Elbe’nin Kucağında: Dresden

Fotoğraf bir tutkudur. Sırf fotoğraf çekmek amacı ile yola koyulan çok gezgin dost ve gönül vermiş gruplar tanıyorum. Çok kişinin yanında  fotoğraf makinesi bulunur ama tutkulu, başarılı ve ısrarlı fotoğraf fedakarlık ister. Kareler anları ölümsüz yapar. Sabahın 5’inde uyanıp günün ilk yumuşak ışıklarını yakalamak ayrı bir hoşluktur. Bazen bir anı yakalamak için 5-6 saat beklenir. Bu kez bir elimde fotoğraf makinem tek başıma, Almanya’nın Dresden kentine uçuyorum.

Saksonya’nın başkenti Dresden’in tarihi 1200 yıllarına kadar uzanıyor ve her sene 10 milyon gezgini kiliseleri, bahçeleri, parkları, Elbe Nehri üzerindeki şık taş köprüleri, Saksonya krallarının muhteşem sarayları ve müzelerindeki nadir koleksiyonları ile kendisine çekiyor. Özellikle güneşli havalarda eski kent çok kalabalık oluyor.

1945 yılında Rusların üç gün süren bombardımanı sonucunda en az 30 bin, bazı kaynaklara göre ise 100 bin kişi hayatını kaybetti, sonuçta kentin %90’ı yıkıldı. Fosfor bombası ilk kez bu coğrafya üzerinde denenmiş. Dresden’i ateşli bir nazi olan Martin Mutschmann yönetiyordu,  SS subaylarının silahlarının burada imal edildiği söyleniyordu. Daha sonra Dresden yine Rusların yardımı ile Doğu Almanya döneminde külleri üzerinde ayağa  kalkıp Barok-Rönesans akımına uygun tarzda kendini yenilendi. Koyu kirli renkleri ile göze batan kireç taşı blokları yıkılmayan eski bölümleri işaretlerken yenilenen bölümlerdeki taşlar daha beyaz.

Martin Luther önderliğinde protestan (lutheryen) mezhebi ilk Dresden’de filizlendi. Bu kentte dev bir Hofkirsche Katolik Kilisesi bulunması da doğrusu şaşırtıcı. Bunun amacı meğer Sakson krallarının Katolik Polonya halkını etkileyip Polonya’yı Saksonya topraklarına katmak hevesi imiş.

Eğer Dresden’in kırsalına doğaya ve sessizliğe doğru bir yolculuk yapmak isterseniz 30 dakika sonra Glashütte Kasabasına varabilirsiniz. Buradaki 10 atölyede 165 yıldır sabırla el yapımı saatler üretiliyor. Burada bir de saat müzesi bulunuyor. Bu saatlerin fiyatları çok yüksek, 5 bin avro’dan 100 bin avro’ya kadar yükseliyor.

Dresden ve Saksonya dünyada bir çok ilklere ev sahipliği yapmış. Beyaz porselen, sütlü çikolata, pergel, kahve filtresi, dikiş makinesi ve poşet çay ilk akla gelenler.

Bu coğrafyada tarih, yeşil alanlar ve Sovyetler döneminin kasvetli dev blokları iç içe. Yeni Dresden’de Rus yapımı çirkin sosyal meskenler tek tek elden geçirilip rengârenk boyanıyor, giydiriliyor, yenileniyor ve sempatik bir çehreye bürünüyor. Yeni Dresden kozmopolit yapısı sayesinde spor ve sanat ile el ele dinamik bir yapı kazanmış.

Dresden’le birlikte anılan ünlü bir Sakson kralı var, “Güçlü Augustus”. Onun altın hissi veren şaha kalkan atın üstündeki heykeli bu coğrafyada dolaşırken muhakkak dikkatinizi çekecektir. Kral Augustus, diğer coğrafyalara ve sanata çok meraklı imiş. 1700’lü yıllarda Saksonya’ya en parlak devrini yaşatmış. Herkül gibi güçlü olan Augustus ünlü İtalyan ve Fransız müzisyen, sanatçı, mimar ve ressamları Dresden’de toplamış. Çok merak ettiği Osmanlı coğrafyasından da hançerler, kıyafetler, bayraklar, kocaman çadırlar ve savaş malzemeleri getirtmiş.

Ayrıca Viyana kuşatmasından sonra burada terk edilen malzemeleri de hemen sahiplenmiş. Zaman zaman Osmanlı padişahı gibi giyinip özel olarak yaptırdığı Türk evinde otururmuş. Bugün sarayın Türk bölümünü de gezebilirsiniz.

Eski kentte 25 bin Meissen yapımı karo kullanılarak 102 metre uzunluğunda Residenzschloss’un duvarlarında işlenen, Saksonya krallarının resimlerini içeren dev duvar resmi doğrusu her göreni etkiliyor.

Dresden eski şehirde en dikkatinizi çekecek yapı 2005 yılında yenilenen ve dünyanın en önemli protestan kilisesi olarak bilinen Kadınlar Kilisesi (Frauen Kirsche) olacaktır.Zaten sürekli önünde bir kalabalık bekleşiyor. Beyaz ve narin iç hacmini banklara oturup uzun süre hayranlıkla seyrediyorsunuz.

Augustus Köprüsü dünyanın en eski taş köprüsü olarak biliniyor. Bu köprü üzerinde yürüyerek Elbe Nehri’nin diğer yakasına ulaşın. Hava güneşli ise nehrin kıyısında çimenlerin üzerinde (Elbweisen Çayırı) keyif yapan yüzlerce Dresdenli ile ziyaretçileri göreceksiniz. Ayrıca Elbe Nehri üzerinde gemi turları da gerçekleşiyor. Bu gezintiyi size öneremem ama dağların yamacında tarihî dağ treni yolculuğu daha ilginç olabilir.

Pfund Molkerei olarak bilinen süt ve süt ürünleri mağazası Alman yazarı Erich Kastner’in kitaplarında yer alınca birden ünlendi. Duvarları melek, çocuk, çiçek figürleri içeren Villery-Boch markalı seramiklerle kaplanmış. Ayrıca dükkânın içindeki tarihî süt çeşmesi de görülmeli. Burası dünyanın en güzel süt ile süt ürünlerini satarmış. Buna kim karar vermiş onu bilemem!

Barok Zwinger Sarayı’nda bir de “Gemaldegaleria Alte Meister” olarak isimlendirilen dinî resimler galerisi var. İçeri giriş 10 Avro. En ünlü eseri Raphael’in “Sistine Madonne” adlı tablosu. Ayrıca Van Eyck, Rembrandt, Vermeer, Giorgione’nin tabloları sergileniyor.

Semperoper Tarihî Opera Binası (1834 – 1841) Richard Strauss’un ünlü “Salome ve Elektra” adlı operasının galasına ev sahipliği yapmış. 1985 yılında yenilenen bu ünlü opera binasını gezmek için önceden müracaat edip isim yazdırmak gerekiyor.

“Beyaz altın” olarak isimlendirilen Avrupa’daki ilk porselen fabrikası Meissen’de kurulmuş. Hâlen de üretim devam ediyor. Bu tesis bünyesinde bir de müze var. Ama 6 Avro’yu gözden çıkartıp eski şehirdeki Seramik Müzesi’ni gezmenizi öneririm. Bazı seramikler Saksonya Kralı’nın Çin ve Japon ağırlıklı koleksiyonlarından alınmış. Fotoğraf çektirtmiyorlar ama porselen dolu iç içe 7 odayı gezerek inanılmaz zevkli eserler görüyorsunuz. Ayrıca balkonunda bol süt köpüklü bir kahve içerken Dresden’in eski kentini seyredip fotoğraf kareleri ile tespit edebilirsiniz.

Bir av köşkü olarak planlanan Moritzburg Su Sarayı veya diğer adı ile Moritzburg Kalesi ise bir şatoyu andırıyor ve Dresden’in 16 kilometre dışında! Özellikle suyla beslenen bahçesi hayal dünyasının kapılarını açıyor. Almanların masal yolu adını verdiği güzergâh Cinderella’nın sarayı Moritzburg’a da uğruyor. Daha sonra Hansel ve Gratel, Bremen Mızıkacılarına kadar uzanıyor. Bu sarayın içinde 60’a yakın boynuz sergileniyor. Aralarında 20 kilogram ağırlığındaki mutant geyik boynuzları da bulunuyor. Bunlara bakarak avcıları lanetleyebilirsiniz. Boynuzların dışında av silahları ve Çin ile Japon porselenleri de sergileniyor.

Bir fıkra ile bu bölümü sonlandırmak istiyorum. Aslında, avcılardan hiç ama hiç hoşlanmam!

Saksonya Kralı ördek avındaydı. Uşakları çevredeki ördekleri kışkırtıyor ve kralın önüne yönlendiriyorlardı.

Sonunda kral dalkavuğuna heyecanla sorar:

“Nasıl?” dedi. “Vurdum mu? Vurdum mu?”

Dalkavuk kendine yakışır bir yanıt verdi:

“Majesteleri zavallı ördeğin yaşamını bağışlamak yüceliğinde bulundular.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir