BUDAPEŞTE = BUDA + PEŞTE

            Bazı kentler vardır, suyla, bir ırmakla bütünleşmiştir. Tuna Irmağı üzerinde kurulmuş Budapeşte bunlardan biri, hem de en güzellerinden. Macaristan’ı kuzeyden güneye ikiye bölen Tuna, aynı şeyi Budapeşte’de de yapıyor. Irmağın batı kıyısındaki Buda, doğu kıyısındaki Peşte ve Buda’nın kuzeyinde yer alan Obuda (Eski Buda) kentleri 1873’te birleşerek “Budapeşte” adını almışlar. İsmail Habib‘in 1935 yılında kaleme aldığı ve Türk gezi edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan “Tuna’dan Batıya” adlı kitabın Budapeşte bölümünde, kentin Tuna Irmağı ile, su ile birlikteliği çok güzel ifade edilmiştir: ,

            “Bir buçuk milyonluk bir gövdeyi ikiye bölen Tuna, şehri ayırmıyor, bağrında yatıyor gibi. Arka arkaya altı çelik köprüyle Tuna’yı perçinleyen şehir, nehri bağlamıyor, kollarını dolayarak sarılıyor gibi. Su beldeye tabiatın, belde suya medeniyetin hediyesi. Hiçbiri borçlu kalmak istemiyor. Bu ona su cümbüşünün bütün güzelliklerini verdiyse, o buna insan bilgisinin bütün nimetlerini serdi. Avrupa edebiyatı Peşte’ye “Tuna Kraliçesi” der. Ortada zümrüt bir gerdanlıkla pırlanta bir taç var. Tunasız Peşte, belli, bağrı kupkurudur, fakat Peştesiz Tuna, yazık taçsız kalana!” 

            Budapeşte demek bir bakıma “Tuna” demek. Tuna, Volga’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük nehri. Tuna Irmağı’nın adı geçtiği ülkelerin dillerine göre tam altı kez değişiyor. Güney Almanya’da Karaormanlar’dan çıkıp Orta Avrupa’yı boydan boya katederek Karadeniz’e dökülmeden önce yedi ülkenin topraklarından geçiyor Tuna: Almanya, Avusturya, Slovakya, Sırbistan, Bulgaristan, Romanya ve Macaristan. Tuna’nın bu uzun yolculuğu üzerinde bir de  kraliçesi var: “Budapeşte…” Berlin’den sonra Orta Avrupa’nın ikinci büyük kenti olan Budapeşte için “Doğu’nun Paris’i” deniliyor. Sözgelimi ülkenin toplam endüstriyel üretiminin % 40’ı bu kentte gerçekleştiriliyor. Ayrıca fabrikaların % 70’i de burada bulunuyor.

MÖ 3 bin yılından beri sürekli yerleşilen bir alanda kurulmuş olan kentte bugün ülke nüfusunun beşte biri yaşıyor. Kentte, özel politik izinle yapılmış ve aradan fırlamış çirkin beton yığınlarına rastlayamıyorsunuz. Koca şehirde tüm binalar aynı seviyede. Johann Strauss‘un hala dillerde dolaşan ünlü valsinin adı “Mavi Tuna” ama, mavilik artık sadece valslerde kalmış. Çevre kirliliğinden Tuna da fazlasıyla nasibini almış. Tuna’nın Karadeniz’e taşıdığı kirlilik Karadeniz, Marmara Denizi ve İstanbul için büyük bir tehlike!

             Budapeşte, en karanlık günlerini II. Dünya Savaşı’nda yaşamış. Özellikle Nazilerin son sığınağı Buda tepeleri yerle bir olmuş. Nazilerin yedi Tuna köprüsünü birden havaya uçurmalarını bugün bile unutamıyor Budapeşteliler. Ama hepsini yeniden yapmışlar. Hatta sekizincisini de eklemişler: Elisabeth Köprüsü. Köprüler içinde en değişik olan da bu köprü. Elisabeth Köprüsü, çağdaş çelik malzemeyle yapılmış, kablolu bir asma köprü.

Bir sonraki ise ünlü “Zincirli Köprü”. 150 yaşındaki bu köprü, zincirlerle asılmış. Taş ayakları arasındaki açıklık 375 metre. II. Dünya Savaşı’nda yıkılınca, eskisine uygun olarak yeniden yapılmış. Köprünün savaş sırasındaki halini, şair Gyula Illyes şöyle anlatmış dizelerinde: “İki şehir arasında, kırılmış belkemiğiyle / Dilsiz bir köprü, / Katledilmiş bir canavar gibi, / Sefalet ve suç içinde uzanıyordu.” 1842 yılında inşa edilen köprüyü yapan mimar, köprünün Buda ve Peşte ayaklarında bulunan ikişer aslan heykelinin dilini yapmayı unutmuş. Açılış günü köprüden annesiyle geçmekte olan bir çocuk aslanların dilinin olmadığını farketmiş. Olay duyulur duyulmaz mimar kendini köprünün üzerinden Tuna’ya atarak intihar etmiş. Hüzünlü bir hikaye değil mi?

            Budapeşte’nin Buda yakası bir Ortaçağ kenti. Bu kentten günümüze sadece parke taşlı yollar ve gotik üslubunda yapılmış evler kalmış. Yine de parke taşlı sokaklarda gezinirken bir Ortaçağ kentinde bulunduğunuzu hissettiriyor. XVIII. yüzyıl sonlarına kadar Peşte, Buda’dan daha küçük bir yerleşimken, daha sonra bir nüfus patlamasıyla Buda’yı geride bırakmış. Şimdilerde ise kent nüfusu Buda ile Peşte arasında dengeli bir biçimde dağılmış durumda. Buda yakasında başlıca 4 tepe var: Kale Tepesi, Gül Tepesi, Janos Tepesi ve Gellert Tepesi. Tepelerin hepsi ağaçlarla kağlı. Zaten 525 kilometrekare yüzölçümüne sahip olan Budapeşte’nin yarısı yeşil alan olarak bırakılmış: Parklar, orman ve tarım alanı. İşin en güzel tarafı da, kentin hiçbir yöneticisi politik nedenlerle inşaat izni vermiyor. Darısı bizim başımıza!..

            Gül Tepesi, adını Gülbaba adlı bir bektaşi dervişinden alıyor. Gülbaba, Kanuni Sultan Süleyman ile birlikte geldiği Budin’de ölünce, Kanuni’nin emri ile kente hakim bu tepede adına türbe yapılmış. “Gülbaba Türbesi”, özellikle biz Türk gezginlerinin ilgisini çekiyor. Sekiz köşe planlı, çatısı bakır kaplı türbe, son yıllarda Türk hükümetinin desteği ile onarılmış.

            Gül Tepesi’nin karşısında bir ada var: Margit Adası. Tuna’nın ortasında, 2,5 kilometre uzunluğunda, balık biçiminde, 1000 dönüm kadar bir yer. Ada üzerinde plajlar, yüzme havuzları, spor tesisleri, açık hava tiyatrosu ve iki de otel var. Burada gecelemek gerçekten çok keyifli olmalı. Margit Adası’nın karşısında, Peşte yakasında yer alan ve oldukça etkileyici bir yapı olan “Macar Parlamento Binası” turistlerin ilgisini çeken yerlerden. Londra’daki Parlamento Binası’ndan esinlenerek yapılan bu yapı 1904’te tamamlanmış. Binanın dekorasyonu sırasında 40 kiloya yakın altın varak harcanmış. Bu görkemli yapının duvarlarını 233 gotik heykel süslüyor.

            Gelelim Kale Tepesi’ne. Bakın İsmail Habib’in Kale Tepesi’ne (Yıl 1935): “Sağda kale, ortada taç giyme kilisesi, solda kral sarayı ve şurada burada diğer, maziden akıp gelen yapılar ile bin yılın vak’alarını yüklenen bu tepe sanki sırtında taşıdığı asırlar daha iyi görünsün diye kabardı ve bin yılın üstüne yığılışı da onu bir kat daha yüksek gösteriyor. Taşıyan dağ dona kalmış bir tarih ve taşınan tarih gözü dolduran bir dağ gibi!” Kraliyet Sarayı olarak da bilinen Buda Kalesi, deniz seviyesinden 168 metre yükseklikteki bu tepede bulunuyor. Budapeşte Tarih Müzesi, Ulusal Szechenyi Kütüphanesi ve Macar Ulusal Galerisi de bu yapı içinde yer alıyor.

Tepenin üzeri dar ve uzun bir düzlük. İlk temeli 1255 yılında atılan ve 1541-1686 yılları arasında cami olarak kullanılan Matthias Kilisesi ile Budapeşte Hilton Oteli bu düzlükte yan yana duruyor. Zamanında, Matthias Kilisesi’nde Kanuni Sultan Süleyman da namaz kılmış. Balıkçı Kalesi burçları da bu tepede bulunuyor. Buradan kentin hem gece hem de gündüz manzarası harika. Mutlaka görün derim! Ayrıca, kale bölgesinde çok güzel eski evler ve avlu içinde bahçeler görebilirsiniz. Eğer yolunuz buraya düşerse, bahçe kapısını şöyle bir itiverin, o güzel bahçeler gözlerinizin önüne serilecektir. Burada rüzgarı koklayın.

            Dünyada binlerce yıldır kaplıca tedavisi yapılan tek büyük kent Budapeşte. Buradaki kaplıcaların suyu, içerdiği kükürt ve radyoaktif elementler sayesinde romatizma, mide ve bağırsak hastalıklarına iyi geliyormuş. 123 kaynaktan günde 70 milyon litre termal su temin ediliyor. Sokullu Mustafa Paşa‘nın yaptırdığı 8 köşeli kubbeli hamamın çevresine eklenen binalarla modern bir kaplıca tesisi kurulmuş Budapeşte’de. 

            Budapeşte’den bahsederken Çigan Müziğine değinmemek olur mu? Ünlü virtüözlerden Yehudi Menuhin, “Çigan müziği, sanatı da aşar, o bir sihirdir” demiş. Klasik bir Çigan orkestrasında, iki kemanın yanı sıra alto, çello, bas, flüt ve çembal bulunuyor. Yöneten ise başkemancı. Budapeşteliler müziği sadece sevmekle kalmıyorlar, saygı da duyuyorlar. Kentteki çok sayıda orkestra, bale ve opera toplulukları bunun bir göstergesi. Kentin meydanlarından birine de opera sanatçısı bir bayanın adı verilmiş: “Blaha Lujza ter”…

Adamın biri tirajı yüksek Budapeşte Journal Gazetesinin idare binasına girer.

Doğruca burçlar köşesini düzenleyen kişiye gider.

  • Bir daha Akrep burcuna bugün armağan alacaksınız diye yazmayın.
  • Neden diye soran gazeteciye:
  • Karım Akrep burcundan. Akşam hediye göremeyince kavga ediyoruz.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir