Doğu Türkistan (Sincan – Uygur Otonom Bölgesi)

Doğu Türkistan, bizlerin ana yurdu. Türkiye Türkleri, ata yurdu olan Türkistan topraklarından boylar olarak ayrılıp Anadolu topraklarına gelmiş. Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Malazgirt’te kazandığı zaferle Anadolu’nun kapısı Türklere açılmış. İşte bu yurt Doğu Türkistan, bugünkü adı ile Sincan Uygur Otonom Bölgesi, Çin’deki pek çok otonom bölgelerden biri.

Başkent Urumçi’ye doğru uçuyoruz. Havaalanına doluşan gazeteci ve televizyon ekipleri bizi karşılayacak değiller ya! Bütün bu manzara bize Doğu’da olduğumuzu anımsatıyor, çünkü böyle bir karşılamayı Avrupa’da göremezsiniz. Paradan öte zaman kaybıdır gösterişli karşılama törenleri. Ülkemizde başbakan geçecek, cumhurbaşkanı düğüne gidecek diye yollar kapanır, insanlar perişan olur. Urumçi Havaalanı’nda televizyon kameraları devlet büyüklerine yönelirken, bizim payımıza çok daha iyisi, sevimli bir bayanın yüzü düşüyor: Rehberimiz bayan Lee. Onun eşliğinde yüksek binaları ve geniş meydanlarıyla modern bir kent izlenimi uyandıran Urumçi’nin içine giriyoruz. Uçan büyük balonlar, rengârenk ışıklar, fenerlerle aydınlatılmış parklar göze çarpıyor. Bunların nedeni 1 Eylül’de başlayacak olan bağbozumu festivaliymiş.

Uygur isimlerinin çok güzel Türkçe karşılıkları var. Örneğin, Sincan “Yeni Toprak” anlamına geliyor. Taklamakan Çölü’nün Uygurca anlamı, Git ve asla dönme… Çin’in yurt içi ve dışı tüm karşıt gösterilere rağmen bu çöldeki Lop Nor bölgesinde 37 nükleer deneme yaptığını düşünürseniz, bu ismi neden hak ettiğini anlarsınız.

Başkent: Urumçi

Urumçi, “güzel çayır” anlamına geliyor. Denizden 900 metre yükseklikteki kent, 12 bin kilometre karelik alana yayılmış. Ancak kent merkezi 72 kilometre karelik alan içinde. Tang hanedanlığı döneminde adı “Tingzhou” olan kent, şimdiki adını 1935 yılında almış. Eh fena da olmamış hani! Sizi bilmem ama benim için Çin adlarını söylemek o kadar zor ki! Her neyse! Zaman kaybetmeden Urumçi’yi gezmeye çıkıyoruz. Sokaklarda yayılmış bilardo masaları bu bölgenin özelliği haline gelmiş.

Rehberimiz Bayan Lee öğlen yemeği için yerin bir kat aşağısındaki bir lokantaya götürüyor bizi. Elinizi yıkamak için lavabonun yerini sormanıza gerek yok. Keskin koku size lavabonun yerini gösteriyor. Hocam rahmetli Prof. Gürbüz Fındıkgil’in bir sözü geliyor aklıma. “Tuvaletin yerini kokusundan bulamıyorsan; işte çağdaşlık budur!

Komünizm yönetimi altında geçen uzun yıllarda her türlü lükse karşı çıkılmış. Tuvalet ihtiyacını iğrenmeden gidermenin neresi lüks Allah aşkına? Hem medeniyetin ufak ayrıntılarda gizli olduğunu bilmiyor mu bunlar? Yemek için bizde de çok sık rastlanılan turistik bir sahne kurulmuş: Ortada ışıklarla aydınlatılmış büyük bir ibrik, arkasında da bizim saz heyetine benzer bir müzik gurubu..

Her zamanki Çin yemekleri arasında bu kez bir tanıdığa, mantıya rastlıyoruz. İri tanelerle hazırlanmış ve yoğurtsuz sunulan mantıyı gene de severek yiyoruz. Sabah Bogda Dağı’nın eteklerindeki Tianchi Krater Gölü’ne veya diğer adı ile “Cennetlik Göl”e gidiyoruz. Urumçi’den 110 kilometre uzakta, 1980 metre yükseklikte derinliği 100 metre olan bu göl, çevresindeki dağların karlarıyla besleniyor. Dağlar ise lâdin ağaçları ile kaplı. Kuzey ve güney yamaçlarında ufak göller… Taklamakan sarısından sonra yemyeşil bir soluk burası! Unutulmaz güzellikte bir manzara!

Gölün çevresiyse şişleri, kebapları, atları, develeriyle tam bir panayır yeri. Durmadan fotoğraf çeken turistlerin hangi ulusa ait olduğunu söylemeye gerek var mı? Elbette, Japonlar! Zevkli bir motor gezisinden sonra, şaha kalkan bir ata binip fotoğraf çektiriyorum. Japonlarla gizliden gizliye giriştiğimiz fotoğraf savaşı da sürüyor bu arada.

Tianchi Gölü çevresinde hâlâ geleneklerini sürdüren Kazaklar yaşıyor. Çevrede gezinen keçi ve koyunlar bundan güzel otlak yeri bulamazlardı herhalde. Ormanlık bölgede at sırtında gezinmek mümkün. Kazakların çadırlarını geziyoruz. İçerisi halılarla bezenmiş. Bir köşede 9-10 Kazak yün sopalıyor. Kazaklar bize çay ikram ediyor. Çayın içine şeker yerine yanlışlıkla tuz koyduklarını düşünebilirsiniz; ama yanlışlık falan yok. Kazaklara özgü tuzlu çayı içemeden gölden ayrılıyoruz.

Çin usulü akşam yemeğinin ardından otelimize dönerken kent merkezinde otobüsümüzden iniyoruz. Çünkü uzaktan ilginç gelen akşam pazarını merak ediyoruz. Ne var ki yanlış iz üzerindeyiz. Açık alana dağılmış çok sayıda lokantadan başka bir şey göremiyoruz. Otele dönmek için taksi aramaya başlıyoruz ve nedenini hiçbir zaman çözemediğim şu garip olay geliyor başıma!

Taksi şoförleri kaldığımız otelin -ki kentin en büyük oteli- yerini bilmiyorlar. Zar zor bir taksi bulup kendimizi içine atıyoruz. Ben öne geçiyorum. Ancak şoförde bir tuhaflık var! Kendi kendine söylenip duruyor. Ne olup bittiğini anlamaya kalmadan arabayı bir kenara çekiyor ve bana ufak ufak yumruklar atmaya başlıyor. Gündüz olsa, “Sıcak adamı delirtmiş olacak” diyeceğim ama akşam saatlerindeyiz. Yoksa gündüz unuttu da akşam mı hatırladı delirdiğini? Aslında olayın hiç de şakaya gelir yanı yok! Önce ben, ardından da sevgili dostlarım Berrin Hanım ve Celalettin Bey (Dirik), arabadan iniyoruz. Daha sonra Celalettin Bey, olur a, benden huylanmıştır diye arabanın önüne kendisinin oturabileceğini söylüyor. Şoför beyimiz onu da istemiyor. Hatta bize bağırıp iyice saldırgan oluyor. Sabrımız taşıyor tabiî. Biz de ona bağırmaya başlayıp arabadan iniyoruz.

İkinci bir taksi buluyoruz. Bu taksinin şoförü de ısrarla Berrin Hanım’ın yanına oturmasını istiyor. Bir şey anlamıyoruz ama Berrin Hanım ön tarafta oturuyor. Tam rahatladık derken taksinin bizi şehir dışına, karanlık ve ıssız yollara sürüklediğini fark ediyoruz. Celalettin Bey satın aldığı dağ keçisi boynuzunu çıkartıyor, ben de çakımı. “Kenara çek!” diye haykırıyorum, Berrin Hanım da “Stop! Stop!” diye önden bağırıyor. Böğürtüye benzer sesler çıkaran şoför, bana kimliğini uzatıyor. Sonunda sağ salim otele ulaşabiliyoruz. Bu olaylardan şöyle bir ders çıkarıyoruz. Urumçi’den turistik eşya alacaksanız, kendinizi koruyabileceğiniz eşya olmasına dikkat edeceksiniz!

Anadolu’dan Bir Esinti: Kâşgar 

 

Sapsarı ufukta yemyeşil bir nokta. Bu çölün ortasında gizemli vaha kenti Kâşgar. Bu kent, Uygur kültürünün Çinlilerden en az etkilenerek yaşadığı kent olarak biliniyor. Havaalanında bizi Ahmet Can adlı sempatik bir rehber karşılıyor. Ailesinin onu evlendirme isteğine karşı çıkan Ahmet Can gazetecilik eğitimi yapmış. Şimdi de İngiliz dili ve edebiyatı okumaya niyetli. Aynı zamanda iyi bir müzisyen; o güzel sesiyle beraberliğimiz sırasında bize tam üç mini konser verdi. Kâşgar’da her an herkes size konser verebilir. Çünkü kentin insanları müziğe ve dansa tutkun. Dükkânlar bölgeye özgü enstrümanlarla dolu.

Kâşgar kenti 2 bin yıllık geçmişe sahip. Pamir Ovasındaki bu kent doğu ile batı arasında bir köprü. Eski ipek yolunun en önemli uğrak noktası. Günümüzde de önemli bir ticaret ve kültür merkezi olmasına rağmen nüfus sadece 300 bin. Kent ve çevresinde kayalık arazi yok. Kil ise bol. Bu jeolojik yapı değişik bir mimarî yaratmış. Binalar hatta mezarlar bile kilden. Söz mezardan açılmışken, aile mezarlarının yuvarlak olduğunu söyleyelim.

Kent pazarında çok sayıda tilki, su samuru, leopar kürkü göze çarpıyor. Mavi Tilki Kâşgar’ın sembolü. Ancak biz kürk ticaretinin uluslar arası anlaşmalarla yasaklandığını ve Çin’inde bu anlaşmaya imza koyan ülkeler arasında olduğunu biliyoruz. Bu nedenle bu kürklerin satışı yasal değil. Bu durumu kime şikayet etsem beğenirsiniz! Otelde tanıştığım İsveçli bir diplomata. Benimkine diplomatik atak denmez de ne denir!

Tienşan Dağları ile Sahra’dan sonra dünyanın ikinci büyük çölü olan Taklamakan Çölü’nün oluşturdukları büyüleyici doğal tabloyu insanın resmedip evinin duvarına asası geliyor. Şehirler, genellikle dağlardan inen ve bahar aylarında eriyen kar suları ile beslenen çok sayıdaki ırmak ve nehirlerin kenarındaki vahalarda kurulmuş. Kâşgar’ın “ham” denen kavunlarını da unutmayalım. Bu tatlı, iri, gevrek kavunlar ve ayrıca lezzetli üzümler imparatorların vazgeçemediği meyvelermiş.

Turfan: Uzun Ömürler Kenti

Urumçi’den 3,5 saatlik bir yolculuktan sonra bağ kenti Turfan’dayız. İlk olarak Karadenizli bir vatandaşımızın burada kurduğu ekmek fabrikasını geziyoruz. Karadenizliler hızlarını alamayıp ta buralara kadar gelmişler. Elbette, Türk malı bu tesis bizi gururlandırıyor.

Deniz seviyesinin 30 metre altında bulunan Turfan’a eskiden “ateş ülkesi” deniyormuş. Doğrusunu isterseniz böyle denilmesine herhangi yadırgatıcı bir şey bulamıyorsunuz; çünkü sıcaklığın yazın 40 derecenin üzerine çıktığı bu kentte, yağmur toprağa düşmeden buharlaşıyor.

Turfan’ın bir diğer adı da “Rüzgâr deposu”. Üç günden beri rüzgarlı geçiyormuş günler. Peki bu derin ve yeşil vadi nasıl oluşmuş? Kent, nasıl bir üzüm kentine dönüşmüş? Çöldeki bu vahanın sebeb-i hikmeti onu besleyen yer altı suları.

 “Alçak toprak” anlamına gelen Turfan yakınlarındaki Aydıngkol Gölü de deniz seviyesinin 154 metre altında Lut’tan sonra dünyanın ikinci alçak gölü. Nüfusu 186 bin olan Turfan’da 120 bin Uygur yaşıyor. İpek yolu dönemindeki önemli bir kültür ve politik merkez olma özelliğini kısmen de olsa koruyabilmiş.

Turfan’ın pek çok adını saydık; “teşbihte hata olmaz” diyerek bir ad da ben koymak istiyorum: “Uzun Ömürler Kenti.” Kentte 100 yaşın üzerinde o kadar çok insanla karşılaşıyorsunuz ki, bu özelliği ile Guiness Rekorlar Kitabı’na girmeyi hak ediyor. İnsanlara uzun yaşamalarının sırrını sorduğunuzda, böyle bir sırrın olmadığını yalnızca süt içip üzüm yediklerini söylüyorlar size. Buranın ikliminin de olumlu bir etkisi olduğu açık.

Ertesi gün de bu üzüm kentindeki gezimizi sürdürüyoruz. Ancak fonumuza değişik bir manzara alıyoruz. Ünlü Çin gezi kitabı “Batı’ya Seyahat’te” bahsedilen Kızıl-tak Dağları, kızıl rengin hâkim olduğu manzara içinde kum tepeleri, dik yamaçlar ve yemyeşil bir vadi yer alıyor.

Son olarak ilginç bulacağınıza inandığım kültürel ortaklıklarımızın en önemli tanıkları olan atasözlerinden bir bölümünü Uygurca ve Türkçe olarak sunmak istiyorum sizlere. Zaten de bu atasözlerinin bazılarını hâlen kullanmıyor muyuz?

Ademnin aldi gül, keyni tiken.

İnsanın önü gül, arkası diken

Ademnin hösni baş bilen.

İnsanın güzelliği başı ile.

Ademnin hahişi özinin kolida

İnsanın arzusu kendi elinde

Ademnin içide adem bar.

Her insanın içinde bir insan daha vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir