KARAYİPLER, 5 ADA BİRLİKTE

St. Lucia, Bir Rüzgâr Üstü Adası,

Kristof Kolomb 1492 – 1504 yılları arasında bu bölgeye dört defa ziyaret etti ama St. Lucia’yı görüp de isimlendirdiği kesin değil. Belki de Sayın Kolomb bu coğrafyada arka arkaya çok ada olduğu için artık isim bulmaktan sıkılmıştır. Kritik konumu dolayısıyla St. Lucia hep maceracıların dikkatini çekmiştir. Karayip adalarına ilk yerleşenler Arawaklar ve daha sonra da Karayip yerlileri olmuş. Tahta bacak (Jamb de Bois) lakabı ile anılan ünlü korsan François Le Clerc XVI. yüzyılda kuzeydeki bugün milli park ilan edilen Pigeon Adasından gözetleyip gelen giden gemilere saldırmış. Fakat cengaver Karayip yerlileri buraya yerleşmek isteyen Avrupalılara karşı uzun süre direnirler. Ancak 1650 yılında beyazlar adada duruma tamamen hâkim olur. Şekerkamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere Afrika’dan köleler getirilir. Zaten bugün bile nüfusun büyük bölümünü bu kölelerin torunları oluşturuyor. St. Lucia Adası,  İngiliz ve Fransızlar arasında tam 20 kez el değiştirir. Evet, tam 20 kez. En sonunda 1814 yılında İngilizlere geçer.

Ada dağlık tepeliktir ve ağaçlar denize kadar uzanır. İç kesimlerinin büyük bölümleri geçit vermeyen yağmur ormanları ile kaplıdır.

UNESCO Doğa Mirası kabul edilen Büyük Piton  (738 metre) ve Küçük Piton (696 metre) St. Lucia’nın en dikkati çeken coğrafi özelliğidir. Bu dağlar aşınmış lav kubbeleri sekiz nadir bitki türü ile bölgeye has beş kuş türünü barındırır. Sahilde bulunan oteller nefes kesici Piton manzaraları sunmakta! Qualibou Volkanı da en son 1766 yılında öfkelenip çevresine lav püskürtmüştür.

Başkent Castries adanın kuzeybatısında dar ve yılan gibi kıvrılan bir koyun içinde yer alır ve maalesef büyük çapta betonlaşmış, 1790 ile 1948 yangınlarından ve 1980 yılında yaşadığı Allen Kasırgasından sonra başkent kimliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.

Soufriére kasabası Fransız döneminin başkenti ve sömürge mimarisinin en iyi örneğidir. Halk İngilizce, Fransızca ve Afrikan lisanlarının karışımı kabul edilen Patois Dilini kullanır. Her mayıs ayında St. Lucia Jazz Festivali ile bir kez daha şenlenir. Rodney Körfezi’nin hemen kuzeyindeki Gros Adası bozulmamış bir Karayip köyüdür. Cuma geceleri Gros Adası’nda gerçekleşen Piton birası ve yerel romun çılgınca tüketildiği sokak partileri gençleri bekliyor.

İzimi sürseniz

Yokluğa varırsanız

Nereden geldiğim meçhul

Nereye giderim bilinmez

Kendime arıyorum

Dünyanın eğri yolunda

(H. Yurttaş, 1946)

St. Lucia’da kaybolmak üzere dolaşıyorum, aslında Kuzey Amerikalı emekliler için bir cennet. Sıcak, ucuz, trafik sorunu yok. Rom çeken yerli çocuk çakır keyif, balık etinde, kardeşi ise kömür karası gözleri ile dikkatle bana bakıyor. St. Lucia çamur banyoları, muz plantasyonları, katalaman turları, çılgın saçları ile rastaları, şelaleri, yağmur ormanları, palmiye süslü plajları, elli kadar lüks oteli, Raggee müziği, Rodney koyundaki şık lokantası, Latille şelale ve bahçeleri, kükürt pınarları ile eminim hoşunuza gidecektir. Fransız Kralı XIII.  Louis’in Devaux ailesine hediye ettiği,  çılgın çiçek ve meyveleri ile dikkati çeken hüzünlü bir müziğin eşlik ettiği Diamond Botanik Bahçesi de bu coğrafyayı ziyaret edenlerce görülmelidir.

Daha güneyde, içinde bir tarihi plantasyon dönemi yapısı barındıran Balenbouche Çiftliği bulunur. Burada XVIII. yüzyıldan kalan değirmenin paslı kalıntılarını heybetli bir incir ağacı gövde ve kökleri ile güzelce örtünce ilginç bir manzara oluşmuş. Ağacın adı “Boğan incir”. Sahiden de sanki bu enkazı incir ağacı iyice sarmış ve adeta boğmuş.

Muz, ada mutfağında önemli bir yer tutuyor. Muz salatası veya kaynamış yeşil muzu deneyin.

St. Lucia Adası Nobel ödüllü Sir Arthur Lewis ile yine Nobel kazanan şair Derek Walcott ile daima iftihar eder.   

St. Lucia’nın tek olan kitabevine giren bir genç görevliye sorar,

—Sizde “kadınlara karşı zafer kazanan erkek” isimli kitap var mı?

Satıcı, eliyle az ötedeki rafı işaret eder;

—Var efendim, karşıda masal kitapları bölümünde

St. Kitts ile Nevis

Avrupalıların ilk yerleştiği adalardan biri olan St. Kitts, İngilizlerden bağımsızlığını ancak 1983 yılında kazanmış.

Turkuaz renkli dalgalı denizi, volkanik verimli arazisi, tatlı ama kuvvetli meltemi, golf sahaları, ziyaretçiler için hazırlanmış özel gezi treni, salsa-kalipso ağırlıklı müzik festivalleri, sık sık rastlanan kasırgaları, telaşsız yavaş ritmi, Brimstone Tepesi, Amerikalı öğrencilere yönelik açılmış üç adet tıp fakültesi, Liamulga Dağı’nda yürüyüş rotaları ve çeşitli su sporları ile son yıllarda ismini duyurdu.

Eskiden tek geliri olan şeker kamışı yerini adım adım turizme bıraktı. Komşu adası Nevis, üzerinden ayrılmayan bulutu nedeni ile “şapkalı ada” olarak anılıyor.

Bu ufak ada ülkesinin en önemli yerleşim merkezi olan Basseterre,   1627 yılında kurulup 1727 yılında ise başkent oldu. O da diğer adaların karşılaştığı yangın, sel ve kasırgalardan nasibini aldı. Başkentte ufak müzesini, Clay Villa Plantation House’un sevimli bahçesini ve kentin tek katedralini gezebilir, ufak bir kahvesinde yerli halkla sohbet edebilirsiniz. Başta Ovalle Plajında olmak üzere 19 adet dalış merkezi bulunuyor. Hatta 1995 tarihli bir batık da meraklı dalgıçların gözdesi.

Adaya daha ucuza evlenmek ve katamaran ile ada etrafında dolaşmak için gelenlerin sayısı az değil! Şarkı söyleyen, gitar çalan, dans eden cıvıl cıvıl hatunun evlenmeye niyeti yok gibi. Gözlerinin içi gülüyor. Yanakları gamzeli, balık etinde, kirpikleri perde gibi. Kiraz dudaklı, kepçe kulaklı, şuh. Ama üslubu sert ve acımasız. Bu kadın evlenmemeli diyorum.

Brimstone Milli Parkı içinde yer alan Brimstone Kalesi 1999 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alındı. Köle ticaretinin tüm acıları ile yaşandığı bu adalarda İngiliz, Fransız, Hollanda, İspanyol ve Portekizliler sürekli hâkimiyetleri ele almak için savaşmış. St. Kitts adasında 1671 yılında inşa edilen Fort Charles’in 26 topu adeta da ateşlemeye hazır bekliyor.

St. Nevis’te yaşayan küçük Paul büyükannesine sorar,

—Büyükanne senin gözlüklerin her şeyi büyütüyormuş, doğru mu?

—Evet yavrum!

—Büyükanne ne olur, tabağıma tatlımı koyarken gözlüklerini çıkar.

Baharat Kokulu Ada, Grenada

Eğer vize engelini aşarsanız ya da Grenada diğer Karayip ada ülkeleri gibi  günün birinde Türk pasaportlarına vizeyi kaldırırsa,  bu ilginç baharat adasını ziyaret etmenizi öneririm.

Grenada, Doğu Karayip Adalar grubuna dâhildir.  Bu coğrafyaya Hindistan sanarak arka arkaya dört sefer gerçekleştiren Kristof Kolomb 1498 yılında Grenada’yı sadece denizden görüp “Conception Adası” olarak isimlendirmiş.

Sonraki tarihi gelişmeleri özetlersek!

Yıl 1650: Fransızlar adayı ele geçirip kısa zamanda şeker üretim merkezi haline dönüştürmüşler.

1763:        Versailles Antlaşması ile ada İngiliz yönetimine geçmiş. Zaten Karayip adalarını ele geçirmek için sürekli İngiliz ile Fransızlar arasında büyük bir mücadele yaşanmış. Bu muhaberelerin izleri bugün Port Louis, Port George, Port Frederick, Fort Matthew gibi kaleler ve yanlarına dizili toplarla Grenada’da takip etmek mümkün.

1974:        Bağımsız bir ülke artık Grenada.

1979:        Bir darbe ile Marksist bir yönetim başa geçer ve adanın yeni yönetimi politik olarak Küba’ya yaklaşır.

1983:        Elbette bu durum ABD ve ABD dostu komşu ada ülkelerinin hiç hoşuna gitmez. Yeni bir darbe ile Marksist yönetim devrilir.

Yıl 2004:  Eylül ayında Ivan Kasırgası adada çok ciddi bir hasara neden olur. Evlerin yüzde 90’ını tahrip eden kasırga, ayrıca hapishane duvarlarında açtığı delikler ile tüm mahkûmların kaçmasına neden olmuş.

Batıl inançlar bu yörede bugün bile etkilidir! Örneğin öğleden sonra denize girilmesi, temizlik ile ütü gibi ev işleri yapmak, Pazar günleri ise toprakla uğraşmak uğursuzluk sayılıyor.

Grenada envai tür baharat kokar! Havada hep baharat vardır. Dünya “muskat” üretiminin üçte biri burada gerçekleşir. Ayrıca biber, karanfil, vanilya, tarçın, kakao yetişir. Dünyada kilometrekare başına en fazla baharat yetiştiren ülkedir.

Grenada’da batıklara dalınır, organik ve yüzde 70 kakao içeren acı çikolata yenir, bembeyaz kumlu plajlarında güneşlenilir, gizli kalmış kokulu baharat ağaçlı koyları tek tek keşfedilir, baharat çarşısı gezilir, Grand-Etang Gölü etrafında şöyle bir dolaşılır, bu arada iguana, opassum ve uzun kuyruklu Mona maymunları ile tanışabilirsiniz. Gece tarihi Fort Matthew barında oturulur, River Antoine Rom damıtma tesisleri ile Annandale şelaleleri ziyaret edilir, doğu sahilinde ise Grenville kentinin ilginç yerel pazarı gezilir ve bu arada bol bol fotoğraf çekilir.

İngilizce konuşan ve ahalisinin büyük çoğunluğu siyah olan Grenada’da geceleri vanilya ve baharat kokusu eşliğinde böcek ve kurbağaların inanılmaz senfonisini dinlemek ayrı bir zevktir.

Adada 50’ye yakın plaj var. Ama bence aralarında en popüleri ve en kalabalığı, bir koy içinde yer alan Grand Anse Plajı. Satıcıları, masaj yatakları,  koşuşan çocukları, su sporları, palmiye ağaçları ile burası daima hareketli. Etrafınızda fazla insan görmeden, kendinizi dinleyeceğiniz sessiz bir deniz kenarı arıyorsanız Morne Rouge, Pink Gin, Lavera gibi plajları da deneyebilirsiniz.

Her yıl Ağustos’un ikinci hafta sonu Grenada Festivali’ni tüm coşkusu ile yaşar. Adalara has teneke orkestraları, kalipso müziği eşliğinde dansla renklenen festival esnasında şeytan kılığında etrafta dolaşan adalılar dikkati çeker.

St. George Tıp Fakültesi dünyaca ünlüdür. Otuz sekiz yıl içinde çoğu Kuzey Amerika’da çalışan 14 bin doktor mezun eden bu fakültenin şöhreti tüm ABD’yi sarmış. Miami’den Grenada’ya uçarken tıp öğrencileri okullarına dönüyorlardı. Vallahi uçakta en az 10 köpek, bir o kadar da sepetlerde kedi vardı. Acaba neler olacak diye 3,5 saatlik uçuş sırasında diken üzerinde idim. Ha, bu arada koca koca köpekler ve kediler sahibelerinin yanında ve kucağında oturuyorlardı. İnanın çıt çıkmadı. Hepsi uslu uslu seyahat etti, pasaport kontrolü sonrası doğru evlerine gittiler.

Fransızların “Port George” adı ile kurduğu Grenada’nın başkenti St. George, sempatik limanı ve pastel renkli binalar, kırmızı kiremitli çatıları ile tipik sömürge mimarisi ile belki de Karayip’lerin en güzel ve tipik başkenti.

Dar sokaklarda dizilmiş rengârenk evleri, 1818 yılında inşa edilen gotik kiliseye doğru tırmanan dik yolları, XVIII. yüzyıl Anglikan Kilisesi, Carenage diye anılan sahil şeridi, Market Square’de açılan baharat çarşısı, rengârenk ilginç resimlerle süslenmiş duvarları, taşkın nehirleri, şirin köyleri, sokaklarda uzun örgülü saçları ile oturan yerli Bob Marley’leri ile eminim ilginizi çekecek! Bir sokak kahvesinde oturup etrafta olup bitenleri inceliyorum. Önümden orta uzun boylu, yeşil pantolonlu, topukların üstünde yükselen, düzgün bacakları ile bakımlı ve alımlı bir zenci kadın geçiyor.

Bir de ufak müzesi var adanın. Richmond tepesinde,  1791 yılında tamamlanan Fort Frederick’ten limanı ve başkenti seyredip fotoğraflayabilirsiniz. Bu tepede kakao toplayan bir bey beni ve gezi arkadaşım Hüseyin Şen’i evine çağırdı ve durup dururken Tayyip Bey’i sordu,  Şaşırdık.

Adada hayat yavaş, aceleye hiç gerek yok! Suç oranı çok düşük. Zaten Grenada’da silah bulundurmak toptan yasak. Grenada bölgesinde ekonomik yönden en zor durumda ülkelerden ama dost canlısı ve çok misafirperverler.

Grenada’da,  EC (Eastern Carribean Dolar) kullanılıyor. Bu adaların ortak parası. Dominika, St. Lucia, St. Kitts, Antigua, St. Vincent’de aynı para geçerli.

Havaalanın ismi Grenadalı siyasetçi Maurice Bishop adını taşıyor. Maurice Bishop 1979’da kansız bir darbeyle iktidarı ele geçirerek 1983’e kadar Devrimci Halk Hükümeti lideri olarak ülkeyi yönetti.

Adanın bayrağındaki kırmızı mertliği, sarı bilgeliği ve sıcaklığı, yeşil ise ekolojiyi simgeliyor.

Grenada’ya nasıl vize alınır?

Grenada adası şu anda tüm Türk vatandaşlarından vize istiyor. Vizenin orijinalini uçak şirketi yetkililerine göstermezseniz Grenada uçağına binemiyorsunuz bile.

     Grenada Dışişleri Bakanlığı’na resmi müracaat edip bir form doldurunca bir süre sonra vize e-posta ile ücretsiz geliyor! Biz e-posta ile ulaşan vizenin renkli çıkışını yanımıza aldık ama American Airlines yetkilileri bizi uçağa almadı! Efendim ya sahteyse.

     Uçağa binmenize izin verilirse şirket o yolcuyu getirdiği için o ülkeye 2000 Dolar ceza ödemek zorunda kalırmış.

     Bizde olduğu gibi telefonla Grenada pasaport yetkililerine ulaşıp,  vizenin geçerliliği konusunda onay alırlarsa, işte o zaman uçağa bindiriyorlar.  Ama havaalanında esas vizeyi pasaporta vurduklarında 40 Dolar bir ücret ödeniyor.

Ufacık Bir Ada Ama Yarısı Fransa, Yarısı Hollanda: St. Martin

St. Martin veya Hollandalılar için St. Maarteen iki ülke tarafından paylaşılan dünyanın en küçük adası olarak tanınıyor. Nehir yok, ada oldukça kıraç ama yeşil çatıları ile mimari bu coğrafyada göze tırmalamayan bir uyum sağlanmış, siluet bozulmamış. Adanın güneyi Hollanda ile İspanyollar arasında tam 80 yıl paylaşılamamış. Sonuçta, İspanyollar bu sevdadan vazgeçmiş. Fort Hill Kalesi ise 1801 – 1849 arası, İngiliz, Hollanda ve Fransızlar arasında tam 16 defa el değiştirmiş. Neticede, 23 Mart 1648 tarihinde Fransa ile Hollanda adayı ikiye bölme kararı alır. Biri Fransız, biri ise Hollandalı iki temsilci seçilir ve zıt istikametlere yürürler, işte sınır böyle oluşur. Söylentilere göre Fransız şarap içtiği için daha hızlı hareket etmiş,  hatta koşmuş bile onun için de Fransız bölümü daha büyük. 2007 yılında St. Maarten Hollanda’dan resmen ayrıldı. Şu anda bağımsız.

St. Martin, Dominica Adası gibi doğası ya da ekoturizmi ile fazla ilgi çekmiyor. Ama çıplaklar kampı, 365 lokantası, baykuş ile mavi morpho gibi özel türleri barındıran Galiano plajındaki kelebekler vadisi,  bronz tenleri okşayan ılık ve tatlı rüzgarı, çok sayıda yat limanları,  eşsiz plajları,  gazinoları, Hollanda bölümünde tamamen vergiden muaf dükkanları ile ağırlığı Amerikalı olmak üzere yılda bir milyon turisti buraya çekiyor. Fransız bölümünde ufak bir havaalanı olsa da uluslararası büyük “Prenses JulianaHavaalanı Hollanda kısmında ve bu adaya ayak basmak için Shenghen vizesi şart. Yol arkadaşım Hüseyin Şen’i izbandut gibi kadın polis geri çevirdi. Kadıncağız kapılardan ancak yan yan geçebiliyordu. Bu konuda,  hiç şakaları yok, aynı uçakla Hüseyin’i St. Kitts’e geri yolladılar. Elbette ikimiz de çok sıkıntılı iki gün geçirdik.

Havaalanına bitişik yol kenarında dar, taşlı, kötü bir plaj var ama doğrusu çok da ilgi görüyor. Çünkü uçaklar bu plajın üstünden havaalanına iniyor. Adeta uçakların rüzgârını ve gölgesini hissediyorsunuz. Herkes elinde birer fotoğraf makinesi ile uçakları bekliyor.

Anguilla, Saba ve St. Eustatius gibi komşu adalara uçak ve motorlarla ulaşmak mümkün. St. Martin yılda 22 gün fırtına ile karşılaşıyor. Her an bir kasırgaya hazırlıklı olmaları gerekiyor.  Hollanda Bölümü aslında daha hareketli. Başkent Philipsburg’da tam 14 gazino açılmış. Hollanda kısmında Amerikan doları geçerli. Passanggrahan Oteli Hollanda kraliçelerine ev sahipliği yapmış. St. Maarteen’i kraliçenin atadığı bir vali ile ada konseyi yönetiyor. Dar sokaklarında dizi dizi elmas, saat, likör, sigara, elektronik aletler ve mücevher dükkânları yer alıyor. Neticede 500 civarında lüks dükkân sizi bekliyor. Karayipler’de tamamen gümrüksüz alışveriş yapılan tek adres imiş. 1973 yılında yenilenen tarihi adliye binası da görülmeğe değer.

Sahildeki barbekü partileri ateş dansları ile şenlenir.

Kristof Kolomb 11 Kasım 1493’te keşfettiği bu adaya aziz Martin anısına “St. Martin” demiş de yerli halk Arawaklardan çekindiği için risk alıp adaya çıkamamış.

Adada minibüslerle gerçekleşen bir çeşit dolmuş sistemi kurulmuş. Tüm adayı bu minibüslerle her seferinde mesafeye bağlı olarak 1,5 veya 2 dolar ödeyerek gezebilirsiniz. Zaten adada Avro ile dolar eşit kabul ediliyor. Ama bu coğrafyada zaman zaman ciddi bir trafik sorunu yaşanıyor. Fransa ile Hollanda bölümleri arasındaki sınır sadece yol kenarına yerleştirilen sembolik bir sınır taşından ibaret. Fransız bölümünün başkenti Marigot. Fransız tarafında oturup, Avrupa Birliği vatandaşı olanların oyları ile belediye başkanı seçiliyor. Kuzeyde Fransız bölümü ise Avro kullanıyor.

Marigotun renkli bir “Pazar Yeri” var. Pazarlar hep ilginç ve çok hoş fotoğraf kareleri sunar.  Fransız mutfağının leziz örneklerini şık lokantalarda tadabilirsiniz. Adanın ünlü bir de ressamı var,  Roland Richardson, tuvale yansıttığı olağanüstü renkleri ile tanınan ressam “fırça ile bir kez darbe yapılır, onun üzerinde rötüş yapmak doğaya aykırıdır” diyor.

Benim otelim Anse Marcel koyundaydı. Burası anayollardan epey uzak. Çok dik tırmanan bir yol sonrası ulaşılan doğal ve özel bir koy. Burada sadece oteller ve bazı lokantalar var. Bölge yerleşime henüz açılmamış. Onun için burada tam bir gün geçirmekten zevk aldım. Bir çok su sporunu da imkân sağlanıyor.

Karayip Adalarının büyük bölümünü gezmiş oldum. Ortak paydaları şöyle özetlenebilir.

  • Adalara şeker kamışı tarlalarında çalıştırılmak üzere Afrika’dan köleler getirilmiş. Adaların nüfusunu bugün ağırlıklı olarak onlar oluşturuyor.
  • Her bir ada, senelerce İngiliz, Fransız, İspanyol ve Hollandalılar arasında sık sık el değiştirmiş.
  • Su altı dalışları ve batıkları ile Karayip adaları ilgi çekiyor.
  • Yangın, sel ve tayfun ile sık sık başları derde giriyor.
  • Başkentlerinde pek ilginç olmayan ufak birer müzeleri var.
  • Çok sayıda yat limanı ve sıra sıra plajları bulunuyor.  
  • Adalarda botanik bahçeleri kurmuşlar.
  • Meraklıllarına tüm adalar trekking imkanı da sunuyorlar.   

Merdivenleri severim, hani soluk soluğa inilen, farklı katlarda farklı sürprizlere, karanlık köşelere, havuzlu avlulara ve büyülü şadırvanlara ulaşan merdivenleri severim. Aslında Karayiplerde de her ada sizi aynı merdivenler gibi farklı sürprizlere ulaştırıyor.   

Dominika, Dominik Cumhuriyeti Değil


Yüzde yetmişi balta girmemiş ormanlardan oluşan Dominika sahiden tüm komşu adalardan çok “farklı”. Antillerin en dağlık adasıdır, bu yüzden de fazla yağmur çeker. Burada doğa azgın ve arsız. Sanki ada kendisi büyük bir botanik bahçe. Neredeyse baston dikerseniz filizleniyor. Hatta bu volkanik adada kontrol altına alınmazsa çalılar ve ağaçlar kısa zamanda ilerleyip yolları kapatıyor.
Dominika aslında bazı komşu adalar gibi kitle turizmine açılmak istemiyor. Koca koca oteller, otoyollar, butikler, diskolar, devasa alışveriş merkezleri ve ışıl ışıl gazinoları arzulamıyor. Bhutan ve Palau gibi meraklılarına butik ve özel olmak istiyor.
Dominika’nın, muz tarlaları, koyu yeşil girintili- çıkıntılı ve sarp gizemli dağları, dağları saran sis bulutları, geçit vermeyen ormanları, güneşlenen rengarenk iguanaları, azgın şelaleleri, kaynayan gölleri, iki yüz çeşit ağacı, sürekli bizlere seslenen cırcır böcekleri, 360 akarsu ile 365 şelalesi, virajlı dar yolları, kıyılarında kırılan bembeyaz köpüklü dalgaları, mangrov ile bakkam ağaçlarının kalın kökleri, ön cepheleri resimli balkonlu tahta binaları, endemik papağanları, mavi çoraplı kız öğrencileri, tembel tembel sokakta yatan rastafaryanları var.
Önce Fransa, sonra İngiltere, daha sonra da her ikisinin yönetiminde kalan Dominika, 1903 yılında çekik gözlü, Filipinlileri andıran cengâver Karayip yerlilerini koruma altına almak için onlara satmamaları kaydı ile 1500 hektarlık özel bir toprak tahsis etmiş, böylece de Kaligano Köyü kurulmuş. Amaç yerli halkın dans, lisan, kültür ve geleneklerini korumak. O günlerde sayıları 100 civarına düşen Karayip yerlilerinin sayısı bugün 8 farklı köyde 3 bin kişiyi aşmış. Ama maalesef bu tip koruma bölgelerinde yerliler bol alkol tüketiliyor ve binaların önlerinde tembel tembel oturan mutsuz insan portrelerine rastlanıyor. Bugün Karayip yerlileri tarım, ahşap işleri, balıkçılık ve sepet örerek geçiniyorlar.
Yol arkadaşım, meslektaşım Hüseyin Şen Bey ile engelli bir şoför ile 50 dolara anlaşarak Trafalgar Şelalerine gitmek üzere yola koyuluyoruz. Yolda şoför her ziyaret için sürekli ek para istemeye başlıyor. Biz o zaman bu 50 doları niye ödüyoruz diye soruyorum. Kızıyor, arabayı deli gibi kullanmaya başlıyor. Tehdit ediyor, şelalenin girişindeki görevliler araya giriyor, sonunda anlaşıyoruz.
Şirin bir köy evinin terasında muz kızartması, ekmek ağacı meyvesi ile yerel pilav içeren bir öğlen yemeği yiyoruz. Trafalgar Şelalesi iki koldan oluşuyor. Burada soğuk ve sıcak su birleşiyor. Kayaları aşıp şelalenin ağzına kadar ulaşmak için çizme ve özel kıyafetlerle ön hazırlık gerekiyor.
Kristof Kolomb, 3 Kasım 1493 tarihinde bu cennet adayı “Dies Dominica” (Latince “pazar günü” demek) olarak isimlendirmiş. Belki de o gün günlerden Pazar idi. İspanya kraliçesi kendisine “Dominika adası neye benziyor?” diye sorunca Kolomb, bir kâğıdı avucuna alıp buruşturur ve “işte böyle” der. Kristof Kolomb bugün yine Karayip Adalarını ziyaret etse herhalde aralarında sadece Dominika’yı tanırdı. Diğerleri ise hızla betonlaştı.
XVII yüzyılda Fransızlar adayı ele geçirir, 1763 Paris Anlaşması ile Dominika bu kez rakipleri İngilizlere geçer. Ama 1782 yılında Saintes’te İngiliz ve Fransızlar arasında yeni bir savaş daha yaşanır. Nihayet 1978’de Dominika bağımsızlığını ilan eder. Adada zehirli yılan, akrep yok, suç da yok. Bois Bande ağacının kabuğunu Rom’a yatırıp afrodizyak hazırlıyorlar. Ekmek ağaçları ise şeker kamışı tarlalarında çalıştırdıkları köleleri beslemek için bu coğrafyaya ekilmiş.
Üst üste beş kasırgadan (sonuncu Ağustos 2015, biz ayrıldıktan 3 gün sonra) nasibini alan Dominika’nın karşısında Martinik Adası yer alıyor.
Adanın batı kıyısındaki kutu kutu renkli evleri ile başkent Roseau’da saat 17’de hayat duruyor. Dükkânlar ve kepenkler sıra ile kapanıyor. Herkes hızla minibüslere dolup köylerdeki evlerine koşuyor. Başkent Roseau’nun bir yanı dağ manzarası, önünde Karayip denizi, diğer yanında dev ağaçları ve çim sahası ile bir botanik bahçesi uzanıyor. Bu sorunsuz huzur ortamında elbette insanlar uzun ömürlü olur. Dominica’lı Ma Pampo 2013 yılında tam 128 yaşında iken ölmüş.
Dominika göklere uzandığı kadar suların dibine de uzanır. Laudat Köyünün 4 kilometre ötesinde “Freshwater Lake” gölü civarında başrollerini Keira Knightley, Orlando Bloom ve Johnny Depp’in oynadığı “Karayip Korsanları” adlı ünlü film çekilmiş. Aslında adada herkesin bu filmden bir anısı var. Şoförümüz en samimi Knightley’i bulmuş. Johnny Depp ise sürekli telefonla konuşuyormuş.
Havaalanı yolunda yer alan Emerald Pool’a yüzmeye gidiyoruz. Orman içinde 15 dakika kadar yürüyünce karşımıza şelale ile önünde berrak sulu havuzu çıkıyor. Taşların üstünden yürüyüp suya ilk girişi oldukça zor. Ama sonrası çok zevkli, başınıza dökülen coşkulu su size sürekli doğal masaj yapıyor. Hibiscus çiçeğinden yapılan lezzetli suyu içiyoruz. Önümüzden sıçan-domuz yavrusu karışımı kemirgen bir hayvancık koşarak geçiyor. Burada buhar püskürten küçük delik ve sıcak su kaynaklar bulunuyor.
Miami’den kalkan Cruise ile adaları birkaç saatliğine ziyaret eden yaşlı – obez Amerikalılarla dolu yolcu gemilerinde normal olarak 20 kişilik morg varmış. Ama çoğu zaman bu morg bile yetmezmiş. Çünkü hava değişikliği, bol ve bedava yemek ve görevli gençlerle çılgınca dansa heyecan da eklenince yolculuk sırasında gemide ölen yaşlı Amerikalıların sayısı hızla artıyormuş.

Ziyanı yok, sendele düş, şu geçitten uzaklaş!
Atacağın her adımla menzile koş, yaklaş.
Yürü, yürü, yarı yolda kalma, “ haydi” derim,
(M. Emin Yurdakul)

Domenikalı çift, evlenmek için kiliseye gelirler. Evlilik aktini yapacak olan papaz geline dönerek,

—Maalesef sizi evlendirmeyeceğim, damat ayakta duramayacak kadar sarhoş.
Gelin hemen yanıtlar,
—Muhterem peder, ayıkken kiliseye getiremiyorum ki!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir