İsveç – İnsan Hakları Bekçisi

İsveçli Viking, Don ve Volga ırmaklarını aşıp 1000 yıllarında Stockholm’den Anadolu’ya ulaşır. Bizans saraylarında askerlere dövüş dersi veren sarışın, mavi gözlü delikanlılar yine Vikinglerdir. Bunların bazıları buğday tenli güzel Bizans kızlarına tutulup kalırken, bir bölümü kısa botları ile Stockholm’e doğru gerisin geriye kürek çekerler.

İsveç, çeşitli savaşlarda zaman zaman İskandinavya’daki Baltık kıyılarını, hatta Kuzey Almanya’yı kaplayacak kadar büyümüş; zaman zaman ise kendi kabuğuna çekilmiştir.

Poltava’da Ruslara yenilen İsveç Kralı Karl, 5 yıl Osmanlı Sarayı’nın konuğu olur; yıl: 1709. Uzun süre İstanbul’da kalan ve “Demirbaş Şarl” olarak tarih kitaplarında yer alan bu kral, Stockholm’e dönerken bine yakın yağız, kısa boyunlu, bıyıklı yeniçeriyi de beraberinde götürür.

İsveç’in ne bir karış sömürgesi, ne kömürü ve ne de petrolü vardır. Altı ay süren uzun bir kış, bereketsiz topraklar, kalabalık çiftçi aileleri, topraksız köylüler ve kıtlık yılları. İşte bu coğrafyanın yaratacağı toplum hem denizi, hem karayı, hem ırmağı iyi kullanacaktır.

İsveç’i önemli kılan bir başka olay da Nobel Barış Ödülü’nün Stockholm’de verilmesidir. Kral ve kraliçe her yıl 10 Aralık’ta Nobel ödüllerini büyük bir törenle sahiplerine teslim ederler. Törenin ardından 1901 yılından beri mönüsü hiç değişmeyen bir ziyafet verilir, hem de 1300 seçkin konuğa! Ancak pandemi dolayısı ile 2020 yılında bu gelenek yerine gelemedi.

Alfred Nobel, 1802 yılında dinamiti yeni bulup, savaşlara yeni bir çığır açarak çektiği vicdan azabını biraz olsun dindirmek için, kazandığı tüm serveti, “barış” adına verimli çalışmalar yapanların hizmetine sunmuştu.

Başkent Stockholm, aynı zamanda İsveç’in ekonomik ve kültürel merkezi. İsveç devleti herkese iş, ev, eğitim olanağı sağlamış. Her mahallede büyük ve bakımlı parklar var. Büyük hastanelerin yanı sıra her mahallenin dispanseri, hayvan hastanesi bile bulunuyor. İşsizlik ve sağlık sigortası tam ve eksiksiz olarak yürürlükte.

Bir ülke kendi sorunlarını çözümleyince dünya sorunlarına da eğilir. İsveç bu konuda da örnek bir ülke. Dünya kamuoyunu yakından ilgilendiren birçok bunalımda, etkin ve barışçıl bir tavır koymuş. Vietnam Savaşı sırasındaki tutumu buna iyi bir örnek. İnsan haklarının çiğnendiği ülkelerde mağdur olanlara kucak açan ülkelerden biri. Özellikle doğulu ülkelerden gelmiş pek çok insan yaşıyor İsveç’te. Stockholm’ün uzak bir mahallesi olan Rinkeby’de göçmenler için uydu kent bile kurulmuş.

İsveçli boş zamanında okur, evini düzenler, çiçekleri ve köpeği ile ilgilenir. Arkadaşlık ve aile ilişkileri oldukça sınırlıdır. Avrupa’nın en büyük köpek hastanesi 1973 yılında Stockholm’de açılmıştır. Kışı soğuk ve ışıksız geçiren İsveçli, yaz gelince doğanın tüm olanaklarından yararlanarak gününü gün etmesini bilir. Yılın çok önemli bir günü “yaz ortası”dır. Yaz ortasında tüm yerleşim yerlerine “mayıs direği” dikilir. Dallar ve çiçeklerle süslü olan bu direğin çevresinde o gün dans edilir. İsveç’te kimi cezaevlerinin içinde yüzme havuzları, spor alanları, televizyon salonları ve elbette kütüphanesi vardır.

Ayrıca, İsveç’in değişik sanat dallarında yetiştirdiği dünya çapında şöhretlerine ne dersiniz ? Dram ustası August Strindberg, opera sanatçısı Jussi Björling, Greta Garbo, ressam Carl Larsson ve daha niceleri sayılabilir. İki ünlü Bergman’ı var İsveç’in: Ünlü sinema yıldızı Ingrid Bergman ve ünlü yönetmen Ingmar Bergman.

Bugün dünyanın önemli bir demir cevheri dış satımcısı durumunda olan İsveç, çeliği ile ünlü. Gemi yapımında ise Japonya’nın ardından dünyada ikinci sırada yer alıyordu ve bu gemilerin tonaj olarak %75’i ihraç ediliyor. Bu arada “Volvo” marka arabalarını da unutmayalım. Sonra Ericsson var, Atlas Copco da  var.

İsveç’te balık ve deniz mahsulleri bol. Eskiden kurutulan ve füme yapılan balıklar, şimdi derin dondurucularda saklandığından, istediğiniz her an ringa, somon, yılan balığı ya da alabalık çeşitlerini bulabiliyorsunuz.

Balık ve ekmek çeşitleri kadar kahve ve pastaları da İsveç mutfağının vazgeçilmez tatlarıdır. Kereviz ise İsveçlilerin millî yiyeceği gibi. Kocaman bir kâsenin içinde bol dere otu ile haşlanmış kerevizleri yerken şarkı söylemeyi de asla ihmal etmezler!

Suda Yüzen Kent: Stockholm

Stockholm, ilkbaharda canlanır, dirilir ve serpilir. Güneş, bakır rengi ışığı ile kentin oksit mavisi çatılarını, turuncu, kırmızı eski taş yapılarını yalar.

Stockholm’ün bir milyona yakın nüfusu var. Bir o kadar, yaşamı başkente bağlı çevredeki uydu kentlerde sürdürüyor yaşamını. İsveç’in ülkemizde de tanınan Nobel ödüllü yazarı Selma Lagorlöf’ün tanımıyla “suda yüzen kent” Stockholm. Birbirine kırk köprüyle bağlı 14 adanın üzerinde, Baltık Denizi ile Mälaren Gölü’ün buluşma noktasında kurulmuş, kuzeyin en güzel kentlerinden biri olarak kabul edilir.

Stockholm’den bir tekneye atlayın. Batıya uzanan Mälaren Gölü içinde yüzlerce, doğuya açılan Baltık Denizi üzerinde tam 13 bin irili ufaklı adacık tüm sessizliği ve güzelliği ile sizi beklemekte. Kimilerinde kimse yaşamaz, kimilerinde bir-iki balıkçı kulübesi göreceksiniz. Birkaç köhne ahşap iskele, üç-beş villâ ve birkaç ufak dükkân…

Stockholm’de ilkbaharda yeşilin her tonunu yaşayacaksınız. Doğa ile iç içe yaşayan Stockholm’ün yeşile, parklara, ağaçlara, çiçeklere, çimenlere ne kadar önem verdiğine her an  şahit olacaksınız.

Ancak, tüm boyutlar mükemmel bütünleşmiş, insana zevk veriyor. Yokuşların, merdivenlerin küçük boyuttaki mimarî hacimlerin tadı bir başka.

Stockholm’ün merkez ve çevresindeki deniz, göl ve karalar iç içe girmiş! Buna rağmen her şey birbiri ile o denli güzel bir bütünlük içinde ki… Harika görünümlü ve renkli bir kent olarak insanı büyüleyip, zevk veriyor.

Stockholm’de gezilecek yerler arasında “Wasa Savaş Gemisi”ni de anmak gerek! Kral II. Gustav tarafından yaptırılarak 1628’de ilk seferine çıkarken hemen körfez çıkışında batan ve 333 yıl sonra tekrar su yüzüne çıkarılan 62 metre uzunluğundaki bu ilginç gemiyi her yıl dünyanın dört bir yanından gelen ortalama 500 bin kişi ziyaret ediyor.

Gittiğiniz bir şehirde sallana sallana kilometrelerce yürümezseniz, sağa sola içinize sindire sindire bakmazsanız, ara sokaklara dalmaz, utanarak orayı burayı sorup öğrenmezseniz, ufak bir kafeye oturup, yorgunluk atarken limonatanızı yudumlamazsanız, o şehri yeterince tanımamış olursunuz!

Stockholm, Kraliyet Sarayı’nın bulunduğu Gamla Stan (eski kent) etrafına kurulmuş. Eski olan hiçbir şeye dokunulmamış ve su öylesine saf ve temiz ki, Stockholm’ün merkezinde bile somon balığı görebilirsiniz.  XVII. yüzyıldan kalan, bakır damları artık yeşil küf tutmuş eski binalar, günün koşullarına göre yenilenmiş. Gamla Stan’ın daracık, kaldırımsız sokaklarında eski bir evde oturmak için çok yüksek bir kirayı göze almanız gerekmekte.

Kentin sokakları, eski Ankara ve Bursa sokakları gibi kesme taşlardan yapılmış. Bu dar sokakların içleri, neşeli küçük kahveler, heybetli kiliseler, tulumbalı çeşmeler, uluslararası lezzet kokan lokantalar, ufacık sanat galerileri ile  şık butiklerle süslenmiş. Tabiî ki Gamla Stan’ın asıl gizemi, kasvetli XVII. yüzyıl mimarîsiyle eski havasını korumasında!

Skansen Parkı bir açık hava müzesi olarak hizmete sokulmuş. Modern heykellerin arasında dolaşırken şaşırıp kalıyorsunuz. Aynı adada hiç hoşlanmadığım bir akvaryum ile kuzeye özgü hayvanların barındığı minik bir hayvanat bahçesi de var.

Sveavägen Caddesi’nde barışın simgesi olmuş Olaf Palme’nin öldürüldüğü köşe başını göreceksiniz. Mezarı da 150 metre ötede, caddenin diğer yanındaki kilise mezarlığında yer almaktadır.

Stockholm’de Belediye Sarayı’nı gezmek için de şöyle bir saatinizi ayırın. Önce sizi hiç de mavi olmayan “mavi salon”a alacaklar. Burada daha önce de bahsettiğim gibi her yıl 1300 kişiye Nobel ödüllerinin geleneksel yemeği veriliyor. Dünyada bir zamanlar en fazla kadın üyeye sahip olan Stockholm Belediye İl Genel Meclisi’nin toplantı salonuna gireceksiniz. Bu salonun çatısı geleneksel olarak Viking gemisi şeklinde yapılmıştır. Balo salonunun altın kaplı mozaik ve panolarını eminim seveceksiniz.

Akrabam Beatrice Ceyhan beni Grand Otel’de öğle yemeğine götürüyor. Bir ara tuvalete giriyorum. Tuvalet görevinizi yerine getirirken zamanınızı değerlendirin diye her bir pisuvarın başına günlük gazete asmışlardı.

Bir ilginçlik daha: Uçaklarında kaşar, salam, yağ ve ekmeği size veriyorlar ve kendi sandviçinizi kendiniz hazırlıyorsunuz!

Her öğle vakti Kraliyet Sarayı önünde süvari muhafızların nöbet değiştirme törenini izlemek mümkün. Altı yüz odalı barok sarayın Kraliyet Hazine Dairesi’ni, eski kraliyet arabalarını, zırh ve silâhları ile kraliyet ailesinin değerli goblen halı koleksiyonunu görebilirsiniz.

Fijallgaten Tepesi’nden tüm Stockholm’ü, limanı, adaları ve tarih kokan binaları kuş bakışı seyretmek de zevkli oluyor. Stockholm Belediye Binası ile Kraliyet Sarayı’na yakın olan katedrali eğer “katedral görmekten bıktım” demezseniz adımlayabilirsiniz.

Serpels Torg olarak anılan alan ise kentin yüreği. Ticarî hareketliliğin yanı sıra, aynı zamanda her türlü gösterinin de merkezi burası. Koca fıskiyeli havuz ile cam kule bu alanı görsel açıdan zenginleştiriyor.

1632-1654 yılları arasında İsveç’i yöneten ünlü kraliçe Kristina, Stockholm’ü bir kültür merkezi yapmak için büyük uğraş vermiş. Kristina’nın hayatını konu alan bir Hollywood yapımında başrolü gene bir İsveçli yıldız, Greta Garbo oynamıştı.

İsveçliler, diğer İskandinav ülkelerinin halkı gibi hafta sonlarını kent dışında, ormanlarda geçiriyorlar. Yaz-kış, yağmur-çamur demeden rengârenk çizmelerini giyip, kendilerini doğanın içine atıyorlar.

İsveç’te herkes evlerin ve ev dışındaki el işlerini kendi yapmaya gayret ediyor. Aslında bu biraz da, bu tür hizmetlerin çok pahalı olmasından kaynaklanıyor. Bu konuda yayımlanmış sayısız kitap bulmak mümkün. Evin badana mı olacak, kendin yapıyorsun; eve yeni bir dolap mı lâzım, kendin kuruyorsun. Yani İsveçliler “Kendi işini kendin gör.” anlayışını yaşatan bir toplum.

İsveçliler şık mı şıktır, kibar mı kibardır, öylesine titizdirler ki, berbere giderken bile tıraş olurlar. Sokağa inip gazete almak için bile bazen smokin giyerler!…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir