Küba

Uçağımız hava alanına indiğinde, eski bir dostu karşımda  bulmuşçasına sevinç duyuyorum. Bende bu duyguyu yaratan, hava alanının adı: “Jose Marti”. Dünya gezginliğimin öncesinde, şiir dünyasında yolculuklara çıkardım; Jose Marti şiirleri, bu yolculukların en güzel uğraklarından biriydi. Ne yalan söylemeli, değişen dünyaya ayak uydurmamakta direnen, deyim yerindeyse, orkestranın akortsuz enstrümanı gibi nahoş sesler veren Küba’yla ilgili çok farklı düşüncelerim vardı. Oysa konuklarına, Jose Marti adıyla “Hoş Geldiniz” diyen Küba, hemen sarıp sarmalıyor beni. Tur otobüsüyle kent meydanına doğru yol alırken, bir yandan, neden kendi ülkemde bir “Orhan Veli” ya da “Yahya Kemal Beyatlı” hava alanı yok diye düşünüyor, bir yandan da, beni kuşatan düş içinde, Jose Marti’den bir dize mırıldanıyorum:

“Ülkemin halkı, Sevgili Kübalılar!”

Bir Çağa Adını Veren Adam: Fidel Castro

Castro, dünyaya tek başına kafa tutan adam, belki de Küba’nın purolar kadar ilgi çeken bir başka yüzü. Bu delici bakışlı, sakallı dev, 13 Ağustos 1927’de Küba’da Oriente eyaletine bağlı olan Biran yakınlarındaki bir çiftlikte doğmuş. Sanırım babasının da bir çiftçi olduğunu söylemeye gerek yok; çiftçi ve de varlıklı.

1945 yılında Havana Üniversitesi’nde hukuk öğrenimine başlamış. Beş yıl sonra mezun olmuş ve 1952’de Küba Halk Partisi’nden milletvekili adayıymış. Koca kurt, böylelikle siyasete ısınmaya başlamış. Siyasete atılışından bir yıl sonra, 26 Temmuz 1953’te 172 arkadaşıyla birlikte Moncado Kışlası’na başarısız bir baskın düzenlemiş ve yakalanarak tam 16 yıl hapse mahkûm edilmiş. Bu hareket, Küba Devrimi’ni ateşleyen bir fitil oluyor elbette. Yargılanması sırasında yaptığı, “Tarih beni haklı çıkaracaktır” başlıklı savunması, düşündüğü devrimin programı gibidir zaten.

1955 yılında çıkan genel af sonucu serbest bırakılmış. Küba, efsanevî liderini, oy toplamak için af çıkaran bir siyasî iktidara borçlu. Castro, serbest bırakıldıktan sonra Meksika’ya sürgüne gönderilir. Burada, Che Guevara ile birlikte Küba’nın işgalini plânlar. 2 Aralık 1956’da, içlerinde Che Guevara’nın da bulunduğu 82 arkadaşı ile birlikte, Havana’da bir meydanda hâlen sergilenen “Grama” adlı deniz motoru ile Küba’ya çıkar. İlk çatışmada başarısızlığa uğranılmasına rağmen, Ocak 1959’da devrim başarıyla sonuçlanır. Küba tarihinde Castro dönemi böylece başlamış olur. Castro’nun adı, bugün Küba ile özdeşleşmiş durumda. Ülkesinin az  gelişmişliğinden  doğan sorunları  kendi yöntemleriyle çözmeye çalışan Castro, ne yazık ki Küba’nın bölgedeki tek komünist ülke oluşundan kaynaklanan birtakım sorunlara çare üretmeye çalıştı.

Yine de insanın aklına, Hz. İsa’nın o çok ünlü sözü geliyor: “Tanrım! Beni niçin yalnız bıraktın!”

Birer Efsane : Che Guevara ve Jose Marti

Devrim kahramanlarına özel ilgi var Küba’da. Örneğin; Küba’nın ulusal kahramanı olan Arjantinli Che Guevara’nın portrelerini tişörtlerde, posterlerde, kısacası her yerde; hatta kül tablalarında bile görmek mümkün. Onun için, Che Guevara, sanki gerçekten “hiç ölmemiş gibi”, halkın arasında yaşıyor ya da Küba’nın caddelerinde dolaşıyor.

Bir dönem bakanlık yaptığı binada, ışıklar 24 saat “Che” için yanıyor!

Son yıllarda, Che Guevara’ya duyulan ilgi dallanıp budaklanarak arttı. Devrimci yakışıklı Che, motosikletli  Che, pilot Che, doktor Che, çapkın ve romantik Che. Arjantinli ve Kübalı uzmanlardan oluşan bir ekip, Bolivya dağlarındaki  toplu mezarlarda Che’nin cesedini tespit edip, Küba’daki gerilla mücadelesini başlattığı Santa Clara’da hazırlanan anıt-mezara gömdüler. Ancak, Bolivya dağlarında denizden 2 bin metre yükseklikteki 6 bin nüfuslu Valle Grande kasabasının sessizliği, Che Guevara sevgisiyle dolu meraklı gezginlerce bugün bile bozuluyor.

İşte böyle efsanelerden biri de Jose Marti. Havana Hava Alanı’na adını veren, heykelleri dikilen, kitapları yaygın olarak okunan ve resimleri Che Guevara’nınkilerle beraber her köşede yer alan Jose Marti, 1871’de İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkmasıyla ünlü.

Küba’nın Kayıp Geçmişi

“Düşmanına büyük kötülükler yapabilirsin; evini yakıp yıkar, ürününü yağmalarsın, hazinesine  el  koyar, tahtını çeki-verirsin altından, suyunu zehirler, hastalık bulutları gezdirirsin tepesinde. Ama, sakın tarihine dokunma. Zaferin öyle çabuk alaşağı edilir ki, buna sen bile şaşarsın!”

Bu sözleri bir Çek düşünür söylemiş, yüzyıllar önce. Küba’yı gördüğümüzde, bu sözlerin doğruluğunu bir kez daha anlıyoruz. Bugün Küba’da, Kolomb öncesi döneme ait tek bir iz bile bulamıyorsunuz. Ülkenin geçmişinin, tarihinin büyük bir parçası eksik. Uzun süreli bir bellek yitimi gibi bir şey bu.

İspanyollar, öylesine müsrif ve acımasızca tüketmişler ki tarihi, XV. ve XVI. yüzyıllarda, pek çok yerli, sadece canlarını kurtarabilmek adına terk edip gitmişler yurtlarını. Bir kısmı da, ağır çalışma koşulları ve salgın hastalıklar nedeniyle ölmüş. Kilise, şeker ürününün %5’ine karşılık, köleleri, Tanrı’nın onları köle olarak yarattığına, bedenin tutsak ama ruhun özgür olduğuna, günahsız ruhların beyaz şeker gibi, Arafat’ta lekelerden arınıp ağardıklarına ve İsa Peygamber’in her şeyi gözleyip değerlendiren, adil ve ceza biçen yüce kâhya olduğuna inandırmış.

“Vadide Gezinen Kısrak”, “Irmaktaki Durgun Su” ya da “Oturan Boğa”, artık Küba’da ok atamıyor, bufalo derisinden ayakkabılar yapamıyor ve çocuklarına bir avcı savaşçı olmanın şerefinden söz edemiyor. Kızılderililer, o güzelim yılkı atlarını evcilleştiremiyor, savaş boyalarını süremiyor, o alabildiğine gizemli, büyülü Şamanî ayinlerini gerçekleştiremiyorlar artık Küba’da. Nedeniyse çok açık: Tek bir Kızılderili bile kalmamış bugün ülkede. İspanyolların ilk ayak bastığı yer olan Küba’da, gözlerini altın hırsı bürümüş birkaç asilzadenin kişisel hırslarına kurban gitmiş Kızılderililer.  Oysa ki Kristof Kolomb adaya geldiği sırada, tam 500 bin Kızılderili yaşıyormuş bu topraklarda. Günümüzün rakamlarıyla kıyaslandığında öyle pek ahım şahım gözükmese de, bu sayı, kendi dönemi içinde oldukça önemli.

Kıyımlar ve salgın hastalıklar nedeniyle, bu 500 bin yerli, adanın tarihinden sessiz sedasız silinivermiş. 400 yıl önce, esirliği kabul etmeyen, edemeyen Kızılderililerin son komutanı Atabey, Varadero yakınlarındaki savaşı kaybedince intihar etmiş. Son Kızılderili önderinin anısına türküler yakmış Küba halkı. Birçok öykü ile Atabey’in trajik sonunu anlatmış. Bugün bile, Küba’nın büyük folklorcusu Pablo Milanes, o kadife sesiyle söylediği şarkılarla, yarınların daha güzel olacağını yankılarken hep “Atabey’den” söz ediyor.

Sanatla uğraşan çok sayıda aydın, gururlu ve onurlu bir topluluk var Küba’da. Bol bol resim yapılıyor, sanat kitapları basılıyor. Küba sanatında da Afrika etkileri açık. Müziklerinde Afro-Küban ritmleri hâkim. Mambonun yaratıcısı Orestes Lopez, bolero kralı Beny More, akla geliveren ilk isimler. Guanguanco, rumbanın bir türüdür. Kübalı, kavga sırasında bile rumba yapar. Semalarda hep rumba ritmi!

Sadece rumba mı? Samba, salsa, mambo, bolero ve cha cha cha’nın da vatanı sayılır Küba. Küba’yı ikinci ziyaretim sırasında evinde misafir olduğum Bayan York, kaybettiği eşi ile Havana’da Castro’nun uzun süren bir açık hava mitingine katıldığı zaman yaşadığı bir anısını anlattı. Miting esnasında, Kübalılar, Castro’larını dans ederek dinliyorlarmış. Castro, bir ara kızıp elini kürsüye vurarak “Paren la samba” yani “Kesin bu sambayı” diye haykırmış. Bir süre duraklayan halk, sonra “Paren la samba” nakaratı ile tekrar samba yapmaya başlamış.

Küba’dan Kısa Notlar:

  • Küba’da, evler genellikle tek katlı. İki katlı evlerde genellikle doktorlar oturuyor ve  evin alt katını  sağlık merkezi olarak  kullanıyorlar.
  • Muhammed Ali’ye kafa tutmuş, önüne geleni devirmiş ünlü Kübalı boksör, bebek yüzlü Bob Stevenson, televizyonda sık sık iktidar lehine konuşmalar yaparmış.
  • Boks, voleybol, atletizm ve güreş gibi spor dallarında, Küba’nın dünya çapında önemli bir yeri var. Her hâlde Kübalılar yaşadıkları zorlukları biraz olsun unutmak için de  boks yapıyorlar!
  • Küba tam anlamıyla bir sloganlar ülkesi. En çok kullanılan slogan ise “Si por Cuba”; “Küba için evet” anlamına geliyor bu slogan.
  • 1959 yılındaki ihtilâlden sonra Miami’ye kaçan zengin Kübalılar, Fidel Castro’yu devirip tekrar vatanlarına dönecekleri günü yıllardır sabırla bekliyor. Bunların başında da, Kübalı eski toprak milyarderi Jorge Carosa geliyordu. Amerikalı politikacılar, Florida’da yaşayan Kübalıların oy potansiyelini gözardı edemiyor.
  • Bilindiği gibi, Kennedy ile Kruşçev, Küba’ya yerleştirilen füze rampaları nedeniyle bir nükleer savaşın eşiğinden dönmüşlerdi.
  • Domuz eti Küba mutfağının vazgeçilmez unsurlarından biri!
  • Ernesto Lecuano, belki de en tanınmış Kübalı sanatçı. 18 yaşında yaptığı bestelerle altın madalya sahibi olan sanatçı, besteleriyle kendini tüm dünyaya kısa zamanda kabul ettirmeyi başarmış.
  • Ünlü yazar Graham Greene, Havana’da Sevilla Oteli’nin 501 numaralı odasında “Havana’daki Adamlarımız” (Our Men in Havana) adlı ünlü eserini kağıda aktarmış!
  •  “Palador” olarak adlandırılan aile işletmesi esnaf lokantalarını bence tercih edin. Küba’nın yemek kültürünü tecrübe etmiş, hem de yemeğinizi oldukça ucuza getirmiş olursunuz. Bir Brezilya dizisinde “El Palador” adlı bir büfe açıp ta zengin olan bir genç kız tüm Küba’ya  örnek olmuş.
  • 1971’de Haiti’de kölelerin başlattığı isyan üzerine 27 bin Fransız çiftçi aile Küba’nın doğusundaki Santiago çevresine yerleşmiş. Adaya kahveyi getiren bu Fransızlar olmuş ve onlardan bugün geriye yalnız eski tütün plantasyonlarının ortasında “perili köşk” gibi terk edilmiş beyaz malikaneler kalkmış.
  • Küba’nın kraliyet palmiyeleri ünlü halk şarkısı “Guangatanamera” da konu ediliyor. Küba lideri Fidel Castro’nun emri ile tüm palmiyeler koruma altına alınmış.
  • Daha önce anlattığım Santeria tarikatı mensupları Afrika kökenli “vudu” olarak tanıdığımız ayin ve büyüleri toplu olarak gerçekleştiriyorlar. Bunlar üç ay süre ile tepeden tırnağa beyaz giysilerle dolaşıp, kırmızı, beyaz ve sarı boncuklar takınıyorlar.
  • Küba’lılar gerçekten “güzel” insanlar. Irkların karışımından ortaya hoş bir melez nesil ortaya çıkmış. Vücut hatları da gayet düzgün. Frapan renklerdeki aşırı mini etekleri ve giysilerine kendilerine yakıştırıyorlar.

Kübalı’nın gözlerinin içi güler, içinde nefrete yer yoktur. Ya aşk… Yeter ki aşk olsun Kübalı için. Varsa yoksa aşk. Aşkların en güzeli, en alevlisi, en kısası… Fakat aşk! Ancak, Küba’nın bir kez daha Tayland ve Filipinler gibi Avrupa ve Amerika’nın yaşlı amcalarının genelevi olmasına gönlüm razı olmadı. 30-60 dolar arasındaki bir ücretle çok ufak kızların, amatör fahişelerin Havana sokaklarına dizilmesi, bu onurlu ülke adına çok üzücü.

Evet, Küba gezisi izlenimlerimi burada noktalıyorum. Ama Che’nin “Veda Şarkısı” ile :

İşte bugün böyle titrek ellerle

Belirsiz bir kayıta koyuyorum prizmamı

Ağacın olgunluğunu tüketmeden

Kasalanmış meyvanın garip tadıyla.

Çağırışını farkedemiyorum bazen

Yaşlı, garip kanatlanmış kulemden

Fakat bazı günler var ki cinselliğin uyanışını hissediyor

Ve bir öpücük dilenmeye dişiye gidiyorum

Ve böylece beni arkadaş diye çağırmayanın

Ruhunu hiç bir zaman öpemeyeceğimi anlıyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir