Kutsal Topraklar: Suudi Arabistan Krallığı

Suudi Arabistan hakkında çok yazıldı,  çok konuşuldu.  Eman Turizm’in davetlisi olarak, Suudi Arabistan Havayolları’nın Boeing uçağına binerken,  hep bunları düşünüyordum.  Belki de bu ülkeyi ziyaretim,  bu sebepten dolayı bu kadar gecikmişti. Kral Abdülaziz’i ve çok sayıda oğullarını hayalimde canlandırıyorum. Hep aynı ince sakallar ve koltuğa oturmuş pozları ile. Sonra, Hac… Her yıl dünyanın dört bir köşesinden 3 milyon Müslüman bu dinî görevlerini yerine getirmek için Mekke ile Medine’ye koşturuyorlar. Hatta kalabalıktan kaynaklanan büyük zorlukları, zaman zaman ise de ölümü de göze alarak ve dolayısıyla kılıçla elini veya başını kaybetme korkusu da var. Suudi Arabistan’da “kısasa kısas” prensibi var. Yani siz birini öldürürseniz, maktulün ancak bir varisi sizi affederse kurtuluyorsunuz kılıçtan. Ama buna karşın hırsızlık ve cinayet oranı çok düşük, bu ülkede.

Besmele ve seyahat duası ile kalkan uçağımız, bereketli nehir Nil üzerinde uçarken, 13 milyon nüfuslu ve ülkemizden 5 kat büyük Suudi Arabistan Krallığı’nın, günün birinde petrolün azaldığı veya bittiği an acaba ne yapacağını düşünüyordum.

Üç saat sonra uçağımız, Kızıldeniz kıyısında bir liman şehri olan Cidde’ye doğru alçalmaya başladı.

Kendine has mimarîsi, kıyı boyunca yüzlerce ilginç heykelle süslenmiş kornişi, geniş caddeleri ve modern alış veriş merkezleri ile Cidde, ilk bakışta doğrusu beni oldukça şaşırttı.

Bir meydanda, 40 metre yüksekliğinde dev bir bisiklet, bir diğerinde, dev bir Arap Sandığı, kiminde yarısı beton içine gömülmüş bir kıyı koruma botu, kiminde tek kanadı üzerinde duran pervaneli bir savaş uçağı… Kısacası, zamanını doldurmuş her türlü malzemeyi heykel olarak değerlendirmişler; ibrikler, sandallar, toplar, kalorifer kazanları, testiler, çaydanlıklar… Ama insan figürü, işte onu bulamazsınız!

Cidde, Avrupalı ve Amerikalıların Hicaz’da bulunacağı en son nokta! Bütün bankalar, şirketler, eğlence ve büyük alış veriş merkezleri, Cidde de yoğunlaşmış. 

Bir buçuk milyonluk Cidde’nin güzel ve geniş caddelerinde sık sık Rolls Royce arabalara rastlarsınız, korniş boyunca parkeden Ciddeliler, genellikle esen rüzgârla birlikte, sahil boyunda sessizce otururlar. Ama isterseniz deve, at, midilli veya at arabası ile de turlayabilirsiniz. Hatta hatta, sahilde kurulan bir kukla tiyatrosunun temsilini de seyredebilirsiniz. Ama sakın, siz siz olun 153 metre boyundaki ve gece aydınlatılan dev fıskiyenin fotoğrafını çekmeyin, çünkü benim başıma geldiği gibi, arabanız anında iki polis arabası ile çevrelenip karakola götürülürsünüz. Ve filminizi söküp alırlar. Niye mi? Efendim, orada kralın bir sarayı varmış. Ben nereden bileyim ve gece vakti o sarayın fotoğrafını nasıl çekerim ve niçin buna ihtiyaç duyayım diyeceksiniz, boşuna çenenizi yormayın, emir emirdir ve yerine getirilecektir. Size karşı gayet nazikler ama prensiplerinden hiçbir ödün vermiyorlar, kurtuluşu yok filminizi alacaklar!

Cidde, bünyesinde çok sayıda yabancıyı da barındırdığından, renkli bir kent, ancak yabancı da olsanız, İslâmî polis Mutawa’dan korkulur… Yanınızdaki eşiniz de olsa, halka açık yerlerde sarılamazsınız veya bir erkek çocuk küpe takamaz… Eğer Mutawa sizi yakalayıp götürürse, işte o zaman başınız ciddi ciddi dertte demektir.

Kızıldeniz’den 160 kilometre uzaklıktaki Medine, zengin bir vahanın merkezidir. Mekke’den sonra İslâm dünyasının ikinci önemli kutsal kenti kabul edilir. Hazreti Muhammed ve ilk üç halife döneminde tüm İslâmı yayma çabaları Medine’den yürütülmüştür.

Medine, temiz caddeleri, camlı kafesli beyaz evleri, hurma hali, Küba çarşısı ile canlı bir müzedir. Kentin merkezi, Ravza-i Mutahhara (temiz bahçe) olarak kabul edilir. Hazreti Muhammed’in türbesinin ve mescidinin bulunduğu kompleks, burasıdır. Peygamberimiz Hicret’in sonunda Medine’ye vardığında, devesinin ilk çöktüğü yere kurulmuş mescit, Ravza-i Mutahhara, peygamberimizin aynı zamanda evi olan kabri ile minberi arasındaki 40 metrekare olan alandır. Kendisi tarafından “Cennet Bahçesi” olarak tanımlanmış olan bu yerde namaz kılmak için büyük bir mücadele vermelisiniz, çünkü günün her saati çok kalabalık!

Suudi Arabistan’da bulunduğumuz sırada Medine’de sıcaklık, 53 oC’ye kadar yükseldi. Uçaktan inince kendimi birden bire yangın sıcağının içinde buldum. Ancak rutubet az olduğundan, bu sıcaklık o denli rahatsız etmiyordu. Mescide girince birden serinliyorsunuz, çünkü 7,5 kilometre uzunluğundaki bir tünel vasıtasıyla, şehir dışından mescide ulaşan soğuk su, İslâmın bu kutsal mekanını soğutmakta.

Her biri 5 metre çapında, 2200 kilogram ağırlığında olan 68 adet avize, mescidi süslemekte. Mermerlere farklı sureler, Türk hattat Ali Hüsrevoğlu tarafından yazılmış. Zaten Suudi Arabistan’da Türk müteahhitlerinin ve sanatçılarının imza koyduğu birçok esere rastlamak mümkün. Özellikle Kral Faysal döneminde, Suudi Arabistan’da Türklere kapılar açılmıştı.

Mescitlerin ve dış sahaların, günün her saati özel ekiplerce durmadan temizlendiğini ve mis gibi koktuğunu hemen ilâve etmek isterim. Camiler, burada aynı zamanda Müslümanlar için birer buluşma yeri, sosyal fonksiyonları var. Kur’an okursunuz veya sohbet edersiniz. Namaz kılanın önünden geçmek, bizde olduğu gibi bir yasak değil, oldukça olağan! Caminin içinde istediğiniz gibi dolaşabiliyorsunuz.  Yani kısacası Türkiye’deki gibi sadece namaz vakti açılan ve namaz bitince imamın kilidi vurduğu camiler yok burada!

Medine’deki otelimizin penceresi, Ravza’ya bakıyordu. Duru ve güzel sabahın çok erken saatlerinde ezan sesi ile uykulu ve mağrur gözlerle, genci, yaşlısı, çoluğu, çocuğu, sakatı, dört bir köşeden çıkarak Ravza’ya doğru akıyorlardı. Hâkim renkler, elbette siyah ve beyaz! Bir an kendimi büyük bir satranç oyununun içinde hissettim. Binlerce satranç piyonu, her an hareket hâlinde idi.

Ezan vaktinde, Suudi Arabistan’da hayat âdeta duruyor. Dükkânların kepenkleri iniyor, araçlar aceleyle bir köşeye park ediliyor ve camilere yetişemeyenler bir köşede çabucak birer cemaat oluşturuyor. Hemen biri öne geçiyor ve namazı kıldırmaya başlıyor. Arkanıza dönüp bakınca cemaatin birkaç dakika içinde, üç-dört katına çıktığını görüyorsunuz.

Özellikle namaz vakti etrafımızda çok sayıda Arap çocuğu görüyoruz. İlk anda göze çarpan, uzun ve gür kirpikleri, gülen bir yüz ifadesi ve elbette, sanki diş macunu reklâmı yaparcasına bembeyaz dişleri.  Çocuklar, küçük yaştan itibaren camiye gelme ve ayrıca beş vakit namaz kılma alışkanlığına sahip oluyor. Ancak tek taraflı alışkanlık olması dışında, acaba, sevgi ve Allah aşkı yönü ne kadar kuvvetli. Ben bunu şahsen değerlendiremedim.

Ölenler, camilere sedye ile taşınıp, her beş vakit namazdan sonra, hemen mezarlığa defnedilmekte! Mezarlar ise çok gösterişsiz. Mezar taşları ya hiç yok ya da ufacık, eğri büğrü bir taş. Ayrıca üst üste de gömüldükleri için, kimin nerede yattığı belli bile değil!

Kutsal alanları öyle yüksek binalarla perçinlemişler ki, oysa Mekke’ye girer girmez karşıma yeşiller içinde bir “Kâbe” göreceğimi hayal ederdim. Ama hep yanılmışım! Maalesef tek katlı, kısmen ahşap oymalı beyaz evler, Mekke ve Medine’de yerini, Avrupa ve Amerikan mimarîsinin modern beton yapılarına terk etmekte!

Aynı bizdeki Boğaziçi yalıları ve Balat ile Fener dışında tükenen eski İstanbul’un o güzelim evleri gibi. Gelecek nesiller adına acı bir miras bırakıyoruz. Doğayı ve ağacı çok seven Peygamberimiz eğer hayatta olsaydı, türbesi ve Kâbe etrafında her geçen gün hızla yükselen bu gökdelenlere bence hemen koca bir “hayır!” derdi.

Medine bir bakıma, hurma diyarıdır. Bir hurma ağacı, 500 kilogram hurma verebiliyor. Üç bin çeşit hurma arasında en makbul olanı, “acuve” diye anılan peygamber hurması. Anlatılanlara göre, bir Musevî ailesinin reisi, Peygamberimize kuru ve yanmış bir hurma dalı uzatır ve “bunu yeşillendir ki biz de sana inanıp Müslüman olalım” der. Peygamberimizin dalı toprağa batırması ile birden dal yeşillenir ve üzerinde bir hurma oluşur. Hafif yanık bir tadı olan bu hurma, sadece Medine’de yetişen acuve hurmasıdır.

Hacca gelip de pasaportlarını yırtarak Suudi Arabistan’a sığınan 500 bin kişi, bu ülke için ciddi bir dert olmuş. Hangi ülkeden bile geldiği belli olmayan bu yoksul insanlar, değişik yollarla burada yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Hemen ekleyelim: Mekke ve Medine’de Müslüman olmayan yaşayamaz ve çalışamaz!

Daha sonraki hedefimiz, Müslümanlar arası manevi birliğin simgesi olan Kâbe’nin bulunduğu, Mekke! Hac ve umre yapacak herkes, Mekke’nin sınırında ihrama bürünmelidir.

Mekke-Medine yolunun asfaltı çok güzel, değil tek çukur, pürüz bile yok! Boz ve kahverengi tonlarında kum ve kurşunî renkli kayalıklardan ibaret tekdüze bir arazi, ufka kadar açık. Kumun, yolları örtmesini engellemek için, barikatlar yapmışlar. Hele şiddetli bir yağmur yağarsa, arkadan çölü yeşil bir halı kaplarmış. Mekke’nin girişinde Gorbon-Işıl’ın inşa ettiği dev bir mahle ile büyük panolarda Kur’an’dan ayetler görüyoruz.

Benzin fiyatı, Türkiye’dekinin beşte biri olduğundan, herkes büyük Amerikan arabaları ile rahatça dolaşabiliyor. Mekke’ye yaklaştıkça, kenarları yontulmuşçasına sivri ve girintili granit kayalar gözüküyor. Tepeler ve dağlar sıklaşıyor. Kayalarda bir evin sığacağı kadar boşluklar hazırlanıyor ve ancak böylelikle yeni bir inşaat için saha kazanılıyor.

Mekke’ye giriyoruz! Otelimiz Mescid-ül-Haram’a çok yakın. Zaten otellerin servisleri, sürekli çalışıyor. Zaman, akşam vakti. İşte, hep televizyonlarda izlediğimiz Mescid-ül-Haram, 7 minaresi, 3 katı ve 400 metrelik cephesi ile ışıl ışıl karşımızda! Kâbe, tavaf meydanının ortasında, tepesine daha yakın bir kemer ve altın işleme mukaddes yazıları ile çevrili simsiyah örtüsüyle “mikâp”, yani küp şeklinde. Zaten “Kâbe” ismi bu mikâp şeklinden geliyor. Kâbe, Hazreti İbrahim’den itibaren birkaç kere yenilenmiş ve onarım görmüştür. İslâmiyet döneminde iç savaş veya doğal afetler sonucu yıkıldığından, Osmanlı Padişahı IV. Murat’ın görevlendirdiği Mimar Rıdvan Ağa tarafından yeniden imar edilmiştir.

Hazreti Hacer, su aramak için, Safa ile Merve tepeleri arasında yedi kere gidip gelmiştir. Hazreti Hacer, oğlu İsmail’in yattığı yere bakınca suyu bulur ve etrafını çevirerek kuyu haline getirir. Müslümanlarca zemzem suyunun dünya suları arasında en mübarek olduğuna inanılır. Bu gün, modern bir tesisle zemzem suyu yüzlerce musluktan hacı adaylarına ulaştırılmaktadır.

Mekke’nin kutsal bir dağı da, Sevr Dağı’dır. Sevr, Peygamberimizin, Hz. Ebubekir ile beraber Mekke’den Medine’ye hicret ederken, üç gün üç gece saklandıkları mekandır. Mağaranın ağzı, kısa bir zamanda örümcek ağı ile örülür, kapısında hemen bir ağaç yetişir ve dallarında bir güvercin yuva yapar. Böylelikle Mekkeliler, Peygamberimizi bulamazlar.

Hira Dağı ise, Peygamberimizin inzivaya çekilip, kendisine peygamberlik verildiği ve Kur’an’ın ilk ayetinin nazil olduğu dağ olup, bir diğer adı da, Nur Dağı’dır. Burayı tırmanmak için, bir Nasuh Mahruki olmanız şart değil, ama gene de dağcılık sporunda başarılı olmanız gerekir. Bilindiği üzere, Hz. Adem ve Hz. Havva, men edilen meyveyi yedikleri için cennetten kovulurlar. Ancak 3 bin yıl boyunca Allah’a dua ettikten sonra duaları kabul edilir ve Arafat Dağı’nda buluşabilirler. Biri Hindistan, öbürü Cidde yolu ile gelirken buluştukları yer, Arafat’tır. Burası, bir toplanma ve buluşma yeridir. Bütün insanlığın biraraya gelip, ellerini semalara kaldırmaya ve Allah’tan af istemeye çağıran, uçsuz bucaksız bir ova!

Fakat her yıl hac döneminde yol boyunca 2 milyona varan insan seli Arafat’a doğru akar ve her ülke için ayrılan bölümde kurulmuş olan çadırlarda kalırlar. Bu arada, daha önce yaşanan felâketlerden dolayı, yangına karşı ciddi tedbirler alınır. Sahanın her köşesinde sağlık ocakları ve hastaneler kurulur.

Cidde hava alanına gidiyorum. Ama uçak dolu! “İnşallah uçarsın” diyorlar. İnanın bu söz pek iyiye alâmet değil. Sonra da olmadı dediler. Çok büyük bir mücadele ve bir Suudi prensin yardımı ile son anda kendimi uçağa atıyorum. Etrafımda, Türkiye’ye ve bilhassa Yalova’ya gitmekte olan onlarca Suudi, beni dikkatle süzüyorlar. Bir film gibi, kutsal topraklardaki son dört günü hatırlıyorum. Renkli ve hareket dolu bir Cidde, kutsal Mekke ve Medine, zaman zaman insanın üstünden düşme tehlikesi geçiren ihram kıyafeti, dövünüp, gazel okuyup ağlayan İranlılar, her köşedeki namaz safları, Mina, Müzdelife ve yeşillenmiş bir Arafat, yıllar önce sel felaketi sonrası yüzerek tavaf yapan Müslümanların dükkânlara asılı fotoğrafları, sert çehreli, çatık kaşlı, bazen de güler yüzlü ve nazik Araplar…

Suudi Arabistan’da avcılık yasak, ateşli silahlar yasak, ekosisteme zarar vermek haşa yasak, olta dışında balık avcılığı da yasak! Evet, bu yanı da var Suudi Arabistan’ın!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir