Grönland

Kabaca bir kanoya benzeyen Grönland’a, yani dünyanın en büyük adasına gitmek üzere heyecanla uçağımıza biniyoruz. Saat 23.00 ama, hava aydınlık. Buzul ve karlarla kaplı dağların üzerinden uçuyoruz. Gökyüzü kiraz pembesinden lal kırmızısına ve nar çiçeğine kadar renk cümbüşü sunuyor. Buzulların yüksekliği 2-3 bin metre kadar. Bu doğa şartlarında uçak nereye konacak diye endişeleniyoruz. Ama, bir süre sonra başarı ile Narsarsuaq Havaalanı’na iniyoruz.

Narsarsuaq, bir havaalanının yanında, bir otel ve birkaç evden oluşan basit bir yerleşim merkezi. Bizi, Anas adlı Danimarkalı bir genç karşılıyor; biz ona kısaca “Ananas” diyoruz. Doğruca iskeleden bir motora binip, üç saat sürecek bir yolculuğa başlıyoruz. Hedefimiz: Narsaq. Motorda bizimle birlikte Fransız ve İtalyan gruplar da var. Kimimiz uyukluyor, kimimiz etrafa bakıyor. Sanki dünyanın bittiği yere gidiyormuşçasına, derin bir suskunlukla çevrelenmiş herkes. Dışarıda belirgin bir kutup çizgisi var. Gökyüzündeki yıldızlar çok güzel ve çok yakın görünüyor. Tam o anda, ay doğuveriyor; bu beklenmedik güzellik, herkes gibi beni de olduğum yere çakıyor. Dağların beyazlığı şimdi ay ışığıyla yıkanıyor. Nefesim kesiliyor. Ay’ı tutmak için ellerimi uzatasım geliyor; aynı bir ampul gibi. Bu anı hiç  ama hiç unutamıyorum.

            Nüfusun beşte dördünü adanın gerçek yerlileri olan Grönlandlılar oluşturuyor. Eskimo kökenli olan Grönlandlıların adaya gelen Avrupalı göçmenlere karışarak zaman içinde melez bir yapı kazanmış. 932 – 1450 yılları arasında Vikinglerin yaşam mücadelesi verdiği bu coğrafyada 1721 yılında adaya gelen Danimarkalı rahip Hans Egede Eskimoları Hıristiyan yapmak için “Godthab” yani bugünkü başkent “Nuuk’ta” bir merkez kurmuş. Ancak 1979 yılında Grönland iç işlerinde serbest özerk bir bölge statüsü kazanmış.

            Narsaq’a geldiğimizde üç ayrı otele dağılıyoruz. Binalar rengarenk çok sevimli. Otelden çok, bir öğrenci yurduna ya da bir pansiyona benziyor. Her bir oda, iç içe iki odadan oluşmuş. Temiz ve sıcacık odalar. Danimarka tarzı mobilyalarla döşenmiş. Sabah, öğrencilerin aşçılık eğitimi yaptığı bir binada güzel bir kahvaltı yapıp, yine aynı motorla “Inland Icecap”a, yani buzullara doğru yola çıkıyoruz.

Kajak Limanı’ndaki balıkhanede bir fokun nasıl parçalandığını görmüştük. Hatta orada ölü martılar bile satılıyordu. Şimdi anlıyoruz ki, foklar, Grönland’daki Eskimoların veya “İnvid” diye anılan yerli halkın her şeyi. Dönemin Grönland başbakanı da bir İnvid idi, adı L. Emil Johansen. Danimarka Grönland’ın bütçesinin %60’ını teşkil eden 274 milyon kronu her yıl yardım olarak yolluyordu.

            Bu dev buzul karasında sadece 57 bin kişi yaşıyor. Yani tüm Grönland’ı İzmir Atatürk Stadı’na sığdırmak mümkün. Bu nüfusun %80’i de “Gulf Stream”in etkisi ile yumuşak bir iklime sahip olan batı kıyı kesimlerine yerleşmiş. Piri Reis’in haritasında bu dev ada iki parça olarak gösterilmiş, nitekim buzulların altında gerçekten de iki bölümmüş. İçişlerinde serbest ama politik açıdan 1814 Kiel Anlaşması ile Danimarka Krallığı’na bağlı olan Grönland halkı Danimarka’dan yeterli para yardımı gelmediğini iddia ediyordu. Hal böyle olunca, ekonomik bakımdan düze çıkmanın tek yolu olarak maalesef dönüp dolaşıp “fok avcılığını” olarak gördüler. Kanada kıyılarında 2-3 yaşına ulaşan foklar Grönland’a göç ediyorlar,  burada en acımasız yöntemlerle avlanıyorlar. Bu fokların her santimetrekaresinden yararlanılıyor. Etini yiyorlar, deri ve kürkünden giysi yapıyorlar. Bizim rastladığımız kanlı fok pazarında, bu hayvanların bağırsaklarını bile sosis yapmak üzere satıyorlardı. Soylarının tükenmesi pahasına fokları katletmenin ekonomik zorunlulukla açıklanabilecek bir yanı olduğunu kabul etmiyorum. Fok balıkçılığı yerine, madenciliğe, petrol ile doğal gaz aramalarına ve turizme ağırlık verseler, az nüfusları ile neden geçinemesinler?

Grönland gibi doğal hayatın tüm bakirliğini koruduğu bir ülkede, gönül isterdi ki, soyları hızla azalan bu hayvanlara sahip çıkılsın. Ancak ne yazık ki foklar yanında, kırılan buzulların üzerinde mahsur kalan kutup ayıları da avcılar tarafından vurularak öldürülüyor. Öne sürdükleri bahane ise bence “çok komik”. Buz dağları üzerindeki ayılar aç kaldıkları için saldırganlaşıyormuş, bu yüzden yanlarına yaklaşılamıyormuş, onlar da ayıları vurmak zorunda kalıyorlarmış. (Sanki önce karnını doyursalar olmaz) İnsan kadar tehlikeli ve yaşadığı ortama  zarar veren bir başka canlı var mı ki?

            Motorumuz ilerledikçe, mavi ve beyaz, yüzlerce serseri buz dağları görüyoruz. Hiçbiri diğerine benzemiyor. Manzara, tek kelimeyle harika! Gölge-ışık oyunu sisin hakemliğinde saklambaç oynuyor. İnsanı kötü düşüncelerden uzaklaştırıyor, içini açıyor. Güneş olsaydı, çok güzel fotoğraflar çekebilirdik.

            Grubumuzda annesiyle birlikte geziye gelen otistik bir Fransız kız var. Rahatsızlığına karşın, hiçbir faaliyetten geri kalmıyor. Hatta, buzullara geldiğimizde, bizimle birlikte kayalıklara tırmanıyor. Anne-kız, büyük bir neşe içinde, yürüyüş grubunun en önünde ilerliyorlar. Onlardaki bu yaşama sevincini hayranlıkla izliyorum. Norveç’te, fiyortlar ülkesinde, Amerikalı görme özürlüler grubu ile karşılaştığımda gözyaşlarımı tutamamıştım. Bizler bazen sağlığımızın kıymetini bilmiyoruz ve bazı küçük “terslikleri” bile sorun yapıyoruz.

            Bulunduğum tam bu noktada, 2500 kilometre uzunluğunda, zaman zaman 2-3 bin metre yükseklikteki ve yaşı milyon yılla ölçülen bir buzul, su ile buluşuyor ve parçalanarak buz dağları oluşturuyor. Doğanın bu devinimi bizi büyülüyor. Tonlarca ağırlıktaki buzullar, yani buz dağları suyun üzerinde sanki bir mantar gibi yüzüyor. Buz dağlarının ancak %10 ila %20’si suyun üzerinde. Eğer bu buz dağları suyun dibine batsaydı, o bölgede yaşam dengesi alt üst olur, pek çok canlı ölürdü. Ancak, hayran olunası doğa, bu işi, biz insanlardan çok daha mükemmel şekilde dengelemesini biliyor. Nekrasov‘un bir şiiri aklıma geliyor: “Küçük, soğuk bir ırmakta buz henüz donmamış / Eriyen şeker gibi parça parça dağılmış…”

            Buzulların arasında, kirli izlenimi verenler var. Buzullar her türlü arazide ilerliyor, bu arada, nehir yataklarından geçerlerken toprak ile  ve taşı da bünyelerine alıyorlar. Peki, buzulların bir kısmı niye renkli? Bu konuda iki farklı görüş var. Birincisi, buzulların önceden mavi olup, ışığı gördüklerinde beyaza döndükleri yolunda. Bunun tersini iddia edenler de var!

En tehlikeli olan buzullar ise “saydam” olanlar. Eğer buzul içindeki su eridikten sonra tekrar donarsa, saydam buzullar oluşuyor. Bunları uzaktan kestirmek çok zor. Ünlü Titanik Transatlantiğinin bu şekilde battığını da unutmayalım. Buzullar iki cins oluyor: Tatlı su ve tuzlu su buzulları. Tuzlu su buzulları yani banvitler artik bölgede kuzeyde, denizin donmasıyla oluşuyor. Bizim rastladıklarımız hep tatlı su buzullarıydı. Antartika’dan sonra dünyanın en büyük buz kütlelerine sahip olan Grönland’da ortalama kalınlığı 1500 metre olan katmanın en derin noktası ise 3000 metreyi geçer. Günde ortalama 30 metre ilerleyen Jakobhavn Buzulu dünyanın en hızlı ilerleyen buzulları arasında yer almakta.  

            Grönland’ın nüfusu 1940-1980 yıllarında 4 kat artarak 10 binden 40 bine çıkmış. Bu arada, yerli halk kasabalara yerleşerek modern yaşamı benimsemiş. Acaba şu anda daha mı mutlular? Bir balık fabrikasında, sabah 09.00’dan akşam 18.00’e kadar süren monoton çalışma hayatı, onların özgün ve avcı doğalarıyla ne kadar uyum içinde? Sokaklarda çok sayıda alkolik ve mutsuz insana rastlıyorsunuz. Ayrıca, intihar sayısının artması, İnvid halkı için iyiye işaret olmasa gerek! Hele bir de, yaşamak için değil, para kazanmak için avlanmak… Bu durumu içlerine kolayca sindirebilecekler mi? Yoksa, doğa bir süre sonra, Grönland’a dolayısı ile dünyaya yaptıklarını kendilerine ödetecek mi? Dünyanın giderek ısınması, buzulların erimesi gibi işaretler, doğanın zaten bu yönde adımlar attığını görmemizi sağlayacak mı?

            Kızıl Eric‘in ilginç öyküsünü de anlatmak istiyorum sizlere: Norveç’ten İzlanda’ya yerleşmeye gelir Eric. Ancak geç kalmıştır ve yerleşime uygun yerler başkaları tarafından kapılmıştır. Bunun üzerine, zengin bir kızla evlenip onun çiftliğine kapağı atar. Bir zaman sonra, komşularıyla yaptığı bir kavga sırasında iki kişiyi öldürür ve Halk Meclisi’nde yargılanır. Yargılama devam ederken, halk, etrafta  görmek istemez. Bunun üzerine, Kızıl Eric, bir gemiyle Grönland’a gelir. Zaten aslında babası da Norveç’ten kovulmuştu. Üç sene boyunca Kızıl Eric bu adanın kıyılarını gezer, hatta adanın haritasını bile çıkarır. En sonunda, Quassiarsuk’u yerleşime uygun bulur. İzlanda’dan 25 gemi dolusu insanı da Grönland’a yerleşmeye ikna eder. Bu gemilerden ancak 11 tanesi Grönland’a varmayı başarır. Kızıl Eric başkanlığındaki Norveçliler, 500 yıl boyunca tarım ve hayvancılıkla uğraşarak, yaşamlarını Quassiarsuk’da sürdürürler. Kızıl Eric’in oğlu, eğitim için gittiği Norveç’ten, koyu bir Hıristiyan olarak döner. Annesi bu dini kabul etse de, babası Kızıl Eric karşı çıkar. Daha sonra, bilinmeyen bir nedenden dolayı, Kızıl Eric ve arkadaşları tarih sayfalarından silinir; belki İnvidlerle aralarında bir savaş çıktı, belki de aşırı soğuklardan kaçtılar!

Kısa Kısa Gönland

  • Orta Batı Grönland’da yer alan Ummanaq’taki tek otelin sahibi buz üzerinde her sene golf yarışması düzenliyor. Adı “Dünya Buz Golfü Şampiyonası”. Otuz altı delikli şampiyonanın oyuncularını taşımak için 40 kızak ve 350 köpek görevli oluyor. Seyirci sayısı çok az. Zaten bu kasabanın toplam nüfusu 1400. Ama Ren geyikleri, huskiler ve kutup ayıları seyirci boşluğunu dolduruyor olmalı.
  • Dünyanın en izole yerleşim bölgesi dünyanın en uzun körfezi Scoresbysund’un ağzına konumlanmış bir köy adı da epey uzun: Ittqqertoormiit. En yakın yerleşim yeri Ammasalik’e uzaklığı ise 800 kilometre. Ulaşımlarını köpeklerin çektiği kızaklar sağlıyor. Halkı misk öküzü, fok ve mors avlıyor. Dondurucu bir soğuğa sahip uçsuz bucaksız bir plato burası. Her taraf kar ve buzla kaplı ama yine de  500 kişi burada barınmayı başarmış.
  • Kızaklarda kullanılan köpekler havlamıyor, kurt gibi uluyor, çünkü bu köpekler aslında kurt kökenli. Bu hayvanlar kızakların önüne dört sıra halinde diziliyorlar. Her sırada üç köpek bulunuyor. En önde de bir kılavuz köpek. Batı Grönland’da ise köpekler kızakların önüne yelpaze şeklinde diziliyor.
  • Herşeyin hemen hemen ithal olduğu Grönland’da, balık yağı yapımında kullanılan morina balığı ve yengeç avcılığı halkının en önemli geçim kaynakları oluyor.
  • Grönland’da kışın açık havada florasan lambasının yanma prensibine göre oluşan “auara” yani “rengarenk kutup ışıklarını” hayranlıkla izlemek mümkün!
  • Bir çeşit efsanevi yaratık olan “Tupilak” şaman kültürünün bir devamı olarak yani bir bakıma büyü malzemesi olarak günümüze dek ulaşmış. Kemik, fok derisi veya dişten oyulan tupilak heykellerini satın almak mümkün.
  • Doğa, hayvan ve iklimden etkilenmiş olan Eskimo (Ivid) kültürünü yansıtan kayık, kızak, zıpkın ve kandil yapımı bugün de varlığını sürdürüyor. Davul eşliğinde yapılan halk danslarını izleminizi öneririm.
  • Grönland bir zamanlar İngiliz, Danimarka ve Hollanda bandıralı yaklaşık 50 balina gemisine mezar olmuş. Buz dağlarına çarparak parçalanan gemilerin toplam yaklaşık 400 kişilik mürettebatı 1700’lü yıllarda korkunç acılar içinde kıvranarak bu sularda can vermişler. Balinaların ahı tutmuş olmalı! Kısa bir not: Balina etinde portakaldan üç kat daha fazla vitamin bulunuyormuş.
  • Grönland’ın ekonomik düzlüğe çıkması için iki beklentisi var. Birincisi ve önemlisi “petrol ve doğal gaz” kaynakları. İkincisi ise elbette “turizm”. Buzullar hızla eridiği için artık turistleri taşıyan gemilerin eskiden 8 ay don tutan limanlara kışın bile yanaşması mümkün olacak gibi!
  • 1973 yılından beri artik bölge içinde toplamı 2 milyon kilometrekareyi bulan 300 ulusal park oluşturuldu.
  • Grönland’ın kuzey batısında yer alan Thule’da büyük bir Amerikan üssü bulunuyor. Buraya ancak özel izinle gidiliyor. Bu Amerikan üssü açılırken buradan daha  kuzeye göçe zorlanan 150 Eskimonun çocukları Danimarka hükümeti aleyhine dava açtılar!
  • Grönland’a ulaşım kara yolu olmadığı için genellikle deniz yolu ve kısmen hava yolu ile gerçekleşiyor ve halkın büyük çoğunluğu daha ılıman olan Güneybatı Grönland sahillerine yerleşmiş!
  • Koruma altında olmasına rağmen avlanan beyaz kutup ayılarının ağırlığı 500 kilogramı buluyor. Fok ve somon balığı ile beslenen bu sevimli hayvanlar genellikle senede iki yavru yapıyorlar. Kör ve kel doğan bebek ayıcık 2,5 yıl annesiyle dolaşıp eğitiliyor.
  • Artik Daire, iklim değişiklikleri, sera gazları ve her türlü kirlilikten en fazla etkilenen coğrafya. Çok soğuk olduğu için katı atıkların bozulması da işi zorlaştırıyor. Ayrıca kutuplarda atmosfer de çok ince!
  • Buzulların içine hapsolan hava kabarcıkları bilim adamları için bir hazine. Binlerce yıl önceki atmosferin kimyasal ve fiziksel yapısını ancak bu şekilde araştırıyorlar.
  • Grönland’daki maaşlar hemen hemen Danimarka ayarında. Ev yapmak isteyenlere de iyi şartlarda kredi verilmekte, burada vergi oranı çok düşük.
  • Grönland kasabaları kapalı ufak bir toplum olduğundan hem genetik, hem de salgın hastalıklar yüzünden sorunlar çıkmıştır ve çıkmaktadır.
  • Grönland’ın kırmızılı beyazlı bayrağı ODTÜ’nün bayrağını hatırlatıyor.
  • Türkiye’nin 2,5 katı büyük olan Grönland’ın sadece 340 bin kilometrekaresi buzla kaplı değil. Bu alanın da sadece 150 kilometrekaresi insanların yerleşmesine uygun.
  • Tek üniversitesi Nuuk’ta ama çok az öğrenci olduğu için eğitim kalitesi pek iyi değil. Gençler daha iyi bir eğitim için Danimarka’yı tercih ediyor.
  • Grönland 1982 yılında referandumda aldığı karar doğrultusunda Avrupa Birliği’nden çıktı ve böylece Avrupalı balıkçıların da karasularına girmesini engelledi.
  • Sigara içtiği için devamlı eleştirilen Danimarka kraliçesi yatı ile her yıl Grönland sahillerini dolaşırmış.
  • Grönland’da eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsiz. Ayrıca ev yapmak isteyenlere ücretsiz arsa tahsis ediliyor. Ama arazi o kişinin mülkiyetine geçmiyor.
  • Yerli halk geleneksel olarak ağzında dişleri ile deriyi yumuşattığından çoğunun dişi yok veya çürük.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir