belki de nükleer tesisin bulunduğu bu önemli bölgeyi Ruslar terk etmek istemediği için hiçbir ülkenin henüz tanımadığı ayrı devlet kurmuşlar. Zaten Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bir ara bari hiç olmazsa biz birbirimizi tanıyalım demişler.

Tiraspol’un ana meydanında Lenin tüm haşmeti ile bize bakıyor. Nehir kıyısında bir anıt, bir tank ve sürekli yanan bir de meşale görüyorum. Anlamını anlamam biraz zaman alıyor. 1992 yılında Moldova’dan ayrılmak amacıyla çıkan çatışmada ölen Pridnestrovielilerin (Sovyet Rejimi bu bölgeyi böyle isimlendiriyor) anısına dikilmiş. Ruslar bölgeye gerçekten çok büyük yatırım yapmış. Burada dünyaca ünlü bir demir tesisi de varmış.

Geniş bulvarlar ve caddeler, yine bol yeşil alan! Karnım aç. En iyisi Moldova’ya dönüp cebimdeki para ile karnımı doyurayım!

Sıra Gagavuz (Gökoğuz) Yurdunda!

Yolun iki yanında koca koca ceviz ağaçları dizilmiş. Ceviz ağacının bir özelliği de araçların egzoz gazlarını emmesi imiş. Maalesef tarlalar hep “yanık” kokuyor. Bu felaketin adı “anız”. Tüm bitki ve hayvanları ile bir ekosistem yok ediliyor.

Gagavuz kelimesi “Gökoğuz”dan gelmekte. XI. yüzyılda Altay’lardan gelen Peçenek, Kıpçak ve Uz Türkleri Balkanlara, daha Selçuk soyları Anadolu’ya gelmeden önce yerleşti. İşte “Uz” yani “Oğuz” Türklerinden bir grup olan Gagavuzların topraklarındayız. Üç renkli ve üç yıldızlı Gagavuz bayrağı yurdun her köşesinde dalgalanıyor.

Gagavuzların başkentleri Komrat küçük ve şirin. Düz bir ovaya kurulmuş. Tüm evler tek katlı ve bahçeli. Komrat, Gagavuzya’nın “baş kasabası”. Bir zamanlar bu coğrafyada beygir yarıştırılmış. Yarışı bir zenginin beygiri kazanmış. (Hani hep zenginler kazanır ya) Adı “kara beygir” veya “Kömür – at” imiş, yani Komur-at. Sonra bu coğrafyanın adı da “Komrat” olmuş.

Bazı evlerden müzik nağmeleri göğe yükseliyor. İşte, bana tanıdık gelen türküler: “Dağlar Kızı Reyhan” ve “İki Gelin Aldım, İstanbul’a gönderdim”. Gagavuz halkı belki fakir ama gönülleri zengin. Türkiye’de 30 bin Gagavuz ablanın evlerde hizmet sektöründe çalıştığı söyleniyor. Oysaki arazi çok mümbit, kimse aç değil. Gagavuz yurdunun üç kenti ve tam 23 köyü var. Başkent Komrat’tan sonra Valkaneş ve Çadır – Lunga diğer iki önemli yerleşim merkezi.

Gagavuz Türklerinin yaşantısında Nasrettin Hocaya,Köroğlunaher an rastlamak mümkün. Katıldığınız bir sohbette, Nasrettin Hoca’dan bir fıkra anlatılır veya birdenbire Köroğlu ile ilgili bir türkü söylenirse şaşırmayın.

Ben bir Köroğlu’ydum dada (dağ – gagauzlarda orman anlamı) gezerdim

Çalıya-çırpıya, kelle dizerdim

Esen lürgardan izler seçerdim

Kimsem yoktu, balkanda yalnız gezerdim

Demir topuzlan kelle ezerdim.

Ben edi (yedi) daaya hükmederdim.

Geçenden baçını isterdim.

Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan, Harun Güngör ve Mustafa Argunşah tarafından yazılan “Gagavuz Türkleri” isimli kitaptan iki mâni seçtim.

Soğuk sular olaydım

Kız testinden dolaydım

Kız senin yauklun yoksa

 Ben yauklun olaydım

Su akar güldür güldür

Etrafı pembe güldür

Yüreğinde ne varsa

Mektupta bana bildir.

Kısa Kısa Moldova

  • Moldova’da günlük hayatın her anında ve her alanında kadınlar var. Bir Türk inşaat şirketi 40 işçi aramaktadır. Gazeteye ilan verilir: Müracaat edenlerin tamamı “kadındır”. Şirket şaşırır.  Moldova’da hemen hemen her işi kadınlar yapar. Erkekler ise genelde içki içip sohbet edermiş. Hatta şöyle bir söz varmış: “Kadının sabah şansı yoksa, akşam hiç yoktur.”
  • Bu ülkede çiçek çok seviliyor ve çok satılıyor. Herkesin elinde bir “buket çiçek.” var. 
  • Başkentin her köşesinde boy boy “Antalya Otellerinin” reklamları vardı. Fiyatları da çok makuldu. Günlük ücreti okuduğum kadar sadece 15 Avro idi. İster istemez “ülkemize daha fazla turist gelsin diye yazık olmuyor mu?” diye soruyorum. Ye, iç, kirlet, bir kuruş döviz bırakma ve sadece komik bir para öde.
  • Moldova’nın ekonomisi bağcılık ve şaraba dayalı. Doğumdan ölüme kadar şarap burada insan hayatının bir parçası. Mezara bile ölü için şarap dökülüyor.
  • Moldova nüfusunun üçte birine tekabül eden 1,5 milyon vatandaşı yurt dışında çalışıyormuş.
  • Moldova toprakları güney sınırında denize çok yaklaşıyor,  ama Sovyet Rejimi kurnaz bir politika ile bu ülkenin denize ulaşmasına izin vermemiş. 
  • Yılbaşında özellikle köylerde evlere “konuk” gelen misafirler pirinç ve buğday serperek ev sahibine bereket dilerler.
  • Moldova’da bira tüketimi çok yüksek. Efes-Pilsen bunu fark etmiş olmalı ki yerel bir bira fabrikasını satın almış bile. Bu ülkedeki toplam bira üretiminin % 70’ini Efes Pilsen üretiyor. 
  • Moldova ve Romanya her açıdan “akraba”. Kültürel, dinsel ve etnik bağları çok kuvvetli. Her ne kadar Romence ile Moldovanca kâğıt üzerinde ayrı birer lisan gibi gözükse de aslında birbirine çok yakın.
  • En ünlü yemekleri üzüm yaprağı veya lahana ile hazırlanan “sarmali” yani “sarma”. Mamaliga ise mısır unu, tereyağı ve kaşar peyniri ile yapılıyor. Karadeniz “mıhlayasını” andırıyor. Patates ve lahana olmasa Moldova’da hayat dururmuş. “Greçka” buğdaya benzeyen proteinli bir yemek. Havuç ve soğanla kavrularak hazırlanıyor. Plaçinte ise peynirli, reçelli ve patatesli bir börek.  Reçelinden, salçasına kadar bütün konserveler yazın itina ile hazırlanıp özel kaplarda kaldırılıyor.
  • Moldova’da bir zamanlar kağıt üzerinde işyeri açıp oturma izni alan çok sayıda vatandaşımız var. Bir kısmı Moldovalı kızlarla evli. Özellikle inşaat sektöründe çalışan Türk işçiler mevcut. Moldova’da yaklaşık dört bin beş yüz vatandaşımız yaşıyor.
  • “Summa” bu coğrafyada en önemli Türk şirketi. MallDova adlı bir alışveriş merkezi ve başta Radisson Blu olmak üzere otelleri, MedPark isimli özel hastanesi var. Ayrıca Nefis Çikolata Fabrikası ile Asena tekstil tesislerini Türkler kurmuş.
  • Moldova’da maalesef “rüşvet” çok yaygın imiş, bir de üstüne bunu doğal kabul ediyorlarmış. Polis özellikle yakaladığı yabancıları 10 Avro almadan pek bırakmıyormuş. (öyle anlattılar)
  • Vallahi son Moldova ziyaretimde (2019 Ocak), pasaport polisi girişte bana bir elma uzattı. Şaşırdım “ne oluyor” diye şöyle bir etrafıma bakındım. Meğer elma çok bol olduğu için pasaport polisleri gelen yabancılara elma hediye ediyormuş.
  • Kşinev’de ulaşım, otobüs ve troleybüs ile gerçekleşiyor. Sıkışık minibüsler de eksik değil. Türkiye’nin 60’lı yıllarının görüntüsünü oynayan kaldırım taşları, fayanslar, dökülen kapı ile pencereler tamamlıyor.
  • Pazarlarda bol elma ve rjyun peyniri dışında kalitesiz Mahmutpaşa türü, eşofman, atkı, şapka ve tişört gibi kıyafetler satılıyor. Ayrıca yer sergilerinde, vidalar, civatalar, bozuk telefon ve radyolar göze çarpıyor.
  • Moldova’nın ekonomisi tarıma dayalı. İhracatının %70’ini ise şarap oluşturuyor. Zaten Moldova Dünya haritasında üzüm salkımına benziyor.
  • Ayrıca bu coğrafya tam bir elma diyarıdır. Buğday, ayçiçeği ve mısır da ovalarında ekilmekte.
  • Moldova kışın hele geceleri çok soğuk oluyor. Yazın da çok sıcak. En iyisi siz Nisan ile Mayıs veya Eylül ile  Ekim aylarını deneyin.
  • Yol boyunca beyaz kireçtaşından yapılmış, tek katlı, bahçeli ve avlulu evleri görürsünüz. Aslında bunlar “hayalet evlerdir.” Muhtemelen sahipleri Türkiye, Rusya veya İtalya’da çalışmaktadır. Para biriktirip evlerini tamamlamaya gayret ederler.
  • Moldova’da azınlık olarak Gagavuzlar’ın dışında Romen, Rus ve Ukrainler bulunuyor.
  • Küçük Paskalya sırasında mezarlarının başında toplanırlar. Ölülerinin sevdiği yemeği pişirip tüm aile burada bir araya gelir. Müzik vardır, sohbet ve anılar birbirini takip eder.   
  • Elçilik binamız 2017 yılında yenilenmiş. Gayet hoş bir bina. Beni sahiplenen bilgili, nazik Büyükelçimiz Sayın Gürol Sökmensüer’e ve beni gezdiren elçilik görevlisi sevgili Sefa Koçak’a çok teşekkür ederim.
  • TİKA’nın tadilatını yaptırdığı Moldova Cumhurbaşkanlığı Sarayını 2018 yılında Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan açtı. Hoş bir jest.
  • Kişinev’den 50 kilometre uzaklıktaki Orhey yerleşimi Raut Nehri kıyısında bulunmakta. Burada kayalara gömülmüş bir Ortodoks Kilisesi var. Kilisenin taş terasından manzarası çok etkileyici.  Buradaki kazılarda eski bir tatar köyünün izine rastlandı.
  • Kişinev’de doğrusu yeraltı şarap kentleri dışında öyle illaki görülmesi gerekir diyeceğim bir yer bulamadım.  Ama size hepsini özetleyeyim, siz zevkinize göre artık karar verin.
  • Nativity Katedrali 1830 yılında inşa edilen bir Ortodoks yapısı. Defalarca zarar görüp restore edilmiş.
  • Stefan Cel Mare Bulvarı ve Parkı kentin nabzının attığı yer. Elbette parkta ulusal kahramanların heykeli de bulunmakta.
  • Turnol de Apa (Su Kulesi) bugün bir kent müzesi. Üst katı ise lokanta.
  • National Museum of Etnography and Natural History 12500 eseri ile meraklılarını bekliyor.
  • Dört dikme sütun üzerinde 1846’da inşa edilen Holly Gates’in üstünde Osmanlıların bıraktığı topların eritilmesi ile hazırlanan bir çan bulunmakta.
  • Anton Pann Caddesi’ndeki Alexender Puşkin’in (1820 – 1823) üç yıl sürgün kaldığı ve “Kafkasya Tutsağı” eserini kaleme aldığı evini gezebilirsiniz. Burada daha sonra operası ünlenen “Bahçesaray Çeşmesi” şiirinin karalamasını da  bulacaksınız.
  • Gelelim Moldova’nın ünlü yeraltı şarap kentlerine. Aslında iki tane var. Biri devlete ait Krikova diğeri ise en uzun şarap mahseni olarak Guinness Dünya Rekorlarına giren Mileşti Mici
  • Kişinev’e 20 dakika uzaklıkta olan Krikova’ya gitmeye (Cricova) karar veriyoruz. Önceden randevu almak gerekiyormuş. Sağolsun elçilikten Sefa Bey beni oraya götürüyor. Aslında buralar birer Kireçtaşı Ocağı (CaSO4). Beyaz taş olarak anılıyor. Şehrin evleri bunlarla inşa ediliyor. Bir yandan taş üretimi de devam ediyor. Savaş yıllarında bu hacimler sığınak olarak kullanılmış. Ama ön çalışmalar bu galerilerin mahsen olarak kullanılmaya uygun olduğunu göstermiş. Böylece adım adım 120 kilometrelik bir şarap yeraltı kenti kurulmuş. Yuri Gagarin uzay yolculuğu sonrası burada dinlenmiş. Hatta söylenceye göre sarhoş olup içeride bir süre kayolmuş. Sıcaklık 12 – 14oC arası tutuluyor. Nem oranı ise çok yüksek,  % 98. Oda kiralayıp kendi şaraplarınızı da burada saklayabilirsiniz. Sokaklarına adlar konulmuş. Cabarnet, Aligot, Piratnier gibi. Trafik işaretleri bile eksik değil. Beyaz şarap 1,5 – 2 yıl, kırmızı şarap ise 3-5 yıl bekletiliyormuş. İçinde 1,2 milyon şişe bulunuyor. Büyük variller 6 -8 ton arası şarap alıyormuş. Koleksiyon şarapları özel raflarda saklanıyor. En kıymetlisi 1902 yılında Kudüs’te hazırlanan Jewish Easter, Amerikalılar bu şişeye 6 milyon dolar teklif etmişler. Buraya ziyaret eden devlet adamlarının ve ünlülerin fotoğrafları asılmış. Aralarında Süleyman Demirel de var.

Kısa Kısa Gagavuz Yurdu!

  • Gagavuzlar Hristiyan, yani “Ortodoks” olan tek Türk toplumu. Hem de % 99’u Ortodoks.  Ama Türk kültürü ve geleneklerine de sıkıca sarılmışlar. Acaba diyorum, topraklarından elde edilen o leziz şarap yüzünden mi şarabın “helal” olduğu bir dini seçmişler.
  • Başkent Komrat Devlet Üniversitesi’nde okuyan 1800 öğrencinin 28’i Türk öğrencilerdi. (Ocak 2019)
  • Gagavuz Yurdu iki toplum, iki dil arasına sıkışmış: Rus ve Romen. Şu anda Gagavuz yurdunda hâkim olan lisan ise  “Rusça.”
  • Gagavuz Türkçesi bizim konuştuğumuz Türkçeye çok yakın. Azeri ve Ahıska Türkleriyle olduğu gibi Gagavuzlarla, özellikle de yaşlıları ile Türkçe anlaşmak mümkün.
  • Gagavuzlar yaşlılarına çok saygılılar, ninelere “babeşko”, dedelere ise “dedeşko” diyorlar.
  • Gagavuz yurdunda her ismin bir günü var. Bu bir “gün” bayramı. O gün aile toplanıp leziz yemekler eşliğinde içki içip eğleniyor.
  • 1990 – 1994 yılları arasında tam bağımsız olan Gagavuzlar, 1994 yılında Moldova Cumhuriyeti’nin bir özerk bölgesi kabul edildi..
  • Sayın Süleyman Demirel Gagavuzlara çok sahip çıkmış ve buraya çok kereler gelmiş. Hatta bir gelişinde Komrat Devlet Üniversitesi rektörüne yardım için gazete kâğıdına sarılı hâlde nakit 100 bin dolar verdiği söylenir.
  • “Bozkurt” veya “Kurt” yortusu bayramında kadınlar hiç dikiş dikmez. Erkekler de dikişli elbise giymez. O gece çocuklar erkenden evlere alınır. Kapılar kilitlenir, bozkurt için de kapıya bol yemek bırakılır. Çünkü bozkurt o gece kızmamalıdır.
  • Enver Paşanın ailesi de Türkiye’ye gelip Müslüman olan Gagavuzlardanmış.
  • Başkent Komrat’da TİKA’nın yaptırdığı bir huzurevi, bir hastane, bir kreş ve ayrıca Mustafa Kemal Atatürk Kütüphanesi var. Kütüphane’de Türkçe dersler veriliyor, sergiler açılıyor, sohbetler gerçekleşiyor.
  • Gagavuz çocuklar Rusça yanında Türkçe eğitim de alıyorlar. Bu coğrafyada Moldova genelindeki gibi Romence pek kullanılmıyor.
  • Gagavuz Milli Marşı’nın sözleri tanıştığım değerli dost Todur Zanet’e ait.

“İnsana lazım vatan

Halkına kalsın damar

Canında dede (ata) sesi

Uzaktan eve çeksin”

  • Bu topraklarda düğünler çok şatafatlı gerçekleşir. Limuzinler kiralanır, iyi para harcanır. Ayrıca cenaze törenleri de çok önemlidir. Cenaze konvoyunu kimse geçemez. Ölülerinin havlusunu, kıyafetlerini, kazaklarını vücutlarına bağlarlar.
  • Komrat Devlet Üniversitesi’nde gençlere bir konferans veriyorum. Galiba Türkçeyi tam anlamıyorlar, çünkü esprilere pek gülmüyorlar. O zaman Todur Bey Rusça’ya tercüme ediyor. Daha sonra Gagavuz Radyo ve Televizyonu’nda (GRT) programa konuk oluyorum. Sunucu hanımın Türkçesini ise rahatça anlıyorum. Anasözü Gazetesi’nde de iki haberim yayınlanıyor.

Haydi, bir fıkra ile bitirelim:

“Bir zamanların Amerikalı ünlü komedi sanatçısı Billie Burke, bir gemide seyahat ederken, yanı başındaki şezlongda yatanın fena hâlde nezle olduğunu fark etmişti.

Adama:

“Çok mu rahatsızsınız?” diye sordu.

Bulanık gözleriyle kendisine üzgün üzgün bakan adam, “evet” anlamında başını eğdi.

Bunun üzerine Billie Burke:

“Öyleyse size söyleyeceklerimi yapın” dedi bilgiç bir edayla. “Derhâl kamaranıza inip sıcak limonata getirin, iki aspirin yutun, sonra yatağınıza uzanıp elinize geçirdiğiniz bütün battaniyelerle iyice örtünün. Adamakıllı terlersiniz, soğuk algınlığından eser kalmaz. Bu konuda tecrübe sahibiyim, inanın. Kendimi tanıtayım: Komedyen Billie Burke.”

Nezleli adam:

“Teşekkür ederim” diye karşılık verdikten sonra, ilave etti:

“Bende kendimi tanıtayım. Meşhur Mayo kliniğinin kurucu ortaklarından Dr. Mayo”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir