BOMBALARIN ARDINDAN; VİETNAM

Hiç bitmeyecekmiş gibi pirinç tarlaları; uçsuz bucaksız… Binbir anlam ve kaygı yüklü yüzler, ama her şeye rağmen gülen gözler… Ve Ho Şi Minh, kısaca Vietnam’ın “Ho Amca”sı… Ho, 1942-1944 yılları arasındaki tutukluluk günleri sırasında yazdığı şiirlerinden birinde halkının mücadelesini pirinçle özdeştirmiş: “Pirinç acıdan kıvranır durur havanda / Sonra geçer acısı, süt gibi ak olur / İnsanlarımız da havandaki pirinç gibi / Yumruğu yiye yiye adama benzer / Kan ağlaya ağlaya temiz pak olur”

            1972 yılında Başkan Nixon’un emri ile üzerine 40 bin ton bomba yağdı Hanoi’nin. Vietnam denilince hep savaş ve sonuçta Amerikalıların yenilgisi akla gelir. Bir de, Holywood’un bir türlü vazgeçemediği çok sayıda Vietnam filmi: Good Morning Vietnam, Ölüm Tarlaları, Geyik Avcısı, Apocalypse How, Platoon, Full Metal Jacket, Hamburger Hill, Dien Bies Phu, Rambo bilmem kaç (!) ve daha neler neler… Ama, nedense bu filmlerde Amerika’nın Vietnam’a saldırması, eşit güçlere sahip iki ülkenin savaşıymış gibi gösterilir genellikle. Bu tür filmlerde, örneğin “Rambo”da, Viet-Kong gerillalarının, kahraman (!) Amerikan askerlerine kahkahalar atarak yaptıkları işkenceler nedeniyle, filmi izleyenlerin bir bölümü “Ne kadar acımasız yahu şu Vietnamlılar” gibisinden bir çiğ düşünceye -anlık olsa bile- kapılmışlardır mutlaka. Ama Vietnamlıların, bu güleryüzlü halkın ilk savaşı değildi bu savaş… Sonuçta, savaşla ve hürriyet özlemiyle yoğurulmuş bir halkın esareti kabul edemeyeceğini geç te olsa anladı Amerika…

            Kennedy döneminde, 1961 yılında Vietnam’a yollanmaya başlayan askerlerin sayısı 1963’de 17 bin olmuştu. Komünizmin dünyayı ele geçireceğine inanan Johnson yönetimi de en gelişmiş silahları ile savaşı sürdürdü, Nixon’da öyle. 1974 yılına kadar Amerikalılar 70 bin ölü, bir o kadar da ruhsal ve bedensel yaralı verdikten sonra çekildiler. Oysa ki Vietnamlılar o kadar canayakın, sessiz ve iyi niyetli insanlar ki; “nasıl oldu da savaştılar” diye düşünmeden edemiyorum. Bu savaşta 700 bin Vietnamlı askerin yanı sıra 4 milyon sivil de hayatını kaybetti. 

MÖ 200 – MS 938 yılları arasında, yani bin yıldan fazla Çin egemenliğinde kaldı Vietnam. Her fırsatta Çinlilere karşı savaştılar. Sonra bağımsız Vietnam krallıkları birbiri ile savaştı. 1850’li yıllarda Fransızlar gelip yerleşti. Ünlü liderleri Ho Şi Minh (1890-1969) önderliğinde Fransızlara karşı savaş sürerken, 1954 yılında Cenevre antlaşması ile Vietnam, “Kuzey Vietnam” ve “Güney Vietnam” olarak ikiye bölündü. Daha sonra Amerikalıların müdahalesi ve son olarak ta 1979-1989 arasında Kamboçya’da Kızıl Khmerler ile savaştılar. Vietnam’ın “Atatürk”ü diyebileceğimiz Ho Şi Minh ise, ne yazık ki ideali olan “Birleşmiş Vietnam”ı göremeden, 1969 yılında öldü. 

Ho Şi Minh’in Mezarı: Hanoi

            Hanoi; küçük çan kuleli, geniş basamaklı sekileri olan, kolonyal tarzı, yıkık dökük evleri ve büyük ağaçların gölgelediği caddeleri ile bir taşra kasabasının sade inceliğini taşıyor. İlk dikkatimi çeken, sabahın erken saatlerinden gecenin ilerleyen saatlerine kadar koni şeklinde şapkalar veya “Bo Doi” türü kasketleri ile kadın erkek, yaşlı genç herkesin bisiklet veya motosiklet üstünde yollara dökülmesiydi. Bir de bisikletten yapılma çek-çekler var. Tüm yaşantı dışarıda, kaldırımların üstünde. Meyve satıcıları, tombalacılar, berberler, lokantalar, sohbetler hepsi kaldırımlarda.

            Öğleden sonra şehir turuna çıkıyorum. İlk durağım “Literature Temple Van Mieu” (Edebiyat Mabedi). Belki burayı Vietnam’ın ilk üniversitesi olarak kabul edebiliriz. 1070 yılında inşa edilen bu kompleks, Vietnam mimarisinin en güzel örneklerinden biri. Burada, Konfüçyüs’ün önderliğinde kıymetli bilim adamları yetişmiş ve Konfüçyüs’ü “10 bin neslin hocası” olarak kabul ediyorlar.

            Ahşap bir köprü ile geçilen küçük bir ada üzerindeki, XVIII. yüzyıla ait “Ngoc Son Mabedi”ni geziyorum. Burada dev bir efsanevi kaplumbağanın kabuğunu görmek mümkün. Cennet İmparatoru, Le Thai To’ya Çinlileri memleketinden uzaklaştırması için sihirli bir kılıç verir. Zaferle sonuçlanan savaştan sonra bir gün, dev bir su kaplumbağası Le’nin elinden kılıcı kapıp gölün derinliklerinde kaybolur. O zamandan beri bu göl “Ho Hoan Kiem” (Yerine Giden Kılıç) olarak anılır. Yani, savaştan sonra, kaplumbağa aracılığıyla kılıç cennete iade edilmiş oluyor.

            Vietnamlılar, milli kahramanları “Ho Şi Minh”i halen çok seviyorlar. Lenin, Stalin ve Mao’dan sonra Ho Şi Minh’in de cesedi mumyalanarak ziyarete açılmış. Mozolesi, büyüklüğünün yanı sıra, sakinliği ile de etkileyici bir meydan olan “Ba Dinh Meydanı”nda. Bizleri ikişerli sıra yapıyorlar ve askeri bir düzende uygun adım yürüyoruz Ho Şi Minh’e doğru. Fransızlar, 1882’de Hanoi’ye geldiklerinde bazı tapınakları yıkmaktan çekinmemişler. Ba Tien Pagoda, katedrale yol yapmak için yıkılmış. Bao An Pagoda ‘nın yerine ise postane kurulmuş. Ho Şi Minh, 1945’te kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye bu konuda şu yorumu yapmış: “Fransa acayip bir memlekettir. İnsanı hayran bırakacak fikirlerin ocağıdır, ama Fransızlar yolculuğa çıkınca bu fikirleri yanlarında götürmezler”. Ho Şi Minh’in anıt mezarından çıkınca kendimi güzel bir parkta buldum. Daha sonra yürüyerek “Hanoi Botanik Bahçesi”ne. Ho Şi Minh’in bambudan yapılmış sade evini gezdim. Bu ünlü lider 1958-1969 yılları arasında bu evde yaşamış. Hemen yanındaki tek sütunlu mabet ise nilüferlerle kaplı bir gölün üstünde. Onun yanında ise, büyük bir bina içinde “Ho Şi Minh Müzesi” bulunuyor.

            Amerika, Vietnam’a, Hiroşima’ya attığı atom bombasının 450 katını boşalttı. Saygon’daki savaş müzesini gezdikten sonra insanın insanlığından utanmaması, inanın mümkün değil. Saygon’da küçük bir kız elimi tutuyor, sonra gömleğime yapışıp beni takip ediyor. Önce ilk doğal tepkim ile kızıyorum, ama gözlerimin içine öyle bir bakıyor ki, hayır bakmıyor, adeta yılların acısı okunan gözleriyle insanı donduruyor; sanki büyükbabasının gözleriyle bakıyor… Buradaki çocuklar çok çok güzel. Evlatlık olarak, niçin özellikle Vietnamlı çocukların tercih edildiğini şimdi daha iyi anlıyorum…

Bir Savaş Kenti: Saygon (Ho Şi Minh)

            Saygon’a uçmak üzere hava alanına gidiyorum. Vietnam Hava Yolları’nın bir şakası olsa gerek: İki saat rötar. Ama o da ne! Saygon hava alanında meyve satılıyor, hem de kilo ile. Çok ilginç, hayatımda ilk kez bir hava alanında meyve satıldığını görüyorum.

            Saygon’da da trafik yoğun, tabii yine motosiklet, bisiklet ağırlıklı, ancak bu kez arabalar da var. En azından Hanoi’den daha fazla motorlu taşıt var. Motosikletlerin korkunç gürültüsü ve egzoz dumanları arasında, aralarından karşıya geçmek büyük bir marifet. Neyse, hemen şehir turuna başlıyorum. İlk durak: “The War Remnants Museum”, kısacası “Savaş Müzesi”. Bence “Utanç Müzesi” demek daha doğru. Girişte bir camekanın içinde dört adet Amerikan savaş madalyası duruyordu. Bunlar, Vietnam’da kahramanca (!) savaşan Çavuş William Bravo’nundu. 1990 yılında madalyalarını Vietnam hükümetine gönderen Çavuş Bravo, Vietnam halkından şu cümle ile özür diliyordu: “To the People of United Vietnam, I was wrong, I am sorry” (Birleşik Vietnam Halkına; hatalıydım, üzgünüm !)…

            Saygon 40 yıl önceki Fransız kentlerini andırıyor. Ağaçlar kente tropikal bir görünüm veriyor. Geniş bahçeler, büyük meydanlar, havuzlar, sarı koloni evleri, yükselmekte olan iş merkezleri ve oteller… “Rex Oteli”nin Saygon’un tarihçesinde önemli bir yeri var. Burada Amerikalı subaylar karargah kurmuşlar. Bu otelin içinde acele bir tur atıyorum. Saygon’un ünlü bir diğer binası da eski “Amerikan Elçiliği”. Hani Vietnam’la ilgili tüm filmlerde vardır, üstüne helikopterler inip kalkar. Bu bina, şu anda tekrar Amerikan konsolosluğu olarak açılacağı günleri bekliyor.

            Ertesi sabah yine yollardayım. Yine binlerce bisiklet ve motosiklet sel gibi akıp gidiyor. Ancak şiddetli bir yağmur sırasında trafik bir süre açılıyor. Motosikletteki genç kızların hemen hepsinin ellerinde, dirseklerine kadar uzanan rengarenk eldivenler vardı. Yüzlerine ise sadece gözlerini ortada bırakan bez maskeler örtmüşlerdi. Ben sıcağa ve hava kirliliğine karşı bir önlem sandım, ama değilmiş. Burada beyaz tenli kızlara rağbet edildiği için kollarının ve yüzlerinin esmerleşmesini önlemeye çalışıyorlarmış.

            Tertemiz formalar içinde, bisiklet üstünde kız ve erkek öğrenciler görüyorum. İlk okul öğrencilerinin kıyafeti beyaz gömlek ve lacivert pantolondan oluşuyor. Yakalarına da bir kırmızı kurdele bağlıyorlar. Lise öğrencileri ise tamamen beyaz giyiniyor. Öğretime özel bir önem veriliyor, okuma yazma oranı % 95. Kaldırıma oturmuş meyve satanlar, köşedeki piyango satıcısı, hatta taksi şoförleri, beklerken hep kitap okuyorlar. Bir de ülkemizi düşünün; acaba kaç kişi kitap okuyor? Otobüste, vapurda, durakta, kısacası her yerde çevreme şöyle bir bakıyorumda; sonuç, içler acısı… Vietnamlılar, özellikle Victor Hugo’ya hayranlar. Aziz Nesin de bu ülkede çok iyi tanınıyor. Zaten Türkiye’ye “Aziz Nesin’in Ülkesi” diyorlar. Vietnam alfabesi Latin harflerinden oluşuyor. XII. yüzyıldan beri Uzakdoğu’da Latin alfabesi kullanan nadir ülkelerden biri. Elbette bizler için büyük kolaylık. En azından sokak ve şehir tabelalarını okuyabiliyorum.

            Saygon Nehri’nin iki yanı da kazıklar üstüne kurulu evlerle kaplıydı. Saygon’dan uzaklaştıkça doğa güzelleşiyor, yeşilin her tonu görünüyor. Yolun iki tarafında göz alabildiğine uzanan pirinç tarlaları ise bir başka yeşil. Dev palmiyeler, muz ağaçları, hatta dragon fruit (ejder Meyvesi; dışı kırmızı, içi de siyah puanlı beyaz renkte yerel bir meyve) ağaçları… Yol kenarına, kurutulmak üzere pirinç, mısır ve kahve serilmiş. Nedense, herkes evini yolun üstüne inşa etmiş. Evlerin cepheleri çok dar. Arazi kıymetli anlaşılan. Motorsikletler, bisikletler, mandalar, kağnı arabaları, ördek sürüleri hep aynı yolda. Vietnam için yol kıyısı, bir çeşit yaşam biçimi.

            Tay Ninh kentinde “Kaodaizm” tapınağında bir ayin seyretmeye gidiyorum. 1928 yılında “Cao Dai” tarafından ortaya konan bu dinin bugün 3 milyona yakın müridi var. Tüm dinleri sentezleyen “Cao Dai” her dinin kendisine göre iyi taraflarını kabul etmiş. Bilhassa 4 dinden daha fazla etkilenmiş. Bunlar Budizm, Taoizm, Katolik ve Konfüçyüs felsefesi. 1932 yılında bu etkileyici mabedi tamamlanan Dai dininde, “tek göz” bir sembol olarak kullanılmış; kalbin, hayatın ve ibadetin yolu olan “tek göz”. Günde 4 defa ibadet ediyorlar. Törenlerde kadın da erkeğin yanında yer alıyor. Kaodistlerin beş ana prensibi var:”Kimseyi öldürme, yalan söyleme, hırsızlık yapma, tek kadınla ol ve alkollü içki içme.” Törenleri ise gerçekten etkileyici. Gayet muntazam, disiplinli bir şekilde, mabet içinde, kadınlar bir yana erkekler bir yana olmak üzere sağlı sollu diziliyorlar. Sanki namaz kılar gibi oturuyorlar ve ilahi bir şarkı eşliğinde bir çeşit meditasyona başlıyorlar.

            Öğleden sonraki hedefim, ünlü “Cu Chi Tünelleri”. Saygon’a 70 kilometre uzaklıkta bulunan bu tüneller, aynı zamanda kuzeydeki Viet-Kong gerillalarının kalesiymiş. Yüksek ağaçların neredeyse geçit vermediği uçsuz bucaksız bir orman içinde yer alıyor. Tünellerin yapımı 20 yıl sürmüş, uzunluğu ise 200 kilometre. Ho Şi Minh rozetli, boynu kırmızı mendilli, çakı gibi bir delikanlının peşinden ormana daldık. Yürüdük de yürüdük… Yerde bir delik, biraz ileride bir başka delik. Bu delikler tünellerin girişleri ve çıkışları. Yalnız elle ve kazmayla kazılmış kilometrelerce uzunluğunda ve ormanın altında 3 kat oluşturan tüneller… Her 3 katta da yer, zemin, duvarlar, tavan  hep toprak. Birinci kat 3 metre, ikincisi 6-7 metre, üçüncüsü 8-10 metre derinliğinde. Tüneller genişleyip toplantı odası, hastane, yatakhane ve mutfak oluyor, iyice daralıp gizli geçit oluyor, daha da daralıp havalandırma borusu oluyor. Labirent gibi, tam bitti derken, yukarıya, aşağıya ya da bir köşenin arkasından başka yöne uzanan yeni tünellere açılıyor… Kimi geçitlerden geçebilmek için eller ve dizler üzerinde ilerlemek gerekiyor. Sanki bir örümcek ağı gibi yayılmışlar. İşte 10 yıl boyunca Viet-Kong gerillaları ormanın çevresinde, Saygon’un civarındaki, tüm Güney Vietnam’daki Amerikan üslerine buradan direnmiş. Gerillalara yardım ediyorlar diye köyleri bombalanan, yakılan köylüler de burada saklanmış. Amerikalılar elbette ki bu tünellerin varlığını biliyorlarmış. Hatta köpeklerine bile aratmışlar, içlerine kimyasal bombalar atmışlar. İçeriye de girmişler ama içerideki bubi tuzakları, mayınlar ve daralan tüneller nedeniyle başa çıkamamışlar. Tünellerin daralan kısımlarından Viet-Kong gerillaları zorlanmadan geçerken, iri yarı Amerikan askerleri sıkışıp kalıyorlarmış…

Vietnam’dan Notlar:

     Vietnam doğa güzelliği ile Tayland, Malezya ya da Filipinler ile rekabet edecek durumda. Vietnam’ın birbirinden güzel 3bin adası var. Ancak bunlardan 1600 tanesinin adı var. İşte bu tanrı vergisi güzel doğadan yararlanarak yepyeni bir Vietnam yaratmanın mümkün olduğunu düşünen aydınlar, “önce turizm” diyorlar. “Ha Long Bay” adı ile bilinen bu ada ve adacıkların her türlü turisti çekecek kadar büyüleyici olduğunu bilenler, işe buradan başlamak gerektiğine inanıyorlar. Eski imparatorluğun başkenti “Hue” ise “parfüm kokulu” nehrin kıyısında, bütün eski ihtişamını koruyarak, Nguyen Hanedanı’nın parlak kültürünü halen muhafaza ediyor. Nguyen Hanedanı’nın son imparatoru “Bao Dai”, 30 Ağustos 1945’de Viet-Minh güçlerine tacını ve kılıcını burada teslim etmiş.

     Vietnamlılar, turizm patlamasının aynı zamanda günlük yaşam ve yerel kültürler arasındaki bağı da iyice koparacağını hissediyorlar.

     Vietnam’ın milli içkisi “Yılanlı Votka”. İspirto tadındaki bu içki ikram edildiğinde, insan ne yapacağını şaşıyor.           Karşılaştığım ve tanıdığım her Vietnamlının başlıca ortak özellikleri: Sonsuz dışa dönüklük, yabancılara, tanımadıkları insanlara büyük ilgi, her an yardıma hazır, hep davetkar ve mükemmel bir ev sahipliği, hep güler yüzlü olmaları, genç kızların ve kadınların güzelliği, şarkı söyler gibi konuşmaları, incecik bedenlerini, uzun boylarını, başlarını hep dimdik tutmaları ve soylu tavırları.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir