Hespalis, İşpiliye ya da SEVİLLA

Sevilla bir milyonluk nüfusu ile İspanya’nın dördüncü büyük kenti,  2500 yıllık bir tarihi var. İlk önce Romalılar, daha sonra da Araplar şehri ele geçirmişler. Önemli bir veba salgını geçirmiş. Dünyada, iç alan olarak Vatikan ve Londra katedrallerinden sonra üçüncü büyük katedral olarak kabul edilen Sevilla Katedrali’nin inşası tam 500 yıl sürmüş,  1558’de tamamlanmış,  gotik stilde yapılmış.

Bu katedralin ilginç bir tarihî öyküsü var: Komşu Kordoba Sultanı ile Sevilla rekabete girer. Bir asır sonra Hristiyan Kral Ferdinand kente gelir ve burada ölür. Hristiyanlar camiin olduğu yere ünlü Sevilla Katedrali’ni inşa ederler. Ancak, Araplardan kalan ve giralda denen oya gibi özenle işlenmiş 100 metrelik minaresine dokunmazlar. Bu minare sadakat sembolü olarak bugün bile durmaktadır. Çan kulesi olarak kullanılan “giralda” Sevillalıların sembolüdür. Bu minarenin iki kardeşinden biri Rabat’ta, diğeri ise  Marakeş’te. Sevilla’da hâkim olan mimarîye “modeha” deniyor. Bu sözcük, Arap ve Hristiyan mimarîsinin bir karışımını vurgulamak için kullanılıyor.

Katedralde  44 çapel, 117 tahta oymalı sandalyesi ile koro bölümü dikkati çekiyor. Castolla, Lein, Aragin ve Navarra iktidarlarını müjdeleyen dört habercinin taşıdığı Kristof Kolomb’un küllerinin içinde olduğu iddia edilen lahit katedralin en ilgi çeken köşesi. Keşfettiği ülkenin bir kıta olduğunu bilmeyen Kolomb’un külleri okyanusu üç defa aştı. Dominik Valisi olan oğlu Diego ile küllerinin karıştığı iddia ediliyor. Ama ikinci oğlu Ernando’nun mezarının aynı katedralde olduğu kesin. Kendi isteği ile ölümden sonra külleri önce Dominik Cumhuriyeti’ne ve arkadan da Küba’ya gönderdiler,  daha sonra bu ülkeler bağımsızlığını kazanınca tekrar İspanya’ya! Ancak yoksulluk içinde yaşayan Kolomb’un küllerinin kesin yerini artık DNA testi ortaya çıkardı ve Sevillada olduğu kesinleşti.

Sevilla’da görülmesi gereken bir bir mahalle var. “Musevi mahallesi” Kraliçe Isabel’in “Tek Din” düşüncesi ile sürgüne yollayan Musevilerin “getto” olarak yaşadıkları arnavut kaldırımlı, sevimli sokakları, küçük yokuşları, gizli meydanları, hediyelik eşya satan samimi dükkanları ile “Santa Cruz”. Sevilla’nın bir de nehir kıyısında tanınmış bir kalesi var. 10 köşeli altın kule! Hapishane, barınak ve gözlem kulesi olarak kullanılmış. Şu anda ise bir “deniz müzesi. ”.

Guadalquiuır (Vadiulkebir) Nehri Sevilla’dan sonra 800 yıl Arapların hakim olduğu düzlüklerinden kıvrımlarla denize ulaşıyor. Sevilla sıcağın kavurduğu sokaklardan kaçanların sığındığı iç avlular, boy boy saksılar, rengarenk sardunyalar, begonviller, insanların soluklandığı havuzlu meydan Virgen de Los Reyes , güzelim Murillo bahçesi , portakal bahçeleri, demir parmaklıklara sarılmış yaseminlerle sizleri bekliyor.

Sevilla’nın en az futbol takımı kadar ünlü bir başka özelliği de Nisan ayındaki Sevilla Festivali. Festival için geniş bir alan ışıklandırılıyor. Yüz elli yıllık bir geçmişi var bu festivalin. Millî kıyafetlerine bürünmüş binlerce kişi, etraflarında dolaşan atlarla beraber gönüllerince eğleniyorlar. Her taraf bir renk cümbüşüne boyanıyor. Festival sırasında Sevilla’nın içinden ve dışından buraya gelen aileler, burada özel hazırlanan odaları kiralıyorlar. Hatta hangi ailenin hangi odayı kiraladığını gösteren bir ufak rehber bile hazırlanıyor. Festivalin ana ağırlığı gene “dansta”. Kıvrak İspanyol müziği ritimleriyle kendilerini dansa kaptırıyor gelenler.

Sevilla iki önemli fuara ev sahipliği yapmış,  aslında bu fuarlar sayesinde de  hızla gelişmiş: Birincisi, 1926 yılında gerçekleşen Hispo­ Amerikan Fuarı. Ünlü İspanyol Meydanı bu fuar için inşa edilmiş. Önündeki kanalın tüm çevresi İspanyol kentlerinin görüntülerini içeren fayanslardan yapılmış tablolarla kaplanmış. Hemen yanında ünlü Maria Luisa Parkı ve Amerikan Meydanı bulunuyor. 1992 yılındaki Expo Fuarı için de nehrin diğer yakasına çok sayıda modern ve görkemli binalar yapılmış. Bu fuarı o yıl tam  42 milyon kişi gezmiş!

Sevilla aynı zamanda bir köprüler ve bir üniversite şehri. Kentin ortasından akan ırmağın iki yakasını birbirine bağlamak için çok sayıda  köprü yapılmış. Bu köprüler modern, antik ve karma gibi farklı mimarî ekolleri temsil ediyor … Kentteki üniversitelerde ise 75 bin öğrenci eğitimini sürdürüyor.

Nehrin kıyısında 1728 yılında inşa edilmiş bir kraliyet tütün fabrikası var bu bina bugün üniversiteye ait. Bizet’in dillere destan eserinin baş kahramanı Carmen, burada işçi olarak çalışmış bir zamanlar. Ünlü Fransız yazar Prosper Merime çingene güzel Carmen’i  işte burada yarattı. Sevgilisi Don Josey kıskançlık sonucu sevgilisi Carmen’i yine bu kentte öldürdü. Carmen’in bronz heykeli nehir kıyısında sessizce duruyor!

Uzaklarda bir tepe üstünde dikkati çeken manastırın adı Macerena. 1449’da yapılan bu yapıda Portekiz asıllı Macellan’ın çocukluğu geçmiş.

Sevilla’da da Madrid’de olduğu gibi pek çok bulvar var. Bulvarların çoğu nehir kıyısı boyunca uzanıyor. Bunların birinde Plaza de Toros de la Maestranza adlı bir arena var. Eğer yüreğiniz el verirse yazın burada pazar günleri boğa güreşlerini izleyebilirsiniz. Ümit ederim artık bu vahşet bitmiştir!

Köprüler, balıkçılar, flâmenko derken, yolumuz ünlü Alkazar Sarayı’na düşüyor. Alkazar Arapçada “kale” demek, bu sözcük aslında bize hiç de yabancı değil. Beyoğlu’ndaki tarihî sinemamızın adı da “Alkazar” idi. Saray üç bölümden oluşuyor ve değişik mimarî üslûplar kullanılarak inşa edilmiş. Yapımında Arap ustalar çalıştırılmış. O zamanlar ekonomiden Museviler sorumlu olduğundan, sarayın pencere oymalarında Musevi yıldızı yer alıyor. Saray, tahta oymaları, kemerli pencereleri, tavan süslemeleri, kubbeleri, mermer tavanları, fıskiyeli havuzlar ve renkli alçı bezekleriyle olduğu kadar çardaklı bahçesiyle de ünlü.

Araplardan sonra İspanya Kralı III. Fernando ve oğlu I. Alfonso da burada yaşadı. Kraliçe Isabel, tarihe damgasını vurmuş olan Kristof Kolomb’u hemde Macellan’ı burada kabul etti. Sevilla daha bir çok tarihi olaya tanıklık etmiş. Türklere karşı savaşırken kolunu kaybeden İspanyol yazar Cervantes ünlü Don Kişot’u 1597 yılında Sevilla’daki eski kraliyet hapishanesinde kaleme almış.

Bir çok gemi Sevilla’dan uzaklara yelken açmış. Genç, yaşlı, çirkin, güzel onlarca kadını baştan çıkaran Don Juan’da Sevilla’lı. Sonunda Caridad Hastanesinin düşkünler yurdunda inzivaya çekilen Don Juan beklide yaşadığı o hızlı yaşamın ve yaktığı yüreklerin kurbanı oldu. Rossini’nin ünlü “Figaro’nun Düğünü” operasının maceraları da yine  hep sevimli kentten geçer.

Sevillalı bir tüccar mide ağrısısından kıvrana kıvrana doktora dert yanıyordu.

+Doktor Bey, ömrümde ilk kez “midye” yedim. Mide ağrısından ölüyorum.

Doktor:

Herhalde midye bayattı. Kabuğunu açarken kokusunu almadınız mı ?

Hasta:

+ Doktor Bey, yerken kabuklarını çıkartmak mı gerekiyordu ?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir