Çizmenin Topuğunda Yaşam Aheste

Venedik çok ünlüdür, karnaval maskelerinin fotoğraflarını her yerde görürsünüz. Milano, modanın merkezidir, kuzey İtalya zengindir, havalıdır. Roma ise ölümsüz bir şehirdir. Zaten tüm yollar Roma’ya çıkar. Napoli, ne kadar hırsızlarıyla tanınsa da Pompei ve Capri Adası ile gezginleri kendine çeker. Sorrento ve Amalfi kıyıları, 90-60-90 güneş-kum-deniz sosyete tatilcilerinin gözdesidir. Floransa, bir açık hava müzesidir. Turist doludur ve müzelerinin önünde uzun kuyruklar oluşur. Neyse, bu liste uzayıp gider…

Ama İtalya’da sade ve farklı bir yaşamı tatmak için bölgenin başkenti olan Bari, büyülü kent Lecce, Kapadokya ile özdeşleşen Matera, Brindisi, sevimli bir dağ köyü Ostuni, kayalara işlenen evleri ile tanınan Polignano a Mare, Osmanlı’nın bir yıl boyunca işgal ettiği Otranto, bir adaya kondurulan sevimli Gallipoli, konik ve tuhaf evleri ile Alberobello, kısaca tüm Puglia Yöresi sizi bekliyor.

THY’nin Bari’ye bilhassa kışın ekonomik uçması, bu geziyi gerçekleştirmek için büyük şans. Bir cuma günü saat 14.30’da Bari’deyim. Havaalanından iki günlüğü 120 Avro’ya ufak bir Fiat 500 kiralıyorum. Bari, Güney İtalya’nın Napoli’den sonra en büyük ikinci kenti. Neticede büyük bir yerleşim merkezi, yolcu gemilerinin uğrak yeri, bir üniversite ve denizci şehri. Hatta XI. yüzyıl’da bir ara bağımsız bile olmuş. Bari’de doğru eski kente gidilir. Deniz kenarında bordo renkli Teatro Margerita (XVIII. yüzyıl) civarında kalabalığa katılarak gezinmenizi öneririm.

En görülesi yer, Demreli Noel Baba’nın Haçlı Seferleri sırasında buraya getirilen kemiklerinin bodrum katında yer aldığı St. Nicola Bazilikası. Bu lahit adeta bir haç noktası olmuş. Karşısına oturma düzeni kurulmuş. Noel Baba’nın Demre’de kalan kemik parçaları ise Antalya Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bari’de katedral görmekten bıkmazsınız ayrıca St. Sabina Katedrali ile Svevo Kalesi’ni de gezebilirsiniz.

Bari’yi geride bırakıp batıya doğru yola çıkıyorum. İstikamet Altamura üzerinden “Matera”. Yol bazen daralıyor, bazen genişliyor, sağa veya sola geçiyor, her an insanı şaşırtıyor. Sürekli göbekler var. Vallahi Güney İtalya, Türkiye’den yol bakımından en az 10 yıl geride. Zeytin ağaçlarını yeşil çimenler içinde seyretmek çok hoş. Her biri aslında birer anıt ağaç. Belki binlerce yıllık… Zaten onlara dokunmak bile yasakmış. Altmış kilometre yol 2,5 saat sürüyor. Matera’nın modern bölümlerini geçip eski şehirdeki pansiyonumu buluyorum, yerleştikten sonra hemen kendimi sokağa atıyorum.

Matera, Basilicata Eyaleti’nde dağlık bir yerleşim yeri. Bu yüzden tarım imkânları çok sınırlı, bu bölge hep sıkıntı ve fakirlik çekmiş. Halkı, XX. yüzyıl’da fırsatlar ülkesi Kuzey Amerika’ya, daha sonra da 1950 ve 1960’larda zenginleşen Kuzey İtalya’ya göç etmiş. Bölgedeki yumuşak kalkerde açılan insan eseri mağaralar bu coğrafyanın kaderini değiştirmiş. Yörede çekilen çok sayıda film, fotoğraf ve hakkında yazılan makaleler tüm dünyanın dikkatini çekmiş, Matera’ya turist akmaya başlamış. Ünlü İtalyan yönetmen Pierpaolo Pasollini, “Vangelo Secondo Matteo” (Matteo’ya Göre İncil) adlı filmi Matera’da çekmekle kalmamış daha sonra başrolünü ünlü soprano Maria Callas’ın oynadığı Euripides’in eserinden uyarlanan “Madea” adlı eseri de Ürgüp’te filme almış. Zaten daha sonra Ürgüp ile Matera kardeş şehir olmuş. Aynı Kapadokya’da olduğu gibi Matera’da kireçtaşlarını oyarak kendilerine gizli ev ve kilise yapanlar korku ve panik içindeki Hristiyanlar.

Derin bir vadinin yamacına kurulan Matera, 7000 yıllık tarihi ile 1993 yılında Dünya Miras Listesi’ne kabul edilir. Daracık sokaklarında dolaşıyorum. Bazen karşıma bir evin kapısı çıkıyor, geri dönüyorum. Bazı evleri (Sassi) müzeye çevirmişler. İçinde o dönem kullanılan eşyaları sergiliyorlar. Bu tarihî evlerin yüzde 70’i bugün belediyeye aitmiş. Ama burası kesinlikle Kapadokya ile karşılaştırılamaz. Kapadokya yöresinin büyüsü, yüzey şekilleri, kesinlikle Matera’da yok, tarihi evler, yeni şehir ile iç içe ve o tılsım kaybolmuş.

Sabah güneye doğru tekrar yola koyuluyorum. Taranto – Brindisi ve Lecce yönünde yine tuhaf yollarla mücadele ediyorum. Bir ara kendimi otoyolun ortasında, ters istikamette buluyorum. Herhalde hayvanların duası ile kurtuluyorum. Düşünün saatte 100 kilometre hızla giden bir otobüsün önüne ufacık Fiat 500 ile, ters yönde hatalı çıkıyorum. Zorlukla, otobüsün rüzgârının da yardımı ile kenara kaçıyorum. Yol boyunca bağların arasında beyaz rüzgâr türbinleri dönüyor.

Otranto’yu görmeyeyim… Sadece 42 kilometre uzakta deyip Lecce’ye sapmıyorum. İtalya’da güneşin ilk doğduğu yerleşim merkezi olarak ün yapan Otranto, 1480 yılında II. Mehmet döneminde yüz gemi ile buraya çıkarma yapan Osmanlı Devleti’ne bağlanır. Bu olay tüm İtalya’da korku yaratır. Halk Otranto’dan kaçar. Papa bile daha kuzeye taşınmayı planlar. Meşhur “Mama gli Turchi” sözcüğü bugün bile İtalyanca’da bir korku ifadesi olarak kullanılır. Hatta Osmanlı’nın Müslüman olmadıkları için kafalarının uçurulduğu söylenen 800 kişinin kafataslarını kendilerine verilen, “Kutsal Martini” unvanı ile Otranto Katedrali’nde korunuyor.

Osmanlı, Otranto’dan hareketle İtalya’nın diğer yörelerine ilerlemeyi aslında karşılaştığı büyük direniş karşısında başaramaz. 1841 yılında II. Bayezid başa geçince Papa’nın yanında olan kardeşi Cem Sultan’ın kaderi ile ilgili imzalanan antlaşma sonucu, ordusunu İtalya’dan geri çeker.

Otranta’da kaleyi adımlayıp turkuaz dokusundaki denizin kenarında dolaşıp, Osmanlı’nın izlerini arıyorum.

Lecce’ye varıp Sant’Oronzo Meydanı’nın ünlü sütununa bakan odama yerleşiyorum.

Şubat ayına rağmen hava güneşli. Şanslıyım. Hareketli Lecce sokaklarında halkın arasına karışıyorum. Burası, Güney İtalya’nın barok başkenti. Hele Santa Croce Bazilikası karşısında öyle donup kalıyorum. Ne muhteşem bir taş işçiliği, ne güzel bir “gül penceresi”. Geniş bir alana yayılan eski kent huzurlu, üniversite öğrencileri ile hareketli, neşeli, mutlu bir kent. Kuzey İtalya gibi acele eden yok. Saint Oronzo Meydanı’nın kuzeyinde çukurda kalmış harika Roma amfi tiyatrosunu görünce ile bir kez daha şaşırıyorum. Bu meydanın zeminindeki mozaiklerin üzerinde yürüyenlere şans getirdiği söyleniyor.

Güneyin Floransa’sı ve bir gurme başkenti olarak anılan Lecce’nin tanıtımına Ferzan Özpetek’in bu coğrafyada çekilen “Mine Vaganti”  adlı filmi de katkıda bulundu şüphesiz. Melekler Şehri Lecce ahalisi kendini Bari, Taranto ve Brindisi’den her yanı ile farklı kabul ediyor ve bulundukları coğrafyayı resmî olmasa da “Salento” olarak isimlendiriyor.

Güney İtalya’nın görülesi yerleri bitmedi,

  • Tepenin zirvesinde bir dağ köyü olup “Beyaz Köy” olarak anılan “Ostuni”.
  • Dik yamaca kurulan, manzarasına doyamayacağınız sevimli bir köy Polignano al Mare.
  • Ortaçağ beyleri her evden konut vergisi almaya başlayınca fakir köylülerin vergiden kurtulmak için dağlık yörede inşa ettiği hayvan ağılına veya tahıl deposuna benzeyen 10 metrekarelik konik çatılı, Dünya Miras Listesi’ne giren Trulli evleri ile ünlü Alberobello Köyü.

Ve yöresel tatlara gelelim;

  • İçine bazen badem likörü ilave edilen buzlu espresso… “Cafe Ghiaccio”
  • Yerel bir içki “Amaro del capo”
  • Kulak memesi makarnası “Orecchiette”
  • Turuncu aperol veya prosecco gazlı içecekleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir