Bu Kadarı Patagonya’da Bile Olmaz

Patagonya, temiz havası, boş arazileri, yalnızlığı, büyüklüğü, sesleri, bitkileri, hüznü, “pampero” denen şiddetli, soğuk ve hiç dinmeyen rüzgârı, sahillerindeki balinaları, deniz filleri, denizaslanları, smokinli garson Macellan penguenleri, kimsesizliği, saydamlığı, dürüstlüğü, kayaların çıkardığı uğultuları, turkuaz renkli nehirleri, yaban kazları, siyah boyunlu kuğular, kırmızı şarabı, solgun güneşi, çinko mavisi, kök kırmızısı tonları, başak sarısı zümrüt yeşili otları, beyaz kayaların arasındaki tarlaları, armadillolar, mavi renkli buzulları, toprak rengindeki dereleri, fosilleşen ormanları, dar kahverengi tepeleri, buzul gölleri, kondor yuvaları, karabatak kolonileri, uçsuz bucaksız stepleri, mor, pembe ve ıhlamur yeşili taşları, bol sayıda koyunları ile hep merak konusu olmuştur!

Dünya dört defa buzul çağı yaşamıştır. En sonuncusu olan “Wurm Buz Döneminde” insanlar da vardı. Hala bu devrin buzulları erimeye devam etmektedir. İşte insanoğlu kendini bu iklim şartlarına uydurmaya çalışarak yaşamına devam ettiği nadir yerlerden biri de Patagonya idi. Arkeolojik buluntulara göre insan soyu 10 bin yıl önce bu topraklara yerleşmiş. Buzulların arasında çıplak yaşayan, üşüyünce üzerlerine fok balığı yağı veya Patagonya devesi olan “gunako” derisi giyen yerlileri ilk gören muhtemelen 1521’de dünya turu esnasında buraya gelen “Macellan” olmuş. Ayaklarına soğuktan korunmak için sıkıştırılmış otlardan yaptıkları çarıkları giydiklerini görünce bu insanlara “büyük ayaklı” anlamına gelen “Pata” demiş. İşte size “Patagonya” sözcüğünün doğuşu! Ama sahiden de güneyde yaşayan avcı Selkman kabilesi ayrıca uzun boylu imiş. Macellan ile yolculuk eden tarihçi Antonio Pigafetta San Julian bu topraklarda defterine şöyle bir not düştü. “Günlerden bir gün, deniz kıyısında çırılçıplak dans eden, sıçrayan, şarkı söyleyen, kafasından aşağı toz toprak döken bir dev gördük. O kadar uzundu ki en uzunumuz bile onun ancak beline geliyordu.” Peter Shakland ise aynı yerliler için “orta boyluları neredeyse 2,5 metre idi.” diyor. Macellan İspanya Kralı V. Karl’a göstermek için bu dev yerlilerden iki tanesini oyuncakla kandırarak yakaladı, kelepçe taktı ama ikisi de gemi yolculuğu sırasında öldü.

İşte bu gözlemler zamanla Patagonya’yı batı dünyasında “büyük ayaklı tuhaf insanların olduğu garip ülke” yaptı. Her şeyin günahı Patagonya’yı havale edildi. Burası dev cüsseli yerlilerin, garip hayvanların ve kuşların vatanı oldu çıktı. Büyükbabası tanınmış bir doktor olan varlıklı bir ailenin oğlu Charles Darwin ise bölgeye 1834 yılında Robert Fitz Ray kaptanlığında “Beagle” isimli gemisi ile gelir. İngiliz Kraliyet donanması ve İngiliz Coğrafya Kurumu’nca görevlendirilmişti. Çıplak, uzun boylu, çirkin ve ona göre “ilkel insanları” görünce “insanın maymun kökenli” olduğunu savunduğu tezine bir çeşit delil bulmuş olur ve buraları “yok olmuş topraklar” olarak isimlendirir. Bakın çiğ et yiyen, attan hızlı koşan o günün yerlilerini bize nasıl anlatmışlar!

“Sağlam ve sakalsız

Bedenler dalgalanıyor, güçlü

Sağlam kollar, çelikten ayaklar

Çevik, utanmaz, neşeli

Yiğit, cesur, yürekli

Sertleşmiş sabırla çalışmaktan”

Patagonya, Kolorado Nehri’nin güneyinde, And dağları, Atlantik Okyanusu ve Macellan Boğazı arasında yer alan 600 bin kilometrekare bir alandır. Bu coğrafyanın %25’i ise ince uzun şerit gibi Şili’ye, %75’i ise Arjantin’e aittir.

Patagonya’da dağlar gizemlerle yüklüdür. Sabah, öğlen, alacakaranlıkta ve gece hep farklı anlama gelirler.

Patagonya bir anda XIX. yüzyılda bile “mucizeler diyarı” oldu çıktı. İnsanlar önce “altın” için geldiler. Sonra fok balıklarının “kürkü” ve “balina” avlamak için! 1775–1902 yılları arasında, yani 125 yıl içinde tam 25 milyon foku kafalarına sopa ile vurarak öldürdüler. Sonra sıra “koyun çiftliklerine” geldi. Falkland adalarından getirilen koyunlar bol çim ve otlama alanı bulunca çok çabuk ürediler. Sayıları üç milyonu buldu. Benetton tüm dünyaya pazarladığı kazakların yününü artık buradan alıyordu. Bu kez koyunlar için tehlike olan yerli halk ve kanatlarının boyu bir metre olan 12 kiloluk dev akbabaları (kondor) “yok etmek” amacı ile “estancias” denen zengin çiftlik sahipleri profesyonel katiller kiraladılar. Hatta öldürdükleri her yerlinin “kulağı başına” bir sterlin ücret ödediler. Bu arada yerlilere sahip çıkanlar da onlara acıyıp Charles Darwin ve ekibi gibi gemilerden eski palto ve kıyafet verdiler. Böylece çıplak vücut ile yaşamaya alışkın yerliler üstlerindeki ıslak kıyafetlerle “zatürre” olup hastalandılar. Ayrıca kıyafetlerden kızamık, kızıl gibi farklı hastalıklar kaptılar. Bazıları Paskalya ve Galapados adalarına kaçtı. Kısacası artık tamamen bittiler. Onları medeni ve Avrupalı yapma çabası iflas etti. Son yaşayan Ono yerlisi de kahrından bu sene öldü.

Patagonya’ya Galli mahkûmlar, Ruteh-Sundance gibi kanun kaçakları, Che Guavera gibi idealistler, Bruce Chatwin gibi maceraperestler gelmeye başladı. Tepelerde güneş batarken altın ve mor renkler hâkimdi. Sarp bir vadi kurumuş bir göl yatağına açılıyordu. Patagonya gene de dünyanın en az nüfuslu yörelerinden biri olarak kaldı. Düz asfaltlarında araba kullanırsanız saatlerce ne bir araca, ne de bir insana rastlarsınız. “Gaucho” denen koyun çobanlarını zaman zaman büyük arazilerde at sırtında görebilirsiniz. Patagonya siyah mucizeler, kırmızı yengeçler, yakut renkli sular, sisler ve fırtınalar ülkesidir. Bir bakıma dünyanın da sonudur. Göllerin kamışları arasında su tavukları yüzer. Sıcak havada gri renkli dağlar titrek görünür. Ama bu coğrafyada hep “huzur” vardır. Göllerin durgun yüzeyine siyah kozalaklı ağaçların ve sarı çalıların aksi vurur. Patagonya çölü kum ya da çakıldan değil, ezildiğinde hoş bir koku çıkaran gri yapraklı kısa sık çalılıklardan oluşur. Kanada’dan getirilen ve hızla çoğalan kunduzlar nehirlerde set yapıp açık vadileri tıkamaktadır.

Bir taksiye biniyorum. Şoförün gizli gizli içki içtiğini kırmızı suratı ele veriyor. Arabasının önünde St. Christopher ile Lujan bakiresinin birer biblosu var. Plastik bir penguen de sürekli baş sallıyor. Patagonya’da her çeşit insanla karşılaşmak mümkün. Örneğin bir Galli ile, çiftçilik yapan bir İngiliz beyefendi ile, bir milliyetçi ile, sempatik güler yüzlü bir zenci ile, İranlı bir misyonerle, Afgan bir mülteci ile. “Hepsi birer masal kahramanlarıdır.” diyor şoför.

1800’lerde Patagonya’ya göç eden Galliler bugün de kültürlerini koruyorlar. Gaiman kasabasında çay evlerinde halen Galce şiir ve koro çalışmaları devam ediyor.

Valdes yarımadasında bilhassa Eylül ve Ekim aylarında balinaların şenliğine şahit olabilirsiniz. Ayrıca aynı bölgede çok sayıda denizaslanları ile deniz filleri de bulunuyor. Macellan penguenlerinin en büyük kolonisi Trelew’in 90 kilometre uzağındaki Punta Tombo alanında Eylül ile Nisan ayları arasında görünür. Bu papyonlu garsonların sayıları yarım milyonu buluyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir