Komşu Ama Nasıl Bir Komşu: Bulgaristan

Bulgaristan daima Türkiye’nin Avrupa’ya çıkış kapısı olmuştur. 1960’lı yıllarda özellikle alışveriş ağırlıklı geziler hep Kapıkule’den başlardı. Komşudan araçla geçmek o dönemde herkesi korkuturdu. Gerçi sınırda vize verilerdi ama “ya geçiş sırasında sorun çıkarsa, aracın triptiği yapılmazsa, ya trafik polisi bize büyük bir ceza yazarsa, ya arabamız bozulursa, ya gece otelde yer bulamazsak” diye hep korkardık. Sonra o yıllarda Türklerle konuşmak bile yasaktı. Transit Türk tırlarını, otobüslerimizi ve gurbetçileri Bulgaristan’ın birer kazanç kapısı olarak gördüğü de çok yazıldı ve çizildi.

Sonra bir ara sayısı hızla artan Türk kökenli vatandaşlarını bünyelerinde eritemeyince zorla Türkiye’ye sürdüler. Edirne’de bir mülteci kampı kuruldu. İki ülke arasında süngüler çekildi, kritik günler yaşandı. Olay Birleşmiş Milletler’de lehimize sonuçlandı. Sonra Devlet Başkanı Jivkov’la beraber 1988 yılında komünist rejim yıkıldı, yüzler Batıya döndü ve hoşgörü başladı. 1991 yılında da Sovyetler dağıldı. Bulgaristan hızla kabuk değiştirdi. Türkiye’deki Bulgar göçmenlerin birçoğu bu coğrafyaya geri döndü. İşadamlarımız yeni bir pazar buldular. Hatta Bulgaristan Avrupa Birliğine de katıldı.

St. Ivan Üniversitesi’nin daveti ile 19 Ekim 1996’da bir konferans vermek için uçakla Sofya’ya gitmiştim ama 27 yıl sonra tekrar dayım, annem, babam ve kardeşimle arabamızın arkasında konserve ve bavul dolu olarak, çıkış yaptığımız Kapıkule’deyim. Kapıkule ve sınırın Bulgar bölümü yine aynı şekilde hantal, geniş, ruhsuz, pis ve itici. Temiz tuvalet ve lüks kahveleri her yerde buluyorsunuz ama hizmet sektörü aynı şekilde kötü. Bulgaristan’da kasabaların veya köylerin içinden geçen iki yanı güllerle kaplı parke yollar artık yerini kalitesiz asfalt yollara bırakmış.

Bulgar edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Yordan Stefanov Yovkov’un artık yavaş yavaş sona eren köy yaşantısını anlattığı Asiye adlı hikâyesinden bir paragrafı sizle paylaşmak istiyorum:

“Kuyusundan su çekerken, Lütfü, çokluk iyi suyu olan kendi kuyusuyla insanın iftihar edebileceğini düşünürdü. Köyün öteki kuyuları böyle değildi. İşte, Lütfü, kuyusunun sofrasından onları görüyordu: köyde değil, sanki çölde açılmışçasına yarı metrûk halleri vardı. Bunların çevresinde yeşil bir ot sapı bile bulunmaz; toprak orada, hayvanların çiğnediği bir harman yeri kadar, tozludur.. Bu kuyuların hepsi de acıdır; bunlarda sade hayvan sulanır, insan göründüğü pek azdır; yaban güvercinleri, karatavuklar, serçeler gün boyunca kıyılarında uçar, durur. Bu kuşlar yavrularını -en üstte serçeler, biraz aşağıya karatavuklar, en dibe güvercinler olmak üzere- kuyular içindeki taş oyuklarına yaparlar. Dışarıdaki durgun sularda kazlar yıkanır; kırda gezerken susamış bir at bomboş sokaklarda saatlerce uyuklar, durur.”

İçinden Tramvay Geçen Sofya Hep Vardır!

Meriç nehrinin doğduğu Vitoşa dağlarının eteğinde kurulan Sofya; Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerini yaşamış… Sofya Roma döneminde ilk kurulduğunda adı “Serdika” imiş. Osmanlılar 1382 yılında I.Murat döneminde bu toprakları alınca Sofya’yı Rumeli eyaletinin başkenti yapmışlar. Sonra 1877’de Rus Çarı II. Aleksander sayesinde özerk olan Bulgaristan 1908’de Osmanlı’dan tamamen koptu. II. Dünya Savaşı’nda Almanların ele geçirdiği bu topraklara 1944 yılında da Sovyet ordusu girdi ve Jivkov döneminin sonuna kadar Bulgaristan bir “sosyalist” devlet olarak Sovyetlere bağlı kaldı.

Osmanlı döneminde Sofya’da saraylar, kaplıcalar, türbeler, çeşmeler, konaklar, hanlar, kervansaraylar inşa edildi. Evliya Çelebi’ye göre XVII. yüzyılda bu şehirde 53 cami ve mescit, 40 okul, 2 medrese, 11 han ile 1086 dükkân varmış. Bunlardan bugüne ulaşanların sayısı çok az. Bir kısmı kilise, devlet dairesi veya müzeye çevrilmiş. Bir bölümü ise yıkılmış. Örneğin bir zamanlar Trakya’nın en büyük camisi olan “Ulu Cami” bugün arkeoloji müzesi. Yok olan tarihi eserler arasında 1506’da Abdulhayaloğlu Yahya Paşa’nın yaptırdığı ve yüzlerce dükkanı bünyesinde barındıran bedesten, Sofu Mehmet Paşa’nın bir eseri olan kervansaray, bugün içişleri bakanlığı olarak kullanılan Kara Cami de bulunuyor. Tek faal cami 1566 yapımı Bamyabaşı. Ancak içi Sofya müftülüğü tarafından restore edilen bu tarihî yapının duvar yazıları bu mistik ortamda doğrusu çok sırıtmış.

Sofya’nın sembolü altın kubbeli, dev cüsseli, Rusların yaptırdığı, bir Rus savaş kahramanının adını taşıyan aziz Aleksander Nevski Katedralidir. Önünde kurulan sahnede sık sık konserler, kutlamalar ve mitingler yapılır. Her Ortodoks kilisesi gibi içinde bir dizi ikonalar sıralanmaktadır.

Bu katedralin hemen yanında Sofya’ya ismini veren VI. yüzyıl Bizans dönemi Ayasofya Kilisesi yer alır. Ayasofya Roma’da üç kızı ile Hristiyanlığı ilk kabul eden kadınlardan biridir ve bu kararından dolayı çok eziyet çekmiştir. Bu azize hanımın bir sütun üstündeki siyah heykeli Sofya’nın bir meydanında sizin karşınıza muhakkak çıkacaktır. Sofya dışında Balkanlarda İstanbul, Selanik ve Makedonya’nın Ohri şehrinde birer Ayasofya Kilisesi daha bulunmaktadır.

Sofya’da ünlü Vitoşa Caddesinde mağazalara bakılır, barok mimarisinin güzel bir örneği olan Ivan Vazau Tiyatrosuna bir göz atılır, parlamento binasının cephesinde bir atın üzerinde Osmanlı’yı mağlup ettiği için böbürlenen Rus Çarı II. Aleksander’in heykelinin önünde fotoğraf çektirilir, sonra Sofya’nın Loven, Yuzhen, Zapaden gibi parklarında şöyle acele bir tur atılır, Vitoşa tepesindeki Kopitoto otelinin terasında buzlu kahve içerek tüm Sofya ovası seyredilir, Ayasofya Kilisesinin yakınındaki bitpazarında alışveriş yapılır, Aslanlı Köprüde yürünür, eski hal binasının üst katında cacıklı bir öğlen yemeği yenir, Sum (Tzlım) alışveriş merkezinde mağazaların vitrinlerine bakılır.

Ünlü şairimiz Nazım Hikmet, Sofya’nın baharını bir şiirinde bakın nasıl anlatmış:

“Sofya’ya bir bahar günü girdim şekerim

Ihlamur kokuyor doğduğun şehir. (…)

Sofya’da ağaç duvardan önce, duvardan güzel

Sofya’da ağaçla insan karışmış birbirine

            Hele kavak!

            Nerdeyse odaya girip

            Kırmızı kilime oturacak

Sofya şehri büyük mü.

Şehirler gülüm, caddeleriyle değil

Anıtını diktiği şairleriyle büyük oluyor

            Sofya büyük şehir.”   

Sofya hoşgörülü bir şehirdir. Sinagog, kilise, cami ve katedraller ile bir bütündür. Sofya ayrıca bir kültür şehridir. Festivallerle kan kazanır. Belki gençler, yaşlılar gibi opera, bale, filarmoni orkestrası veya Kamelya ve Reni gibi klasik Bulgar sanatçılara yüz vermiyor ama popüler kültür rüzgârlarının günün birinde dineceği inancını da bu kent hiç kaybetmiyor.

Yağmurun hüznü Sofya’nın üstüne çökmüş. Bir çocuk akordeonu, yaşlı bir adam ise gitarı ile bahşiş bekliyor. Sarışın, sarhoş bir genç yüksek sesle cep telefonu ile konuşuyor. Yaşlı bir nine içi sebze dolu filesini zorlukla taşıyor.

Sofya’nın parklarında üzüntü ile sevinç, kader ile ümit, işsizler ve sarhoşlar, satranç oynayan yaşlılar ile sarışın çocuklar hep bir arada ve el eledir.

Bakın Ahmet Rasim 1916 yılında kaleme aldığı “Romanya Mektupları” adlı eserinde o günün Sofya’sını nasıl anlatıyor:

“Sofya’ya puslu, çil bir hava ile girdim. Yedi sekiz yıl önce bir kez daha gördüğüm için istasyonu gözüm ısırdı. Hamal önde, ben arkada, bir kapıdan girdik, öbür kapıdan çıktık. Sıra ile dizili beş altı otomobil, biraz ilerde birkaç fayton, çamur içinde bir alan, fes, şapka, kalpak, sağ yanda sarı nefti vagonlu bir tramvay, kalabalık arasında başı çıplaksa ayakları ör­tülü, ayakları çıplaksa başı kapalı bir iki çocuk, eteklerini toplamış bir madam, eli ardında, yüksek bakışlı bir Alman subayı… anladım; başka bir şehirde değilim. Arada bir ayrım var­sa bile, bizim hamalların ulusal giysileriyle buradaki hamalların yakaları yazılı nohut renkli ceket ve pantolonu arasındaki ayrım kadar az… Yoksa para isteyiş, duruş, bir; başlangıç ve sonuç benzer bir biçimde tokgözlülük taslayıcı! Ama fazla olarak buradakiler Türkçeye da­ha vakıf, daha anlayışlı, daha anlatışlı!

Trenden çok yorgun, bir bakıma bitkim inmiştim. Sarsıntı, uykusuzluk ne olsa çekil­miyor.

İki üç kez gelip geçtiğim için gece olmasına rağmen Bulgaristan’a girdiğimizi anlamış­tım. Nasıl?.. Anlatayım: Önce âmirlik akan bir yüz vagonun aralığından görünüp geçti. Ar­kasından kapelası çatık kaşlarına kadar inik biri bizi süzerek ilerledi. Daha arkasından pos­bıyık bir polis göründü. Bunlar, karşılaşıp görüşmeleri yasakmış gibi birbirleriyle de konuş­muyorlardı.

Arası çok geçmedi. Yeni bir kontrol başladı: Pasaportları yoklayıp topladılar, biletleri­mizi bir daha deldiler, bavullarımızı bir daha açıp araştırdılar. Bütün bu işlemler bizim “ka­fa tutma” dediğimiz davranışlarla aralıklı bir biçimde yapılıyor ve bu süre boyunca yalnız üç sözcük işitiliyordu:            

“Bilet!”

“Pasaport!”

(Parmakla bavul gösterilerek) “Aç!”

Oh! Ne gösterişsiz bir ilişki değil mi? Ama bu gösterişsizliğin bir yanı var ki hoşa gitmiyordu. Çünkü bizi her (uykuya) dalışımızda bu üç sözcükten biri uyandırıyordu.

Kadınlarımızın dedikleri gibi “iki esneme bir uyku” yerini tutsaydı, Galip Bahtiyar’la ben ashab-ı kehfe dönerdik.”

Osmanlıda Filibe, Şimdi Plodiv

Filibe sizi Trakya ovası ve Rodop dağları ile birden sarar, kendine hayran bıraktırır ve bir daha da kesinlikle bırakmaz. Filibe insanları, evleri, yemekleri ve âdetleri ile bizdendir. Arnavut kaldırımlarında yürürken “bir tatlı huzur” bulacaksınız. Romalılardan kalan ufak tiyatro, antik tiyatro, çarşı (agora) ve 30 bin kişilik stadyum sizi epey şaşırtacaktır. Makedonya kralı ve Büyük İskender’in babası Kral Filip de bu kente damgasını bayağı sert vurmuş. Sonra 500 yıl Osmanlı şehri olmuş Filibe. I. Murad’ın sadrazamı Lala Şahin Paşa tarafından 1360 yılında fethedilmiş.

Birçok ünlü şehir gibi Filibe de yedi tepe üzerine kurulmuş. Nöbettepe, Canbaztepe, Taksimtepe, Çanlıtepe, Boztepe, Saraytepe ve Pınarcıtepe. Bu tepelerden biri taş ocağı olarak kullanıldığından erimiş gitmiş. Evliya Çelebi’nin söz ettiği 53 camiden geriye kalanları göz boşuna arıyor. Meriç nehri kıyısında Çifte Hamam ile hâlen faal olan İmaret Camii’ni bugün gezebilirsiniz.

Filibe’nin meydanında müzik vardır, kukla tiyatrosu vardır, sergiler vardır, kahvelerde oturup gelip geçene bakılır. Ayrıca Bizans’ın kurucusu Konstantin ile annesi Elena’nın adını taşıyan çok farklı ve renkli iç süslemeleri ile dikkatinizi çekecek kiliseyi de gezin derim. Kilisenin sağındaki mumlar “sağlık” için, solundakiler ise “ölüler” için yakılır.

Filibe civarındaki Baskovo Manastırı’nı da muhakkak programınıza dâhil edin.

Kısa Kısa Bulgaristan

  • Bulgaristan’da salatada bile ayçiçek yağı kullanılır. Yani bir süre zeytinyağından uzak kalacaksınız.
  • Vitoşa dağları eteklerinde davul ve tulum eşliğinde yemekli bir geleneksel dans gösterisi izlemeden Sofya’dan ayrılmayın emi!
  • Bulgaristan’da yemek sofrasının esas lezzeti Targovişte, Suhindol ve Asenovgrad bölgelerindeki üzümlerden yapılan şaraplarda… Bir de Bulgar rakısı “mastika” var…
  • Sofya bir bakıma “çiçek” şehridir. Herkes birbirine çiçek verir. Burada çiçek vermek köklü ve aynı zamanda da sıradan bir gelenektir! İnsanlara  “merhaba” ve “nasılsınız” der gibi çiçek vererek “güzel ol, çiçeklen” diyorsunuz.
  • Bulgar halkı kitap okuyor. Her fırsatta kitabının sayfaları arasında uzun bir yolculuğa çıkıyor. Bandırma feribotunda sık sık inceleme yaparım. İki saat boyunca halkımız ne yapıyor diye! İnanın koca feribotta kitap okuyanların sayısı 14’ü aşmıyor. Onların da bir kısmı “yabancı”. Diğerleri ne yapıyor diyeceksiniz. İskambil, televizyon, uyku, tavla, açık saçık magazin ve futbol dergileri, dedikodu ve atıştırmak olarak özetlenebilir.
  • Bulgaristan’da sigara içme oranı çok yüksek ve ayrıca kapalı alanlarda da rahatça sigaralarını tüttürüyorlardı. Elbette sigara reklamları da panolarda yer alıyor. Ancak reklamlarda sigaranın kendisi görülmüyor.
  • Bulgaristan Avrupa Birliği’nin talebi üzerine 2007 yılı başında Kozlodoy Nükleer Enerji santralinin 3. ve 4. reaktörlerini eskidiği ve tehlikeli olduğu için kapadı. Balkan ülkelerine hatta bir dönem bize de enerji satan Bulgaristan böylece bir gelir kapısını kaybetmiş oldu.
  • Maalesef Sofya Büyükelçiliğimiz bir iş hanı görünümünde! Oysaki 500 yıl Osmanlı yönetiminde kalmış olan Sofya’da elçiliğimizin geniş ve yeşil bir arazide tarihî bir bina olarak düşünmüştük.
  • Sırbistan sınırına 50 kilometre uzak ve nüfusu 2 milyonu aşan Sofya’nın 10,5 kilometre uzunluğunda sekiz istasyonlu tek bir metro hattı var. Onlar da metro şebekelerini İstanbul gibi genişletmek çabasındalar.
  • Bulgarlar hep şık giyinip, giydiklerini yakıştırıyorlar. Zaten Slav ırkı olarak güzeller, bu fizikî güzelliğe uyumlu bir de giysi eklenince bir kahvede oturup gelip geçeni seyretmek doğrusu ayrı bir zevk oluyor.
  • Sofya’nın her köşesinde bir “gazinonun” renkli neonları sizi bu ışık dolu tehlikeli dünyaya davet ediyor.
  • Bulgaristan’da her yıl 15 Şubat ile 31 Mart tarihleri arası Martenisten geleneği yaşanır. Kırmızı-beyaz iplikler önce boyunlara, bileklere, giysilere iliştirilir. Doğada ilk tomurcuğun açması, ilk leyleğin gökyüzünde görülmesi ile bu iplikler bir dala bağlanır. Böylece “adaklarını” doğanın filizlenen güzelliğine sunarlar.
  • Bizim “kral”, Bulgarların ise “çar” dediği eski Bulgar kralı Simon bir dönem seçimi kazanıp Bulgaristan başbakanı olarak görev yaptı.
  • Bulgaristan “hizmet” sektörü tam anlamı ile berbat. Belki de eski alışkanlıklar devam ediyor. Gülmeyen yüzler, boş bir ifade, bahşişe kendi karar veren ve paranın üzerini iade etmeyen bir anlayış.
  • Bulgaristan’ın Pomporovo, Borovetz ve Bansko gibi popüler kayak merkezleri kışın sizi bekliyor.

Bu kez söz ünlü şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’da. Bakalım kendisi 1920’li yılların Rumeli’sini nasıl anlatıyor:

“Bir Türk’ün gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır. Vâkıâ Tuna’nın kıyılarından ve Balkan’ın eteklerinden ayrılalı kırk üç sene oluyor. Lâkin bilmem uzun asırlar bile o sularla o karlı tepeleri gönlümüzden silebilecek mi? Zanneder misiniz ki bu hasret yal­nız Rumeli’nin çocuklarının yüreğindedir? Rumeli toprağına ömründe ayak basmamış bir Diyarbekirli Türk de aynı hasretle bu türküyü söylemiyor mu?

Gözde tüter dumanları

Bak Şıpkanın Balkanları

Hâlâ sızar al kanları

Ayrılmıştık otuz sene

İşte Şıpka geldik yine

İstanbul’dan Sofya’ya kadar küçük bir seyahat mazinin kalbimde kalan hayâlini silece­ğine bilâkis daha ziyâde alevlendirdi. Türklük Avrupa’ya doğru cezr ü meddi biten bir de­niz gibi o dağlardan çekilmiş, lâkin tuzunu bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor. Bu tuz Bulgar vatanının toprağında mı kalmamış? Kanında mı? Meşrebinde mi? Yaşayışında mı? Giyinişinde mi? Duyup düşünüşünde mi? Oturup kalkışında mı? Lisânında mı? Lisânının sarfında ve nahvinde mi kalmamış? Daha nerelerinde Yârabbî? O toprakta gezindiğim müd­detçe hep bunu hissettim.”

Son olarak sözü sevdiği şehirlere Sofya’yı da ilave etmiş olan Cengiz Çandar’a bırakalım:

“Vitoşa Oteli bir Sofya rengi. Sofya’ya gelen herkes onu bilir veya bulur. Demek ki, Sofya, Banabaşlı Camii, Aleksandr Nevski Katedrali ve Vitoşa Oteli triosundan kurulu ve kurgulu bir Balkan akşamüstü serenadı.

Sofya’nın sırrı bu kadarcıktır. İnsanı zorlamaz. Sofya, kendini derhal eleverir. Nedir Sofya dendiğinde, cevap zihinde şimşekleşir. Sofya, akşa­müstü şehridir. Akşamüstü şehri!

Bazı şehirler, gündüz şehirleridir. Washington gibi, St. Petersburg gibi; ba­zıları gece şehirleridir Madrid gibi, Brüksel gibi… Bazıları ise gece-gündüz şehirleridir; Paris gibi ve elbette ki New York gibi. Ve şu yeryüzünde tek bir akşamüstü şehri varsa, orası Sofya’dır.

Balkanlar aslında akşamüstü şehirlerinin uvasıdır. Sofya, Balkanlar’ın en orta yerinde bulunur. Sofya, Balkanlı’dır. Benim kanım Balkanlı, Tuna gibi akar, ya da bana öyle gelir. Öyle gelirse, demek ki, öyle akar. Ve, Sofya, kısacası benimdir!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir