Edinburgh

Gezimiz hava limanında, sabahın çok erken saatlerinde yolcularla dolduğu bir pazar sabahı maceralı bir şekilde başlıyor. Tamamen dolu THY Londra seferi bir saat rötarla ancak kalkabiliyor. Uçağın Londra’ya geç varması, otobüsle terminal değiştirme, pasaport kuyruğu derken Edinburgh uçağımıza son 10 dakika içinde yetişiyoruz. Heatrow Hava Alanı modern çağa ayak uyduramamış kötü bir hava alanı örneği idi o zaman. Ancak yerlerimizi yedeklere vermişler bile. Sık sık sefer olmasına rağmen Edinburgh uçaklarının hepsi dolu. Edinburgh’a varmasına varıyoruz; ama bu kez de dokuz bavulumuzun ancak dördü gelebiliyor!

Evet, İskoçya’dayız. Hüzünlü hüzünlü ezgiler çalan gaydaları, ekose etekli kahramanları, kocaman kalın tüylü çok süt veren koyunları, Ness Gölü canavarı, ünlü bilim adamları, tarihi ve viskisiyle ünlü İskoçya.

Festivaller Şehri: Edinburgh

            XVIII. yüzyıla kadar kale içinde yer alan ve volkanik kayaların üzerinde yükselen Edinburgh, Orta Çağ’dan kalan binaları, St. Anthony Kilisesi’nin kemerli kalıntıları, parke kaldırım taşları, denizden esen nemli rüzgârı, her biri tarih kokan pubları, yazar Sir Walter Scott’un dikkat çeken gotik anıtı, geleneksel tattoo gösterileri, Kraliyet Sarayı, dar sokakları, hiç bitmeyen yağmuru ile işte Edinburgh karşımızda!

            Cowgate Köprüsü sayesinde kent duvarlarını aşarak güney istikametine doğru yayılmış. Orta Çağ’da çöp ve kanalizasyon olmadığından, evlerde fazla olan her şey “Gardieloo” diye pencereden bağırılarak yapılan sözlü bir ihtar sonrası doğru sokağa atılırmış. Bu iş en fazla sokaklardaki domuzların hoşuna gidiyormuş. Zaman içinde şehrin merkezindeki göl, bir çöplük hâline gelmiş ve artık gölün içinden kabarcıklar hâlinde metan gazı yükseliyormuş. İşte bu göl (Nor Loch) korku dolu hikâyelerin odak noktası olmuş. Daha sonra doldurulan gölün yerine bugün bir müze, yeşil alan ve bir tren istasyonu bulunuyor.

Kartal Yuvası: Edinburgh Kalesi

            “Kaya Kale”de (Castle Rock) M.Ö. 900 yılında bile insan yerleşiminin olduğu bulunmuş. Bugünün kalesinin ilk taşları İskoç Krallığı tarafından bin yıl önce konulmuş. Kale tüm heybeti ile sanki Edinbugh’un kanlı geçmişini haykırıyor.

            1060 yılında bu kaleye yerleşen Kral Malcom’un eşi dindar Kraliçe Margareth’in oğlunun buraya yaptırdığı ufak şapel kentinin en eski binası sıfatını elinde tutuyor. Bir dönem İngilizlerin de eline geçen bu yapıda, ünlü İskoçya Kraliçesi Mary Stuart daha sonra İngiltere Kralı da olacak oğlu I. James’i bu kalede dünyaya getirmiş.

            Kalenin şehre bakan bir düzlüğünde XV. yüzyılda Belçika’nın Mons şehrinde yapılmış, “Mons Meg” olarak anılan dev bir top durmakta. 1460 yılında silâhlara meraklı Kral Jacques bu topun geri tepmesi sonucu hayatını kaybetmiş.

            Kalenin içinde gayet şirin, temiz, yeşil ve ufak bir mezarlık görüyorum. Kraliyet ailesinin köpeklerinin mezarıymış.

            Gelibolu ve Çanakkale dahil İskoçların katıldığı farklı savaşlarda kaybettikleri askerlerin ve hayvanların anısına kilise benzeri büyük bir yapı inşa edilmiş. Kalenin zindanlarını, İskoç kraliyet mücevherlerini ve kalenin ambarlarını görerek ziyaretimizi sona erdiriyoruz. Kale, İskoç ordusu tarafından kullanılmakta.

Edinburgh Ulusal Galerisi

            Mavi ve kırmızı renklerin hâkim olduğu şirin bir binada 1859 yılında kapılarını resim severlere açan Ulusal Galeri’nin bugün de ziyaretçisi hiç az değil. Valazquez, El Greco, Titian, Vermeer, Constable, Monet ve Van Gogh gibi ünlü isimler yanında İskoç sanatçıları Taggart, Wilkie, Ramsey ve Raeburn’un eserlerini hayranlıkla izliyoruz. “Rembrant’ın Kadınları” isimli özel bir koleksiyon da ilk defa bu galeride festival dolayısıyla sergileniyor.

Holyroodhouse Sarayı

            Kraliçe Margareth’in kayalıklar üzerine yaptırdığı şapelin içinde Hz. İsa’nın haçından bir parçanın altın bir kutu ile saklandığı söylenir. Daha sonra bugün sadece dört duvarı kalan bir manastır inşa edilmiş. Manastırın yanında soylular için yaptırılan bir misafirhane, sarayın ilk nüvesi olmuş. Zaman içinde farklı kralların dönemlerinde yapılan eklemelerle Holyroodhouse Sarayı gelişmiş. Bugün bu saray kraliyet ailesinin İskoçya’daki resmî ikâmetgâhı olarak kullanılmakta. Giriş kapısının üstünde 1603 yılında gerçekleşen Birleşik Krallık’ın (United Kingdom) amblemi duruyor. Aslan İngiltere’yi, Unicorn (boynuzlu at şeklinde hayalî bir hayvan) ise İskoçya’yı temsil ediyor. Thistle (mor çiçekli deve dikeni) ise İskoçya’nın ulusal çiçeği.

İskoçya tarihinin renkli siması, Kraliçe Mary Stuart’ın sekreteri ve sırdaşı İtalyan Rizzo bu binada hançerlenerek öldürülmüş. Ayrıca ilk kocası olan Fransa kralı öldükten sonra kraliçe, ikinci eşi Lord Darnley ve üçüncü eşi Bothwell Dükü ile gene bu sarayda evlenmiş.

            1650 yılında Kral I. Charles’ı öldüren cumhuriyetçi Oliver Cromwell, Kral II. Charles adına mücadele eden Montrose Markizi Kont James Grahmi’yi yine burada idam ettirip, kollarını, bacaklarını, kafasını kestirip her parçasını ülkenin ayrı bir yerinde teşhir ettirmiş.

İskoç kralı II. Charles, Hollândalı bir ressamdan sülâlesinde yer alan tüm kişilerin tablosunu yapmasını ister. Oysa ki kraliyet ailesinden kralın istediği gibi 110 kişi bulmak, bu kadar gerilere ulaşmak imkânsızdır. Ressam ailenin bilinen fertlerinin portrelerini tamamladıktan sonra bazı isimler uydurarak saraydaki hizmetkârların veya sokaktan bulduğu kişilerin tablolarını yapar. Cimri kral II. Charles az para verdiğinden ucuz boyalarla çalışmak zorunda kalır. Zaten tabloların tamamına siyah renk hâkimdir. Ancak tüm aile fertlerinin ortak bir özelliği olmalıdır. Hepsinin burnu kral gibi uzun ve çirkindir.

            Edinburgh’daki otelimiz “Royal Mile” üzerinde idi. Royal Mile, kale ile sarayı bağlayan yola verilen ad.

  • Telefonun kâşifi Graham Bell’in evini görüyoruz. Bell’in amacı sadece sağır ve dilsizlere yardım etmek için bir araç geliştirmekmiş meğer.
  • Londra’da olduğu gibi Edinburgh’da da zengin evlerinin önünde bir blok büyüklüğünde yer alan özel bahçelerden ancak parkın anahtarına sahip o sokağın varlıklı sakinleri istifade ediyor.
  • Yirmi dört yaşında başbakan olan Adam Smith’in öğrencisi William Pitt, ilk gelir vergisini uygulamaya konması ile tanınıyor.
  • Deacon Brodie gündüz nüfuslu ve itibarlı bir işadamı iken geceleri tehlikeli bir soyguncu oluyormuş. Bu şahsın ilginç yaşantısı, “Hazine Adası” adlı eserin yazarı ünlü yazar Stevenson’un “The Strange Tale of Jekyll and Mr. Hyde” adlı romanına konu olmuştur.
  • Ünlü İskoç yazar Sir Walter Scott, ülkesini anlattığı kitapları ile İskoçya’ya insanları çekmeyi başarmış. Bundan dolayı kendisine “İskoç turizminin babası” unvanı verilmiş.
  • Sir unvanlı ünlü aktör, önceki “James Bond” Sean Connery, Edinburgh’da sütçü olarak başladığı iş hayatına, bir dönem de güzel sanatlar akademisinde çıplak model olarak devam etmiş.
  • Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesi için ceset çalmak kazançlı bir meslekmiş. Mezarlardaki cesetler hızla kaybolunca, yetkililer buraları gözetleme kuleleri ile sıkı bir kontrol altına almışlar. Bunun üzerine İrlandalı işçiler Burke ve Hare ise “Close” denen dar geçitlerin önünde bekleyip oradan geçen kurbanlarını öldürüp taze cesetleri 10 Dolar karşılığında tıp fakültesine satar olmuşlar. Elbette sonunda yakalanıp idama mahkûm olmuşlar ve Burke’nin ensesinden alınan deriden yapılan bir para çantası, hâlâ tıp fakültesinde saklanmakta imiş. Tıp fakültesinin kapısında yer alan taş kabartmada bir “sülük” motifi yer alıyor. Bugün tıp otoriteleri antibiyotikleri bir yana bırakıp, tekrar doğaya, yani sülüğe dönmeye başlıyorlar.
  • Rehberimiz bize, ünlü hemşire Florance Nightingale’in çalıştığı hastaneyi gösterdi. Daha sonra Kırım Savaşı sırasında, bugünün Selimiye Kışlası’nda İngiliz yaralı askerlere yardım etmek için İstanbul’a gelen bu iyilik perisi hanım için bugün anlatılanlar hiç iç açıcı değil. Aksi, sinirli bir mizacı olup, insanları sevmediği söyleniyor. Zaten hemşire olma kararını, baytarların ümidini kestiği köpeğini iyileştirdiği zaman kafasına koyan Bayan Nightingale, kahraman arayışı içerisinde olan dönemin İngiltere’sine acaba iyi bir malzeme mi oldu?

Sadık Bobby

            Greyfriars Kilisesi’nin bahçesinde İskoçya’daki tüm kiliseler gibi inançlı insanların gömüldüğü mezarlar bulunmakta. Ama, aralarında bir mezar var ki, sürekli ziyaretçi akınına uğruyor ve her an çiçeklerle dolu! Mezar taşını okuyoruz. Greyfriars Bobby: 14 Ocak 1872’de öldü. “Onun sevgi ve bağlılığı, hepimize örnek olsun.”

            Meğer bu fino cinsi köpek, polis memuru John Grey’e aitmiş. Memur Grey, köpeği iki yaşındayken ölünce sadık Bobby tam 14 yıl kabrini beklemiş, orada yemiş, orada içmiş ve orada uyumuş. Her gün tam saat 13.00’te kaleden ateşlenen topla birlikte yemek zamanını anlar ve mutfağa gidermiş.

            Oteldeki kahvaltıdan sonra İskoçya’nın kuzeyine doğru yola çıkıyoruz. Fourth Halici’nin iki yakasındaki ulaşım önceleri tekneler ve sonra da buharlı gemilerle yapılırmış. South ve North Queensferry isimli karşılıklı iki iskele kurulmuş. 1890 yılında bu iki yaka arasında 2,5 kilometre uzunluğunda dönemin bir mühendislik harikası olarak kabul edilen bir demiryolu köprüsü kurulmuş. Bu köprünün inşasında kullanılan çelik ile bugün 2,5 kilometre uzunluğunda tam 10 köprü yapılırmış. Yanında ise yeni asma köprü “Road Bridge” sanki eski köprüye meydan okuyor.

            Artık dönüş zamanı geldi. Elbette İstanbul’a dönmek güzel; ama, İstanbul’da bir hafta kaldıktan sonra gene yollara düşmek, yeni yüzler, yeni sokaklar, yeni mekânlar tanımak tutkusu hâkim geliyor. Bir başka coğrafyada buluşmak üzere…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir