Heyecan ve Macera Ülkesi: Tayland

Mangoların, Hindistan cevizlerinin, parmak muzların, sarı hasır şapkalı kadınların, her çeşit Buda heykellerinin, ince dallardan örülmüş yelpazelerin, hayat enerjisinin, turuncu ve yeşilin tonları ile ışıldayan tapınak çatılarının, fillerin, öküz arabalarının, bahçelerdeki sunakların, safran rengi kumaşlarla örtünmüş rahiplerin, at nalı yengeci yumurtalarının, teneke evlerin önüne dizili rengârenk çamaşırların, yamalı bir yorgan gibi dizilmiş çeltik tarlalarının, üstüne zencefil dökülmüş ananas-mango sularının, sabah sisinin düştüğü alçak sivri tepelerin, üç tekerlekli tenteli tuktuk’ların ülkesidir Tayland.

Yul Bryner’in başrolünü oynadığı dünyaca ünlü film “Kral ve Ben”i izlediniz mi? Hani kral, çocuklarının eğitimi için İngiltere’den genç bir kadın öğretmen Anna Leonowes’ı getirir. Ardından, aralarında duygusal bir ilişki başlar; ilginç sahnelerle dolu nefis bir serüven yaşanır. Öğretmen de İngiltere’ye dönünce anılarını kaleme alır. İşte o filmin gerçekte yaşandığı yer Tayland’ın başkenti Bangkok’taki Kraliyet Sarayı’dır. Büyük Saray ve Phra Keo (Zümrüt Buda) Tapınağı, hem Budizm, hem de iki yüzyıllık kraliyet sülalesinin inançlarını, geleneklerini, zevklerini simgeleyen ve birçok yapıdan oluşan dev bir kompleks. Daha önceleri dışa kapalı yaşayan Taylandlılar, XIX. yüzyıl ortalarında Kral Mong Kut’un Batı’ya açılma politikasıyla bu durumdan sıyrılmaya başlamışlar.

Nepal Prensi Siddharta Gautama, düşünde sarayındaki en güzel kadınların bir anda çürüdüğünü görmüş. Prens, insanların çektikleri acıları dindirmek, yaşanan olumsuzluklara çözüm aramak için atına binmiş sarayından ayrılmış. Dünya nimetlerinden elini eteğini çeken, kendini derin düşüncelere kaptıran prens, yıllar sonra bilgeliğe ermiş, “Buda” olmuş. “Buda”nın hayatının ilk yıllarını temsil eden her küçük prens’in kutsal olduğu kabul edilmiş. “Buda” olduktan sonra hiçbir kadın “küçük prens”e dokunmamış. Çünkü o artık Budizm’in yeniden doğuşunu temsil ediyormuş.

Buda rahipliği, henüz çocukken başlıyor. Rahip adayları, çok küçük yaşlarda özenle seçiliyor. Onlar için çocukluk dönemi 7 yaşlarında sona erince, zorlu bir eğitim başlıyor. Birer Buda rahibi olmanın değerini biliyor ve bununla gurur duyuyorlar. Sabah 6 ile 18 arası her an mabetlere giderek ibadet edebiliyorlar. Tayland’da rahipler dışında her gencin bir süre din eğitiminden geçmesi bir gelenekmiş. Buda’ya göre insan bir arınma varlığı. Arınma, kişinin kendisini aşması, gövdenin tutkularından, yaşamın acı ve sıkıntılarından kurtulması için iradesini kullanması anlamına geliyor. Budizm’e göre insanın amacı “Nirvana”ya ulaşmak. Sözlük anlamına göre “Nirvana”; üç büyük günahın (şehvet, kötü niyet ve çılgınca sevmek) sona ermesini simgeliyor.

Budist tapınaklarına Tayland’da hemen her yerde rastlayabiliyorsunuz. Örneğin, mahalle arasında kalmış bir tapınakta alçak gönüllü bir tapınakta bile ayakta duran dev bir Buda heykeli ile karşılaşıyoruz. Her yerdeki maket ruh evleri de birer tapınak. Veya bir pazar sabahı Çin mahallesindeki bir tapınakta avlunun çevresindeki galeri boyunca sıralanmış sayısız Buda heykellerinden birinin önünde genç bir adam, heykelin altında yer alan çekmecenin içine, yeni ölmüş birinin küllerini yerleştiriyor.

Mabede giren Budist üç tütsü, bir Lotus, bir mum veya kâğıt içinde altın folyo satın alıyor. Eğilip dua ediyor, lotusu suya, üç tütsüyü yakıp kum dolu bir kaba koyuyor. Kutuya para atıyor ve altın folyoyu Buda heykeline saygı ile yapıştırıyor.

Artık, cesetler odun ateşi üzerinde değil, hemen her mahallede bulunan mazotlu fırınlarda yakılıyor. İnançlı bir Budist için küllerin bir Buda heykeli altında “ebedî uykuya dalması” çok önemli. Bunun için tapınağa yüklü bir bağışta bulunulması gerekiyor.

Buda heykelleri üç tipte. Ayakta Buda, Oturan Buda ve Yatan Buda. Hepsinin anlamları da ayrı. “Ayakta Buda”, Buda’nın öğreticiliğini ve öğretmenliğini; “Oturan Buda”, ibadeti; “Yatan Buda” ise ölümü simgeliyor.

Özetle Budizm, “kimsenin kimseyi rahatsız etmeden kendi işini severek yapması” ilkesine dayanıyor. Budizm’de nefret de yok, kin de… İnsanların kafaları kadar elleri de açık. Hepsi ayrıca sanatın bir dalı ile de uğraşıyor.

Vietnam, Burma (Myanmar), Kamboçya ve Laos gibi tarih boyunca sorunlar yaşamış ülkelerle komşu olduğu için, Tayland’ın sınır problemleri var. Kuzeyden güneye 1600 kilometre ve 15. kuzey enlemi boyunca 800 kilometre uzanan toprakları, sınırlarını dengesiz bir duruma sokmuş.

Biraz Tarihçe:

Tayland’ın geçmişine şöyle bir uzanmak bu aşamada yararlı olur sanıyorum. “Tayland Krallığı”nın bugün bulunduğu yer, önceleri “Himerler”in yurduymuş. VI. yüzyılda Taylar tarafından istila edilmiş, onlar da komşuları “Birmanya” ve “Kamboçya” ile yıllar sonra mücadeleye girişmişler.

XVII. yüzyıldan sonra Tayland, bu kez Fransız baskısından kurtulmaya çalışıyor. 1908’e kadar imzalanan anlaşmalarla Kamboç ve Menam Vadisi sınırlarını düzenleyen Tayland, II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yanında müttefiklere savaş açmış, tabii sonuçta topraklarının büyük bir kısmını yitirmiş.

Ancak hiçbir zaman bir ülkenin işgaline uğramamış ve sömürge olmamış.

Bangkok: Melekler Şehri

Bangkok, kendini kolay teslim etmeyen, gizemli, karanlık bir anlamda aslında korkutucu bir kent. Güzellik, zevk, seks, korku, esrar ve de ölüm öylesine bir arada ki. Sanki sonsuz bir perdede film seyreder gibi.

Bangkok ayrıca kendine özgü karmaşası, gettoları, kanalları, zıtlıkları ile “Doğunun Venediği” ve “Sonsuz Mücevher” şehri olarak da anılıyor.

Bangkok’un başkent oluşu 1782’ye rastlıyor. Önceki başkent “Ayuttaya”, Burma ordularının yıkımına uğrayınca, Tayland Kralı I. Rama, küçük bir balıkçı köyü olan Bangkok’u başkent yapar. İşte daha önce söz ettiğim ünlü Kraliyet Sarayı da o tarihlerde yapılmaya başlanıyor. Chao Phrya Irmağı’nın sol kıyısındaki saray, 218 bin metre kare arazi üzerinde bulunuyor. Yüz’den fazla binaya sahip. İki yüz yıllık kraliyet sülâlesinin inançlarını,  geleneklerini ve  zevklerini simgeliyor. Yaldızlı kuleler, yüksek kemerli çatıları ile bir masal dünyası sergiliyor.

Çevresindeki yüksek duvarların uzunluğu ise 2 kilometreyi buluyor.

Taylandlılar, krallarıyla kraliçelerine oldukça bağlılar. Her yerde boy boy resimleri var. Kral IX. Rama ünvanına sahip. Buda’nın elçisi ve bir Tanrı gibi saygı görüyor. (Kral BhumiBol Adulyades ve Kraliçe Sirikit). Tayland’da (9) sayısı uğurlu, bakalım X. Rama olarak oğlu tahta geçebilecek mi! Gerçi IX. Rama şu anda en uzun süre tahtta kalan kral rekorunu elinde tutuyor (yıl 2015, 89 yaşında). Kralların doğum günü olan Pazartesi günü, halk onun en sevdiği renk olan sarı kıyafetlerini üstlerine giyiyor. Sarayda kraliyet ailesi kendi aralarında diğerlerinin anlamadığı farklı bir lisan kullanıyorlar. Ama kral ayrıca dünyanın en zengin 5 kişisinden biri olarak da biliniyor. Sinemalarda film başlamadan önce, perdede kral ve kraliçe görülüyor… Halk ayağa kalkıyor, ulusal marş söyleniyor, sonra film başlıyor. Kral su motoru ile gezmekte olan torununu 2004 yılı sonundaki deprem sonrası oluşan dev dalgalara kaptırmıştı.

Dünyanın en büyük nilüferi bir zamanlar kralın bahçesinde idi. Tayland denince, özellikle de Bangkok denince akla hemen orkide geliyor. Bizde ancak varlıklı insanların değer verdiği kişilere gönderdiği bu çiçek, orada ekmek-su gibi gündelik yaşamın vazgeçilmez bir parçası.

Siyam kedisiyle de ünlü bu ülkenin; ipeği, safiri ve yakutu da çok tanınıyor.

Pırlanta ve altına oranla daha ucuz olan safir ve yakut taşlar, turistlerin çok ilgisini çektiği için yol boyundaki dükkânlarda satılıyor, üstelik çok da bol. Ancak, aldanmamak için bu taşlar hakkında çok iyi bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Wat Phra Keo; Altın Tapınak veya Zümrüt Tapınak

Bangkok’un ortasında 1782 ile 1809 yılları arasında, Kraliyet Sarayı’nın bahçesine Bangkok’un kurucusu Kral I. Rama tarafından yaptırılmış bir kraliyet tapınağı var: Buda’nın Zümrüt Tapınağı. Ama halk arasında “Altın Tapınak” diye biliniyor. Çünkü tapınağın büyük bir bölümü altınla kaplanmış. Çok sayı­da heykel, mükemmeli yakalayan ustalarca işlenmiş. İçi yüz binlerce ayna parçası ile bezenmiş. Şaşırtıyor. “Altın Tapınak” ayrıca ülkenin en kutsal tapınağı. Kraliyet ailesinin düzenlediği törenler hâlâ burada yapılıyor. “Altın Tapınak”ın en değerli parçası sayılan 75 santimetre boyundaki Zümrüt Buda Heykelciği ise yekpare bir yeşim taşından hazırlanmış. Zümrüt Buda’nın giysilerini senede üç defa kral kendi elleri ile değiştiriyor…

Bu heykelciğin çok ilginç bir efsanesi var: 1434 yılından kalma yazıya göre Tayland’ın kuzeyindeki “Çiengra”i kasabasında, kutsal bir heykel bulunuyormuş ve bir gece, aniden fırtına kopmuş. Fırtına sırasında heykele yıldırım düşmüş. Parçalanan heykelin ortasından kocaman bir yeşim taşı belirmiş ve birkaç gün sonra yeşim taşı yavaş yavaş “şekillenmeye” başlamış. Önce Buda’nın burnu, kaşları ve sonra da gözleri şekillenmiş ve heykel zamanla bugünkü hâlini almış. Kısacası, inanışa göre “altın tapınak’taki” yeşim taşından yapılmış Buda heykeli, bir ustanın elinden çıkmamış. Doğanın yarattığı kutsal bir eser. O günden bu yana yüz binlerce kişi kutsal Buda heykelciğini görüp dileklerde bulunmak için “Altın Tapınak”a akın ediyor. Saray kompleksi içinde başka ilginç binalar da var. Chakkri Binası (1890), Barom Phiman (1900), Kraliçe Sirikit Tekstil Müzesi gibi…

Bangkok’un en eski ve en büyük tapınağı “Wat Pho” (Yatan Buda Tapınağı, uzanmış Buda’nın boyu altı insan boyunu buluyor. Savaş sırasında çalınmasın diye alçı ile kapatılmış.), “Wat Penca” (Mermer Tapınak), Wat Arun (Tüm kente egemen bir tepeye kurulmuş şafak tapınağı. Hindu gün doğuşu tanrısı Aruna’ya adanmış.),

Eski Bangkok valisi olan varlıklı bir Taylandlının kurduğu “Rose Garden” (Türlü dans gösterilerinin yanı sıra, filler ve timsahlarla yapılan ilginç gösterilerin de olduğu mekân.) .Wat Traimit (üç kardeşin 5 buçuk ton ağırlığında, 18 ayar 5 buçuk ton altından yaptığı Buda heykeli).

Hafta sonunu Bangkok’da geçirirseniz geniş bir alana dağılan bir panayır havasındaki “jj” (çatu-çenk) açık pazarına gitmeyi ihmal etmeyin. Orası da aslında taklitler diyârıdır. Lacoste tişört, Nike eşofman, Swatch saat, Escade çanta bulursunuz!

Sanki Bangkok’un yarısı sokaklarda yemek yapıp satıyor, öteki yarısı da o yemekleri yiyor. Kentin tüm kaldırımları da birer açık pazar. Oldukça zengin olan Thai mutfağında değişik deniz ürünleri, kümes hayvanlarının eşliğinde hazırlanmış pilav ve makarnalar, “tam-yan” denen ünlü çorba, “yam” denen salatalar, “konom” denen tatlılar var, hem de çeşit çeşit. Ne kadar boğazınıza düşkün olursanız olun, kaldırımda hazırlanan bu yemeklere rağbet etmeniz pek kolay değil. Yükselen duman dışında bir de kendine has kokusu var. Çok rahatsız eden, yemeyi içmeyi yarım bıraktıran bu kokunun nedenini anlamakta güçlük çekmedim. Kullandıkları hindistancevizi yağı, kokusu ve ayrıca tadı ile bizim için çok rahatsız edici.

Bangkok büyük bir hızla gelişiyor, modernleşiyor, ve de maalesef betonlaşıyor. Çirkin beton kaideler üstüne yol üstüne yol yapıyorlar. O güzelim ahşap piramit çatılar, koni şeklindeki yüksek çatılar, egzotik parklar, rengârenk tapınaklar tek tek gri betona teslim oluyor. Gecekondu ile lüks gökdelenler iç içe… Egzotik, ucuz ve ilginç “tuk tuk”lar (çek çek) yerini yavaş yavaş lüks araçlara bırakıyor.

Chao Phraya Nehri Bangkok’u kıskacına almış. “Chao Phraya” suların en soylusu anlamına geliyor. Nehir ve kanallarda yoğun bir trafik var. Sallar, sürât motorları, mavnalar, ejderha şeklinde tekneler, ince uzun kayıklar…

Her yerde “Sunak” ve “Buda heykelleri”. Sarı safran renginde giysileri ile Budist rahiplerinin bir köşede oturduğu “Wat” yani tapınaklarla sık sık karşılaşıyorsunuz. “Yak” denilen dev iblis heykellerin korkutucu yüz ifadeleri ve çiçeklerin güzel kokuları kötü ruhları cennetten kovuyor. Kutsal lotus çiçeğinin değişik figürleri de tapınakları süslüyor.

Yüzen Çarşı Görülmeli!

Bangkok’ta Chau Phya Nehri, akan bir yaşamdır. Bangkok’ta nehir, sokakların suskun tanığıdır. Nehir, kentin kalbidir. Ondan habersiz adım atılmaz. Burası suyla birlikte yaşamaktır.

Bangkok’un 100 kilometre güneyinde yer alan Damnoen Soduek yerleşim merkezine gidiyoruz. Burada ünlü Yüzen Çarşı (Floating Market) bulunuyor.

Bu dünyada eşi az bulunur, su üstünde kurulmuş bir “pazar”. Hasır şapka, muz, hindistancevizi, bir buket yasemin, karnınız aç ise kano-lokanta; kısacası bu pazarda her şeyi bulabilmek mümkün.

Nehir boyunca sazlıkların arkasında tahta bacaklı evlerin görünen yüzlerine kanmayın, arka cepheleri caddelere bakıyor çünkü.

Tayland evleri iki taraflı, suya ve karaya dönük. Yöreye özgü motorlarla yapılan gezide, akarsuyun iki yanında sıralanan barakalarda, her türlü su gereksinimi çamurlu ırmak suyundan sağlanıyor. Yüzlerini bu suyla yıkayan, dişlerini bu suyla fırçalayan, çay ve yemek için ibrikler sarkıtıp su alan, ayrıca içine girip yüzen köylüler için bu akarsu, aynı zamanda kanalizasyon görevini de yerine getiriyor. Ama koyu rengi, kimyasal olarak kirli olduğunu göstermez.

Taylandlıların mikroba karşı bu denli dirençli olması, insanı şaşırtıyor doğrusu! Bizim Haliç’in eski halinden çok daha pis görünüyor çünkü su.

Şu Hayvanların Bizden Çektikleri

Irmak kıyısında kurulu bir başka turistik yer de “yılan gösterisi” yapılan mekân. Kobranın yanı sıra, çeşitli zehirli yılanlar tecrübeli bakıcılarıyla gösteri yapıyor turistlere. Elbette arada bir yılanlar ellerinden kaçıp seyircilere doğru gidebiliyor. Eğer yılan sokarsa korkmak gerekmiyor; çünkü 15 kilometre ötedeki hastaneye götürmek için özel bir araç hazır bekliyor. Yine de Taylandlı gençler gibi yılanla şakalaşmaya kalkışılmamalı…

Dileriz derdini anlatamayan masum hayvanların kullanıldığı sirk dâhil tüm bu “vahşi” gösteriler sona ersin. Yüzlerce yıl önce arenalarda aynı şekilde insanlar dövüştürülüp zevk alınmamış mıydı? Belki bizim bu zalimce gösterilerimize dört yüz yıl sonra başka insanlar aynı şekilde şaşıracak.

Kara Kedi, Merdiven Altı, On üç Numara

“Batıl inançlar” oldukça etkiliyor Tayland halkını. Ağaçların altında bir ruh olduğuna inanırlarmış ve bu ruh ev halkını kötülüklerden koruyormuş. Cumartesi günleri yeni bir eve taşınmak, yeni araba kullanmak, yeni elbise giymek, daha doğrusu “yeni bir şey yapmak” uğursuz sayılıyor Taylandlılarca.

Daha da ilginci “saç kesme” konusu… Sözgelimi uzun ömürlü olmak istiyorsanız pazar günlerini, mutluluk arıyorsanız pazartesiyi, kuvvetli olmak istiyorsanız salıyı seçeceksiniz “saç kestirmek için”, çarşambadan uzak durmalısınız; çünkü o gün uğursuz. “Benim böyle batıl inançlarım yok, saçımı çarşamba günü de kestirebilirim.” diyebilirsiniz; ama kestiremezsiniz. Berberler, uğursuz olduğu için çarşambaları zaten dükkân açmıyorlar. Bizim toplumumuzda da bu tip alışkanlıklar yok değil. Örneğin, “salı sallanır” denir ve yeni bir işe başlamak için uygun bir gün olmadığı söylenir.

“Kertenkelelere” karşı çok saygılılar, onlar tarafından lânetlenmek istemezler. Batıl inançlar hayatın her alanına girmiş. Sözgelimi, genç kızların “şarkı söylemesi”, yaşlı bir kocaya gideceğine delâlet ediyor. Gürültücü kadınları da kayın valideleri aforoz ediyor zaten. Hep uğursuzluklardan, daha doğrusu olumsuzluklardan söz ettim. Uğurlu bir şey yok mu Tayland’da? Olmaz olur mu, tabii ki var. Taylandlıların hepsi “9” rakamının uğuruna inanıyor. Her törende mutlaka “9” rahip bulunduruluyor. Bir Taylandlı yeni bir ev mi yaptırdı, mutlaka 9 rahibin dualarıyla giriyor yeni evine. Doğumda ve ölümde hep “9” rahip hazır bulunuyor.

 

Tayland ve her Türlü Macera!

Şimdi gelelim Tayland’ın neden “bazıları” için özel bir “cennet” olduğuna. Maalesef tepeden tırnağa seks ve uyuşturucu kokan bir ülke çünkü. Bu iki olgu apayrı bir sektöre dönüşmüş artık.

Aslında her şey Vietnam’da savaşan Amerikan askerlerinin (1960–1970) moral kazanmak için dost, komşu ülke Tayland’a gönderilmesi ile başladı. Elbette askerlerin her türlü ihtiyacının –seks dâhil- karşılanması gerekiyordu. Sonra ceplerinde dolar vardı, her şeyi satın alabilirlerdi. Çocukların bedenini satın alıyorlardı.

Tayland demek artık bir yerde fuhuş, seks ve de bir bakıma “uyuşturucu” demek oldu. Yalnızca seks amaçlı dünyanın çeşitli ülkelerinden uçak seferleri yapılıyordu. Uçaktan iner inmez kadın simsarlarının çevrenizde dolandıklarını hissediyorsunuz. Hatta ülkenin turizm bakanı şöyle bir açıklama yapma cesaretini bile bulmuştu: “Bu sene turizm gelirimiz arttı, kızlarımız iyi çalıştı”.

Otellerde, sürekli odanıza telefon ediliyor… Kadın bedeninin, dünyanın her yanından gelen cebi dolar, euro, sterlin veya sadece “baht” dolu yabancılara oldukça ucuza, AIDS ve türlü hastalıklara rağmen peşkeş çekildiği bir yer burası. Sanki her şey satılığa çıkarılmış.

Bangkok’un “Silom” ve “Surawong” sokakları arasında kalan kısa iki sokak; Patkong I ve Patkong II, bu sınırsız gecelerin yaşandığı merkez.

İki sokak arası ise sıra sıra işportacılar ile dolu. Rengârenk ışıkları sürekli yanıp sönen sayısız bar ve pavyonun fedaileri, sizleri kolunuzdan çekip içeri almaya çabalıyor. İçeride giysisiz, çıplak bedenlerini sergileyen “go­ go” kızlara bakarak biranızı yudumlayabilirsiniz…

Bangkok’ta bir sokak daha var, “Nana”. Orada ufacık kızlar fantezi yaratmak için müşterilerini hemşire kıyafeti, okul önlüğü veya kırmızı saten gecelikle bekliyor.

Çok sayıda kadın, erkek ve çocuğun bu uygunsuz sektöre bulaşmış durumda. Erkek olsun, kız olsun 10 yaşını doldurmuş çocuklar fuhuş sektörü için hazırlanıyorlarmış. Ne de olsa kültürlerinde herkesi “mutlu etmek” var ya! Hatta komşu ülkelerin kızları da babaları tarafından Bangkok’ta genelev patronlarına satılıyor. Kızların birer köle olması için önce uyuşturucuya alıştırılıyor daha sonra borçlandırılıyor.

Peki, devlet ne güne duruyor? Diyeceksiniz. Onlar da bu duruma bir kılıf bulmuşlar. Fuhuş ve uyuşturucunun “turizm aracı” olduğunu ve ülkelerinin böyle kalkınabileceğini düşünüyorlarmış. Tabii bu konuda en ünlü bölge Bangkok’un 149 kilometre kadar güneydoğusuna düşen “Pattaya”. Tayland, “Pattaya” sayesinde turizm gelirini yükseltmiş.

Gece hayatı; aklınıza gelebilecek, gelmeyecek türlü çılgınlıklarla dopdolu. Seks fuarları ve masaj salonlarının yanında, Türk hamamları da var. Bir farkla tabii. Bu hamamlarda da yüzlerce kadın müşterileri “keselemek” için bekliyor. Ama, yasalara göre kadın, erkekten daha değerli Tayland’da. Sözgelimi, evlendiklerinde kocalarının soyadlarını almıyorlar. Bir şey daha var ki, size de ilginç gelir sanıyorum; Tayland’daki tüm malların %90’ına kadınlar sahipmiş.

Evet, kadınlardan sıkça bahsettiğimiz bu bölümü isterseniz Taylandlı zengin bir kadının fıkrası ile bitirelim:

“Taylandlı kadın: Sinemada tam dört kez yerimi değiştirmek zorunda kaldım.

Arkadaşı: Ne oldu? Sarkıntılık edenler mi oldu yoksa?

Taylandlı zengin  kadın: Evet, nihayet sonuncusunda!..”

Kuzeye doğru yolculuk başlıyor. Ayutthaya, Lopburi ve AIDS Hastanesi.

Sabahın altısında ayaktayız. Kuzeye doğru çetin bir yolculuk başlıyor.  Otobüsümüz epey yüksek, dik merdivenlerden zorlukla çıkıyoruz, süslü perdeleriyle de dikkati çekiyor. Zaten bu coğrafyada otobüslerin hepsi süslü-püslü, hatta gençler için oldukça ilginç, ışıklı, rengârenk disko otobüsleri bile var!

Bangkok’tan çıkmak zaten bir saati buluyor. Çirkin beton ayaklar kentin silüetini yok etmiş. Viyadüklerin üstünden otoyol ve tren geçiyor (çünkü zemin bataklık). Yol boyunca gecekondular dikkat çekiyor.

İlk durak Tayland’ın ikinci başkenti Ayutthaya. Bangkok’a kadar uzanan Chao Phraya Nehri ile kolları Pa Sak ve Lupburi arasında kalan alanda kurulmuş. Bu coğrafyada tam yetmiş savaş yaşanmış. Onun için Buda’nın suratı asık! Bu kenti başkent yapıp kuran Kral U. Thong, ama daha sonra 33 Tay kralı, 1350–1767 yılları arasında bölgeye hükmetmiş. Sonunda 1767 yılında Burma Kralı Hsinbyushin bu güzelim kenti yakmış, yıkmış. Ayutthaya Antik Kenti UNESCO Dünya Miras Listesi‘nde yer alıyor.

Ayutthaya’da ilk ziyaretimiz “Wat Nar Phramen” Mabedi’ne. Burası 17 metre yüksekliğinde, 170 kilogram ağırlığındaki bronz dev Buda heykeli ile ünlü. Elbette tüm mabetlere girerken ayakkabıların çıkarılması zorunlu!

Daha sonra benim isteğim ile Vat Mahathat tuğla sarayın kalıntılarına dönüyoruz. Burada çok sayıda, bazıları eğik Stupa bulunuyor. Tayland’da en fazla fotoğrafı çekilen objesi de burada. Ağacın kökleri ile yükselmiş, ağacın bir parçası olmuş bir “Buda Başı”.

Ziyaretçiler mabedlere üç tütsü, lotus çiçeği ve varak sunuyorlar. Üç tütsünün biri Buda, biri Buda’nın eğitim faaliyetleri, diğeri ise rahiplerin adına yakılıyor. Altın varak ise Buda heykeline yapıştırılıyor. Stupalar’ın içinde ise kralların kemikleri bulunuyor. Yani Stupalar burada bir çeşit mezar!

İkinci bir mabed ziyaret ediyoruz. Bu mekânda Burma ile Tayland arasında barış anlaşması imzalanmış ve belki de bu yüzden burası günümüze kadar ulaşmış. Oturan Buda heykelinin kıyafeti çok farklı… Mabedin adı Wat Mongkol Bopit. Tayland halkının en az yüzde 90’ı Budist ve Tayland’da bulunan 40 bin mabedin 32 bini ziyarete açık, yani Tayland’ın her köşesi her an ibadete hazır.

Başrahip “Phra Udom Pra Cha Thorn” tarafından, AIDS ile birlikte oluşan korku ile toplum dışına itilen çaresiz AIDS hastalarına sahip çıkmak amacı ile 1992 yılında açılan “Wat Phra Baht Nam Phu” (isimler hep uzun) AIDS Mabed-Hastane kompleksini geziyoruz. Çok ilginç bir yer. Orkestra eşliğinde dans eden yaşlılar, bağış getiren farklı gruplar, bir Hollywood yıldızı edası ile poz veren baş rahip, hastaların hazırladığı hediyelik eşyaları satan dükkânlar, artık güleryüzle ölümü bekleyen 150 yaşlı AIDS hastası. Hastaların çoğunun yatağında koskoca oyuncak bebekler vardı.

Lopburi’de bir öğle yemeği yiyoruz. Lopburi Bangkok’a 150 kilometre uzakta!

Daha sonra “Prang Sam Yot” ören sahası geziliyor. Burada ve diğer ören sahalarında Tay hükümetince yaptırılan restorasyon çalışmaları gayet başarılı olduğunu farkediyoruz. Bizdeki gibi hiç sırıtmıyor, ayırt edemiyoruz.

Ören sahasının karşısına geçiyoruz. Burası ünlü “Maymun Tapınağı”. Yüzlerce maymun etrafta dolaşıyor, koşuyor. Hatta bu yörede 4-5 farklı maymun kolonisi bulunuyormuş. Ortalarda sopa ile gezinen topal adam onları çok dövmüş olmalı. Onu görünce maymunlar bağırarak kaçışıyor. Zaman zaman bu sevimli maymunlar üstünüze atlıyorlar. Popoları kıpkırmızı! Kızınca yüzlerindeki ifade görülmeye değerdi.

Kuzey Tayland’ın ilk yerleşim merkezi olan Phitsanuloke‘deki otelimize kadar 300 kilometre kadar yolumuz var. Nüfusun 800 bin olan bu kentin sembolü “horoz”. Elbette horozun bir hikâyesi olmalı! Bu kent uzun süre Khemer’lerin egemenliğinde kalmış. Bölgenin şefinin oğlu olan Somdet Phra Naresuan, Burma kralınca yakalanıp Birmanya’ya götürülür ve sarayda iyi bir savaşçı olarak yetiştirilir. Kral onu çok sever, bir evladı olarak kabul eder. Ama Som, ülkesi Tayland’a dönmek arzusu ile kıvranmaktadır. Babasının horozunu ile kendi horozunu dövüştürmeyi teklif eder (elbette horoz dövüşü bir vahşet örneği). Eğer genç kahramanımızın horozu kavgayı kazanırsa Som serbestçe ülkesine dönecektir. Ve neticede böyle olur.

Phitsanuloke’ye varınca korkusuz Som hemen Tay kuvvetlerinin başına geçer ve babasının ordusunu defalarca mağlup eder ama ormanda yakalandığı sıtma hastalığından dolayı ölür.

Ama Som Tay halkının gözünde artık bir kahramandır.

Siyam’da bir gecenin daha sonu!

Sukhothai Antik Kent Hoşumuza Gidiyor. Lampang Ve Nihayet Chiangrai. Çok Uzun Bir Otobüs Yolculuğu.

Bu sabah ilk defa saat 6 yerine biraz dinlenip 8’de yola çıkıyoruz.

Önce Phitsanuloke pazarı içinden yürüyoruz.

Pirinç kızartmaları, pirinç tatlısı, demir hindi, farklı meyveler, sabundan yapılmış rengârenk çiçekleri ile aslında burası çok ilginç bir pazar yeri idi.

Karşılaştığımız yeni tatları hemen deniyoruz. Hatta yol arkadaşımız Tahir Bey vallahi billahi çekirge, kurbağa ve ipek böceğini de yiyor. Bizde de bebekler “kuzum” diye seviliyor. Sonra da kuzular kesilip yeniliyor.

“Mabed Haftası” olduğu için ortam çok renkli. Kuzeye çıkıldıkça halk sanki daha güler yüzlü.

Khemer Kralı VII. Jayavarman Budizm’i kabul ettiği için burada Hinduizm’den Budizm’e hızlı bir geçiş yaşanmış. “Wat Yai”  yani büyük tapınağa yine ayakkabı çıkartıp giriyoruz.

Tapınağın içi de çok renkli ve hareketli.

Turuncu kıyafetli rahipler önünde eğilenleri su ile kutsuyor, vaaz veriliyor, piyangolar satılıyor, dizi dizi kahverengi seramik kaplara avuç avuç bozuk para atılıyor.

“Buda” bu coğrafyada artık gülümsüyor.

Geleneksel bir okul ziyareti var. Baan Phara Prang ilköğretim okulu! Bu okul yeşiller içinde, tertemiz bir okul. Zaten Asya Birliği’nden ödüller almış. Çocuklar sınıfta bize bir şarkı söylüyorlar, biz de onlara “Ali Babanın Çiftliği” ni seslendiriyoruz. Şaşırıyorlar!

Çok sayıda fotoğraf çektiriyoruz.

Armağanlarımızı bırakıyoruz.

Çocuklar bizi otobüse kadar geçiriyorlar.

Artık sıra UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınmış olan Sukhothai Antik Kenti’nde! Burası tam anlamı ile bir açık hava müzesi. Yemyeşil cennet gibi…

Çok hoşumuza gidiyor…

Tramvaya binip alan içinde turluyoruz. Çok sayıda yine tuğladan yapılmış stupa yükseliyor.

Sukhothai Havaalanı da havuzları ve orkideleri ile pek ünlü.

Muhatat Tapınağı‘nın diğer bir adı da “Konuşan Buda”. Burada Tayland kralları gizli bir geçitten Buda heykelinin arkasına dolanıp dua eden askerlerine Buda’nın ağzından konuşup onlara “muhakkak başaracaklarını” söyler ve moral verirmiş. İlginç bir yöntem.

Bu kez yolumuz uzun.

Lambang’da da çok ilginç rengarenk bir kompleks geziyoruz. Burma mimarisinin etkilerinin de görüldüğü “Wat Phra Keo Don Tao” tapınağı. Rengârenk ve ejderhalarla süslü ahşap köprüsü ve bahçesindeki beyaz fil heykelleri ile dikkat çekiyor.

Ünlü “Zümrüt Buda Heykeli” 34 yıl burada saklanmış. Daha sonra Bangkok’a götürülmüş.

Phayao kentinden geçip ancak saat 22’de Chiangrai’deki otelimize varıyoruz.

Bugün Dağ Köylerinde “Dağ İnsanları” ile Birlikteyiz. Altın Üçgen Üç Ülkenin Kesim Noktası

Sabah yine erkenden yola koyuluyoruz. Bir benzin istasyonunda otobüsü bırakıp iki kamyonete geçiyoruz.

Burma, Çin ve Kamboçya topraklarında baskılardan kaçan yerli halk 200–300 yıl önce bu dağlık coğrafyaya yerleşmiş.

Günümüzde bu yörede ortak mitolojisi sahibi altı kabileye ait (Akha, Karen, Meo, Lisu, Lahu, Yao) 3500’e yakın köy var.

Ama zaman içinde yaşam standartları değişmiş. Artık etnik kıyafetlerini bile sadece turistik amaçlı giyiyorlar. Kısaca bu köyler artık turizme tam anlamı ile açılmış.

İlk önce Yao Köyü’ne gidiyoruz.

Uyuşturucu müptelası olanlara askerler ellerindeki bir listeye göre yeşil bir sıvı içiriyorlar.

Ama köy meydanında vallahi lüks bir kamyonet ile yumurta bile satılıyor.

Kapıda arabaları, uydu antenleri ile modern bir köy.

Doğa cömert!

Kraliçe afyon yetiştirip satan, kendileri de afyon müptelası olan bu yöre halkı için bir proje başlatmış, bu çalışması ile ödüller bile almış.

Rakım yüksek (1000 metre), iklim sıcak, yoğun güneş ile birlikte nem var. Onun için başta kahve ve çay olmak üzere bu topraklardan yüze yakın ürün temin etmek mümkün…

İşte bu proje onları afyon yerine başta kahve ile çay olmak üzere farklı ürünleri yetiştirmeye yönlendirmiş. Afyonla kurdukları dumanlı arkadaşlığı bitirmek istiyorlar. Köylülere arazi ve kredi sağlanmış. 300 bin’e yakın aile bu krediden istifade ediyor… Ve bu coğrafyadan elden edilen tarım ürünleri Tayland’da özel dükkanlarda “ekolojik ürün” olarak satılmakta!

Köyde dolaşıyoruz, yüzünde koskoca tebessümle çıplak ayaklı çocuklar, damalı pirinç tarlaları, cennet kuşları, frezyalar ile tik ağacı ormanları manzarayı tamamlıyor.

İkinci köy Akha’yalara ait. Bu grup zindelik verdiğine inandıkları köpek eti yiyormuş.

Tuhaf bir ev geziyoruz. Kerpiç duvara rengârenk şişeler yerleştirilmiş.

Bir yanlış tercüme bizi epey güldürüyor.

Kapıda seks organları ile dikkati çeken iki kocaman tahtadan heykel bulunuyor.

Ben rehberin izahatinden köy halkının seks yapmak için bu kulübeye geldiğini sandım.

Bir pazarda duruyoruz. Tayland’ın dokuzuncu kanal televizyonunda yayınlanan bir çarşı programına konuk oluyorum.

Lezzetli ceviz, kaju ve meyve alıyoruz.

Otobüsümüze dönüp “Golden Triangle” yerleşim merkezine yöneliyoruz.

Karşı sahil Laos. Ortada uzanan uzun ada ise Myanmar.

Tayland’da yasak olduğu için iki komşu ülkenin topraklarında birer gazino açılmış.

Bir öğle yemeği sonrası motorla yola koyuluyoruz.

Bu yörede afyon yetiştirilip altın karşılığı, uyuşturucu tacirleri satılırmış. Bir ülkenin askerleri baskın yapınca kaçakçılar diğer bir ülkenin topraklarına kaçarlarmış. “Altın Üçgen” adı işte böyle ortaya çıkmış.

Vietnam savaşı sırasında ve sonrasında bunalıma giren ABD askerleri ucuz afyon buldukları için yöreye gelir olmuşlar. Şu anda burası tam bir turistik merkez. Dev Buda heykelleri, pırıltılı mabedler, stupalar arka arkaya dizilmiş. Laos’ta kıyıya çıkıp uydurma bir yerel çarşıda dolaşıyoruz. Otobüsle Burma sınırına gidiliyor. Elimizi sallayarak sınırı geçiyoruz. Zaten transit vizemiz önceden alınmıştı. Burma elbette kamşusundan daha fakir bir ülke!

Burma ile Laos’a sadece ayak basmış olduk. İşte o kadar!

101Çay Şirketi’ne ait çay bahçelerinde bir mola veriyoruz. Bize Urlang yeşil çayı sunuyorlar.

Her köşede kral ile kraliçenin dev resimleri var. Kraliyet ailesini sanki tanrı olarak kabul etmişler.

Daha sonra yerlilerin “çevreyi kirleten uzun kuyruk” olarak isimlendirilen bir motorla Mekong Nehri’nde ilginç bir gezintiye çıkıyoruz. Yol boyunca yemyeşil külah şeklindeki dağlar ilgi çekiyor. Alacakaranlıkta hoş bir ortam oluştu. Günün en güzel saatleri. Yolda motordan iniyoruz, karanlıkta otobüsümüzü bekliyoruz.

Tam saat 23’te “Yeni Duvarlı Kent” Chingmai’ye varıyoruz.

Ve “Kuzeyin Gülü” Chingmai’de ilk gece!

Chingmai’nin bir diğer adı da “Bir Milyon Pirinç Tarla Krallığı”.

Chingmai’de Geziyoruz.

Doi Sutheo Mabedi, Orkide Serası Ve Atölyeler!

Kral Mengrai ormanda tavşan, fare ve beyaz benekli geyikleri hep birlikte görür.

Bu aslında iyi bir işarettir. Bu hayvanların hepsi barışçıl ve masumdur.

Böylece kral Mengrai 1296 yılında Lenna Krallığı’nı işte tam bu yörede kurmaya karar verir.

Eski şehirde surlar içinde çok sayıda tapınak bulunur!

Wat Phra Singh, ahşap Wat Pan Tao ve Pao gibi. Hepsini tek tek gezmek elbette çok zor.

Sutheo adlı bir keşişin yaşadığı ormanda özel bir tapınak yapılır. Adı “Wat Pra That Doi Sutheo”.

Üç yüz basamak tırmanmak istemiyorsanız teleferik ile de bu tapınağa ulaşmak mümkün.

Çanlar, heykeller, falcılar, şişman mutlu Budalar, Buda’nın yaşantısını anlatan duvar resimleri, teraslar birbirini takip ediyor.

Bir süre gezinip sonra aşağıya iniyoruz.

Bu kez sıra orkide bahçelerinde (Sai Nan Phreng Orchid).

Dünyada 25 bin çeşit orkide varmış.

Tayland’da 500 çeşit, bu bahçede ise 100 çeşit orkide bulmak mümkün. Bazı cinsleri kokuyor.

Yakındaki bir başka orkide bahçesinde açık büfe öğle yemeği alıyoruz.

Önce geleneksel şemsiye yapımını inceliyoruz.

Bir tuk-tuk şoförü Chiangmai’ye gelen yabancıların farklı bir hatıra eşyası edinme isteklerini fark eder ve ailesi ile birlikte şemsiye yapmaya başlar. Bugün ise büyük bir tesisin sahibi olmuş. Kâğıt ve kumaştan dev şemsiyeler bile imal ediliyor.

Arkadaşlar sıra ile ipek, yeşim taşı ve lake tesislerini geziyor. Elbette hepsinde esas amaç “satış” ve “komisyon”.

Daha sonra sıra Chiangmai Kültür Merkezi‘ndeki gösteride. Genelde yer masasında oturuluyor. Yerel yemekler masaya sıra ile geliyor. Müzik monoton, danslar ise bence yavaş ve sıkıcı. “Her şey sakin, aceleye yer yok.” Bu felsefe müzik ve danslarına da yansımış.

Şimdi otelimize çok yakın “gece pazarı” dolaşma zamanı.

El sanatları, incik-boncuk, yelpazeler, heykeller, resimler, oyuncaklar, bol giyecek, yemek tezgâhları, mumlar, antikalar, takılar müşteri bekliyor.

Pink Nehri’nin geçtiği Chiangmai ile başkent Bangkok arası 700 kilometre… Otobüsle 9–12 saat, trenle ise daha uzun! (16 saat).

Tabii yağlı veya erotik ayak masajları bu coğrafyada daima gündemde.

İşkence İle Sömürülen Filler, Zürafa Kadınlar Ve Nihayet Bangkok Treni!

Sabah yine 8’de otobüsümüze girmemiz ile birlikte burnumuzun direği sarsılıyor.

Bir koku!

İdrar mı?

Ölü bir fare mi?

Tuvalet mi taştı?

Epey söyleniyoruz!

Bir defa şoför ve muavini biz yokken kesinlikle otobüste sigara içiyor!

İlk durak bir “fil merkezi”.

Ormanlardan kesilen ağaçların kütüklerini taşıyan filler artık işsiz kalmış.

Şu anda filler turistleri eğlendirmekle görevli.

Yetenekli ve zeki Asya filleri,

Kütük kaldırıyorlar,

Hortumları ile kütükleri sıra ile yerleştiriyorlar,

Futbol oynuyorlar,

Fırça ile resim bile yapıyorlar.

Yaşlıca turist bir kadın nedense bakıcısının elindeki ucu sivri demir çubuğu alıp, file sadistçe saplıyor. Hayvan acı içinde bağırıyor. Kadın ise sadece gülüyor. Koşup kadından avukatı, sendikası olmayan filler adına hesap soruyorum:

“Böyle yaparsan hayvanların ahı tutar, evlatlarını kaybedersin” diyorum…

Kocası “bizim oğlumuz zaten öldü” deyip üzerime doğru yürüyor. Tahir araya giriyor.

Fillerin günde 250 kilogram ot yemesi beklenir.

Tabii bol da suya ihtiyacı var.

Filine bunları maddi yönden sağlayamayan sahipleri onları ormanda serbest bırakıyormuş.

Bine yakın yarı ehli fil ortada dolaşıyor.

Tarlalara dalıyorlarmış, çiftçiler de dertli.

Bu kez gezimizin en ilgi çeken yanı olan “Zürafa Kadınlar”ı görmeye gidiyoruz.

Aslında bu köy turistler için özel planlanmış.

Üç kabileden getirilen etnik gruplar hem hediyelik eşya satıyor, hem isteksiz kısa bir dans gösterisi sunuyor, hem de turistlerle bol bol fotoğraf çektiriyor.

Zürafa kadınlar aslında Burma kökenli Karenler Kabilesi’nin bir alt grubu.

Beyaz Karenler, eşi ölüp yalnız kalan kadınların beyaz elbiseleri ile tanınıyor.

Dolunayda çarşamba günü doğan kız çocukların boyunlarına 5–6 yaşlarına gelince bir halka takılıyor.

Sonra yıllar içinde bu halka sayısı 23’e kadar çıkabiliyor. Aslında genel kanının aksine boyun uzamıyor, inceliyor ama bu arada omuzlar çöküyor.

Bu tuhaf işlemin niye yapıldığına dair farklı görüşler var.

Birincisi, kaplanların hanımları boğazından ısırmasını önlemekmiş. Günümüzde kaplan mı kaldı? Avcılar onları zaten bitirdi. Kaplanın başka işi mi yok? Pek inandırıcı değil.

Bence bu bir asalet ve güzellik göstergesi. Bunu takmayan kızın bulunduğu kabilede değeri düşmüş oluyor. Evlenme şansı azalıyor.

Şu anda ise bu zürafa hanımlar turizm sayesinde iyi bir gelir elde ediyor. Hakiki Karen köyüne girmek için kişi başı ciddi bir ücret ödeniyor. Ayrıca bu halkalar sadece boyuna değil, kol ve bacaklara da takılıyor. Ancak zina yapan bir Karen hanımı köy meclisi tarafından cezalandırılırsa bu halkalar sökülüyor. Eğer bu arada bir hastanede boynuna bir destek sağlanamazsa bu kadıncağız ölüyor.

Sıra geldi günlerce konuştuğumuz “tren yolculuğu”na! Chiangmai tren istasyonu gayet temiz ve düzenli. Tren hazır, bavullarımızı otobüsle yolluyoruz! Tren her zaman biz gezginlerin ilgisini çeker. Nasıl olsa bizi Bangkok’ta yine aynı otobüs karşılayacak.

Vagonda kompartıman yok ama saat 20 olunca oturacak yerler yatağa dönüşüyor, perdelerle kapanıyor.

Genelde arkadaşların bu farklı yolculuk hoşuna gidiyor.

Paket yemeklerimizi açıp iştahla yiyoruz, tren aslında sarsıyor.

Sabah 6 buçuk gibi pek de masum olmayan melekler şehri Bangkok’a ulaşıyoruz.

Kısa Kısa Tayland

  • Tayland’ın maalesef bir de horoz dövüşleri var. Sepette uyuşturucu verilerek, aç olarak arenaya bırakılan, birbirlerine saldırmaları sağlanan horozlar. Büyük kentlerde en az iki adet horoz dövüşü alanı varmış.
  • Türkiye’de saatler Tayland’dan 5 saat geri.
  • Tayland halkı aslında çok yaratıcı ve zevkli. Örneğin, tahtanın üstüne gazoz kapaklarını çivileyip ucuza, kaymayan bir eşik bile yapmışlar.
  • Tayland için bir yerel cep telefonu hattı alın. Çok pratik ve çok ucuz. Bu hattan Türkiye’yi (00-19-05..) şeklinde ararsanız (90)’lı aramalara nazaran çok daha ekonomik oluyor.
  • Tayland’da trafik İngiltere gibi sağdan, meğer İngiltere’de eğitim gören kralın isteği üzerine bu uygulama başlamış.
  • Tayland ile Laos iki dost ülke! Laos’un denize çıkışı yok, Tayland ise daima Laos’a yardımcı olmaya çalışıyor. İki ülkenin ortak yönleri çok. Hatta lisanları bile benziyor, birbirlerini anlıyorlar.
  • Şehirlerarası yolların bile emniyet şeritleri zaman zaman alışveriş şeridine dönüşüyor. Yolun kenarına yiyecek standları ve masalar kurulmuş.
  • Taylandlılar yumuşak sesle, sakin konuşuyorlar ve hep gülümsüyorlar, ses tonları hiç ama hiç yükselmiyor.
  • Tayland’ın her köşesine 7-11 mağazası açmışlar, toplam sayıları 9 bin imiş. Hepsi de müşteri dolu. Bir Tay’ın evi için ihtiyacı olan her şeyi orada bulmak mümkün imiş.
  • Bu coğrafyada mazot ve benzin fiyatları çok ucuz.
  • Sizi rahatsız eden, dilenen, peşinize takılan, yüksek sesle bağırana Tayland’da pek rastlamadım.
  • Tayland’a çok sayıda Arap turist geliyor ve lüks, markalı mağazalardan sürekli alışveriş yapıyorlar. Türkiye’deki AVM’lerden çok daha lüks olanları Bangkok’ta açılmış. Türkiye’den de yılda 90 bin ziyaretçi geliyor.
  • Ülkede çok az müslüman olmasına rağmen tüm mağazalarda “helal mal” satılıyor.
  • Tayland Türkiye’ye kauçuk satıyor, çelik satın alıyor. Ama ithalat-ihracat dengesi aleyhimize. Koç Grubu yakında bu coğrafyada “Beko Fabrikası” kuruyor.
  • Tayland’da sadece üç mevsim var; sıcak, çok sıcak ve çok çok sıcak.
  • Asya’da on ülke bir araya gelip ASEAN Birliği’ni oluşturuyor. Gümrüğü kaldırıyorlar. Bu 650 milyonluk bir pazar demek. Türkiye’de bu pazarda yerini almalı. Bu ülkeler Tayland, Endonezya, Malezya, Singapur, Laos, Kamboçya, Vietnam, Brunei, Filipinler ve Myanmar.
  • Tayland’da trafik yüzünden yılda 44 iş günü kayboluyormuş.
  • Tayların çoğunun evinde mutfak yok! Yemeklerini sokak satıcılarından alıp naylon torbada eve götürüyorlar.
  • Tay Boksu yakın dövüş sanatları arasında özel bir yere sahip. Dirsek, diz, ayak ve yumruk etkin bir şekilde kullanılır.
  • Tayland 3200 kilometre uzunluğunda, çoğu kumlu bir sahil şeridine sahip.
  • Siyam ayrıca kedileri ve ikizleri ile ünlü. Yapışık doğan iki erkek kardeş, kendilerine iki kız kardeş bularak evlenmiş ve hayatları boyunca yapışık yaşamışlar. İkizlerden biri ölünce tıbbi müdahale ile ayrılmayı kabul etmeyen diğer kardeş de üç gün sonra hayatını kaybetmiş.
  • Tayland’da çocukların başına dokunmak hiç hoş karşılanmaz. Onların gelişmesini önlemiş olursunuz.
  • Tayland mutfağında acı, ekşi, tatlı ve tuzlu bir arada. Başta sarımsak ve nane olmak üzere yemeklerde baharat yoğun kullanılıyor. Siyam mutfağının vazgeçilmez parçası olan salataya “yam” diyorlar. Ayrıca Tayland tropikal bir meyve cenneti. Mango, papaya, mangustan, rambutan, muz ve greyfurt. Tavuğa çok düşkünler. Karidesin yanında tavuk, tavuk sote, tavuk ızgara, tavuk kızartması gibi.
  • Bu ülkede yere izmarit atmanın cezası çok büyük. Hatta polisler bu yasayı yabancılardan para sızdırmak amacı ile bile kullanıyormuş.
  • Tay dilini okumaya teşebbüs bile demedik. O kadar zor ki!
  • Tayland’da her sabah 8 ve akşamüstü 18’de milli marş söylenip, bayrak göğe çekilir. Ulusal marşlarnın anlamı özet olarak: “Kimse özgürlüğümüzü engelleyemez, bu uğurda kan da akıtırız, biz kol kola verirsek. Tayland krallığı ebedi olacak, barış isteriz ama savaşmaktan da kaçınmayız.”
  • Tayland bayrağında mavi kraliyeti, beyaz budizmi, kırmızı ise ülkenin bütünlüğünü gösteriyor.
  • Tayland’da öfke, telaş yok. Siz acele ederseniz size “Mai Pen Rai” diyecekler. Yani “hiç tasa yok”.
  • Tay ayak masajı dünyaca ünlüdür. Zaten her köşede bir masaj salonu var. Yağlı-yağsız masajlar bazen başka bir yöne de sapabilir. Salondan çıkınca kendinizi rahatlamış, dinlenmiş ve acıkmış hissedersiniz.

Kısa Kısa Bangkok

  • Guinness Dünya Rekorları’na giren “Dünya’nın En Büyük Açıkhava Lokantası” Bangkok’ta, “Tun Nak Thai”. Yemek sırasında geleneksel tay danslarını da seyredebilirsiniz.
  • Uçağın kokpitinden Bangkok’u seyretmek hoşunuza giderse, Sirocco-Sky Bar sizi bekliyor.
  • Silom Caddesi Bangkok’un Beyoğlu’su. Her an hareketli.
  • Bangkok’un Çin Mahallesi gizli ve egzotik. Kendine özgü bir havası var.
  • Bangkok’da ucuza konaklamak ve yiyecek bulmak, ucuza gezmenin ipuçlarını almak istiyorsanız bunun adresi sırt çantalı gençlerin (back-packers) mekânı olan Khao San Caddesi.
  • Ünlü Kwai Köprüsü (Saphan Mae Nam Kwae) Bangkok’a 130 kilometre uzaktaki Kanchanaburi kentinde! Bu efsanevi köprüde Japonlar esir İngiliz askerlerini canlı kalkan olarak kullanmışlardı. William Holden’in başrolünü oynadığı filmi ise Sri Lanka’da çekildi.
  • Ülke genelinde pek çok bölgenin su altında olması yüzünden ulaşım yeraltından metro ile yapılamıyor. Bu yüzden viyadükler yardımı ile “sky train” olarak anılan hava metrosu inşa edilmiş. Gayet çirkin ama başka da çözüm yok gibi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir