BİR DİZİ GUYANALAR

Gene yeni coğrafyalara doğru yola çıktım. Hedef Surinam. Üç Guyana’nın ortasındaki Hollânda Guyanası. Teşekkürler KLM, teşekkürler İstmar Turizm.

            Önce İstanbul-Amsterdam arasında 3 saatlik bir uçuş yapıyorum ve daha sonra Amsterdam Hava Alanı’nda Surinam uçağını bekliyorum. Amsterdam Hava Alanı oldukça iddialı bir kavşak noktası. Surinam’ın nüfusu 600 bin. Hollânda’da yaşayan Surinamlı sayısı ise 300 bin. Bu durumda iki ülke arasında, özellikle tatil döneminde yoğun bir yolcu potansiyeli olacağı aşikâr. Yanımda şakacı bir Hollândalı var. Zaten, diyor Surinam’daki 300 bin Surinamlı da Hollânda’ya gelecek. Biz Hollândalılar da doğru Surinam’a.

İşte Surinam, İşte Paramaribo…

            Paramaribo Hava Alanı’nda herkes bana çok yardımcı oluyor ve vizemi ücretsiz olarak hemen veriyorlar. Kendimi yemyeşil bir doğanın içinde buluyorum. Hava alanı başkente 48 kilometre uzaklıkta. Yol boyunca Afrika’nın o tılsımlı havası, ahşap, iki katlı evler, eski arabalar ve kıvrak müzik size eşlik ediyor. Farklı dinlerin ibadet evleri ile ufak mezarlıklar, trafiğin ters seyrettiği Surinam’da yol boyunca dikkatimi çekiyor.

            Surinam, 1975 yılında bağımsız oldu. Bu tarihten itibaren birçok Orta ve Güney Amerika ülkesinde görülen siyasî profile paralel olarak kısmen askerî yönetim, kısmen de demokrasi ile yönetildi. Bugün Surinam halkı esas olarak ülkeye köle olarak getirilen Afrikalılar ile işçi olarak getirilen Hintli ve Endonezya soyundan gelen Kreoller, Çinliler, Hollândalılar ve Güney Amerika yerlilerinden (Ameridianlar) oluşmaktadır. Oldukça renkli bir halk ve kültür mozaiği.

            Surinam, dar ve alçak bir kıyı şeridine sahiptir. Nüfusun %90’ı bu kıyı şeridinde yaşamaktadır. Kıyı şeridinin arkasında, büyük bir bölümü ormanlarla kaplı dağlık bir bölge uzanır. Arazinin ancak %5’i tarıma elverişlidir ve burada pirinç, kahve, şeker kamışı, kakao ve meyve yetiştirilmektedir. Yedi büyük akarsu, ülke topraklarını boydan boya geçerek Atlas Okyanusu’na dökülür. Courantyne Irmağı Guyana, Maroni Irmağı ise Fransız Guyanası ile olan sınırı çizer.

            XXV. kuruluş yıldönümünü kutlayan Surinam’ın başkenti Paramaribo, koynunda Surinam Nehri’ni barındırır. Bu nehir üzerinde büyük bir hidroelektrik santrali kurulmuştur.

Guyana’ya Doğru

            Sabahın erken saatinde bir diğer Guyana’ya doğru yola çıkıyorum. Eski İngiliz Guyanası, bugünün Guyana’sı. Önce sınır kasabası olan Nikeri’ye varmam gerekiyor. Eğer minibüs veya otobüs tıklım tıklım doluyorsa kalkıyor, yoksa iki-üç saat beklemenize rağmen “Sabah gelin, bugün hareket etmiyoruz.” bile diyebilirler.

            İki saat sonra yola çıkıyoruz. İnsan profili çok renkli. Koyu renkli madalyonlu zenciler, Çinliler, ulusal kıyafetleri ile Hintliler, arada bir sarışın Hollândalılar, Orta Amerika yerlileri… Önümdeki genç Felemenk dilinde yazılmış bir ders kitabının sayfalarını çeviriyor. Minibüsler çok sür’atli gidiyor. Bu hız insanı ürkütüyor. Yol boyunca sulak, hatta bataklık bir arazi, anıt ağaçlar, nadiren merada otlayan cılız inekler görüyorum. Minibüsün teybinden yükselen “Children of Tomorrow” adlı parçayı yüksek bir tonda belki üçüncü kez dinliyorum. Bizim minibüsleri pek aratmıyor. Tek farkı Ferdi Tayfur veya Orhan Gencebay yerine genellikle Jazz ve Afrika kökenli müziğin çalması. Müziğin haricinde minibüste bir lisan cümbüşü de var. Çince, Felemenkçe, Hint İngilizcesi, Kreozol lisanı birbirine karışıyor. Guyanalar’da iç kesime doğru 15-65 kilometre kadar sokulan dar kıyı ovası genellikle sonradan ıslah edilmiş topraklardan oluşuyor.

            Nihayet Nikeri’ye varıyoruz. Nikeri (Nickerie), İngiliz döneminde önemli bir plântasyon sahası imiş. Çok sayıda İngiliz ve İskoç aile buraya yerleşip, özellikle pirinç yetiştirmişler. Tüm Surinam sahilinin bataklık, kil ve kumla kaplı olması, burasını adeta işgalcilerden korumuş.

İşte ürkütücü bir sürpriz. Sınır olan geniş Courantyne Irmağı’nı aşmak için günde ancak iki feribot seferi varmış. Bu feribot sabah 11.00’de Surinam tarafından ve 14.00’de Guyana’dan kalkarmış. Eyvah! Tüm bir gün gitti. Ama, bir çözümü varmış. Kaçak olarak çalışan motorlara binmek. Pahalı, tehlikeli ve riskli bir çözüm. Ama, aynı zamanda bir macera!

            Beni bir arabadan diğerine aktarıyorlar. Sessiz ormanlara dalıyoruz. On beş dakika sonra ormanın derinliklerinde birkaç araba ve bekleşen insanlar görüyorum. Bizi, arkasında çift motor olan uzun bir sandala bindiriyorlar. Hareket ediyoruz. Bu arada dürbünlerle polis ve askerî motorların varlığını kontrol ediyorlar. Neyse, Guyana sahiline yanaşıyoruz. Beyaz kıyafetli bir adamcağız çantama ve pasaportuma bakıyor. Hem kaçacağız, hem de bir gümrük kontrolünden geçiyoruz! Bir anlam veremiyorum.

Nihayet Guyana

            Burası Spiringland. Sınır kasabası. Doğrusu Guyana’yı daha renkli ve daha gelişmiş buldum. Özellikle ulaşım daha rahat, hızlı ve ucuz. İnsanlar daha cana yakın. Yol boyunca gene ahşap, sevimli evler ve evlerin balkonlarının iki yanında birer kuğu heykeli… Yol kenarlarında ise rom ve sigara ilânları ve balkonlara kurulmuş hamaklar…

            Diğer Guyanalar gibi Guyana’da da farklı etnik kökenli insanlar bir arada yaşıyor. Afrika’dan getirilen zenci köleler özgürlüklerine kavuşunca ülkeye Hindistan, Çin ve Maderia Adası’ndan ucuz işçiler getirilmiş. Yerli halk nüfusun sadece %1’ini oluşturuyor. Hintlilerin oranı ise %50’ye ulaşmaktadır.

            Surinam gibi çok dar bir kıyı şeridine sahip olan Guyana’nın iç kısımlarına ancak akarsular sayesinde ulaşılır. Birbirinden hızlı ve geçit vermez birçok akarsuyun bulunduğu bu ülke, orman ve dağlarla kaplıdır. Guyana ayrıca zengin bir hayvan ve bitki varlığına sahip. Başkent Georgetown’da bulunan botanik bahçesinde, çapı 1.5 metreye ulaşan nilüfer ile manati denilen, muhtemelen deniz kızı efsanesine bile ilham kaynağı olan balığı da görmek mümkün. Nüfusu bir milyona yaklaşan Guyanalılar pirinç ve şeker kamışı yetiştirip, boksit cevheri ile kereste ihraç ediyorlar.

Başkent Georgetown

            Nihayet başkent Georgetown’un ahşap, güzel, beyaz evleri uzaktan seçilmeye başlıyor. Kentin kendine has bir tılsımı var. Çok etkilendim. Alacakaranlıkta Hollânda ve İngiliz sömürge döneminin o şık ve sevimli binalarına girip çıkan farklı ırklardan bir insanlar yelpazesi. Bir kahvede oturup, insanların hızlı bir film sahnesi gibi evlerine dağılmalarını izliyorum. Ya ben, ben ne yapacağım. Buralarda tanıdık yok, daha keseme uygun bir otel de bulamadım.

            Sabah Paramaribo’ya uçakla dönmeye karar veriyorum. Ama, bir sorun var! Ülkeye kaçak geldiğim için pasaportumda Guyana giriş mührü yok. Hava alanında sorun olur. “Sen bu ülkeye nasıl girdin?” diye sormazlar mı? Soruşturuyorum, “Evet, sorun olur.” diyorlar. Haydi, aynı yoldan geriye. Aynı kanunsuz şekilde ülkeyi terk etmek gerek.

            Gece bir feribotla New Amsterdam’a geçiyorum. Genç bir çiftle sohbet ediyoruz. Beni arabaları ile bir otele bırakıyorlar.

Gece saat 23.00, hayat bitti. Ancak, dünyanın bu köşesinde hayat çok erken başlıyor. Günün ilk ışıklarıyla birlikte insanlar yollara koyuluyor. O saatte vasıta bulmak daha kolay. Sabah 05.00’e kadar vaktim var. Bir otel buluyorum. Gecesi sadece 13 dolar; ama oda bir felâket. Koca yatak, odanın kullanılır alanının %90’ını kaplamış. Üstümde örümcek ağı gibi, kirli bir cibinlik ve gene bana bakan kollu bir canavar gibi eski bir pervane. Cibinliği örtüyorum, pervaneyi çalıştırıyorum ve soğuk bir duş alıyorum. Büyük bir mücadele sonrası galiba 3 saat kadar uyuyorum. Sabahın köründe sırtımda çantam, horozların ve kuşların günaydın sesleri ile birlikte yola koyuluyorum.

Uzun beklemeler ve uzun bir yolculuk sonrası Surinam’a ve başkent Paramaribo’ya geri dönüyorum.

Ertesi sabah erkenden tekrar yola koyuluyorum. Bu kez diğer sınıra doğru, istikamet: Albina… Fransız Guyanası’nın geçiş kasabası.

            Minibüsümüz yolun arızalı kısımlarında yavaşlayıp, daha sonra gaza basarak Albina’ya doğru yol katederken, teybinden hiç eksik olmayan müzik, kulaklarımda çınlıyor. “Tears on my pillow”. Arada bir mola veriliyor. Ama, işin ilginç yanı molada yakılan sigaralar, gene aracın içinde içilmeye devam ediliyor.

            Üç saat sonra Albina’ya varıyoruz. Maroni Nehri’nin kıyısı tam bir şenlik. Yirmiye yakın uzun kayığa eşyalar yükleniyor ve indiriliyor. Böylece kaçak yolla karşı sahildeki Fransız Guyanası’na geçiyorsunuz. “Ama, ben dürüstüm ve pasaportumda mühür olmalı!” diyorsanız, biraz yürüyüp gümrük binasında pasaportunuzu mühürlettirebilirsiniz.

Burası Saint Laurent du Maroni, Yani Fransız Guyanası

            Beş bin Surinam Florini (2.5 dolar) verip kendimi 4 dakika sonra yeni bir ülkede buluyorum. Kayıkta üç Fransız var. Aralarından yaşlıca olanı, ayak bastığımız Saint Lauren du Maroni kasabasının eczacısı imiş. Beni evine içki içmeye davet etti. Şehrin dışında, ormanın kenarında, güzel bir eve varıyoruz. Eşi sarışın, şık ve sevimli bir hanım. Bir ara Türklerle iş yapmış. Mavi-gri gözlü Husky ile siyah fino köpekleri ve çok sayıda papağanları var.

Bir minibüse atlayıp üç saat mesafedeki Kourou’daki roket üssünü görmek istemiyor değilim. Ama, artık çok geç, vasıta kalmamış. Fransız aile beni tekrar kente getirip, ünlü “Kelebek” romanında anlatılan olayın geçtiği Saint Jean du Maroni Hapishanesi’nin kapısına bıraktı.

Hava alanına gidiyorum. On gün sona erdi. Ancak, daha önce de belirttiğim gibi tüm uçaklar dolu. 22 Ağustos’ta Hollânda’da okulların açılması nedeniyle herkes dönüş yolunda. Amsterdam uçağının kalkış saati 20.00. Benden saat 15.00’te hava alanında olmam isteniyor. Bekleme listesindeyim. Tam beş saat ayakta bekledikten sonra biletim iade ediliyor. “Bugün git yarın gel!” Peki, yarın gene aynı senaryo tekrarlanacak. Her gün durum aynı.             Sonuç yok! Ağlamaklı, hüzün içinde, başım eğik otelime dönüyorum. Ne yapalım, gezilerde her zaman, her şey istediğiniz gibi gelişmez. Ama, salı gecesi beni uçağa alıyorlar ve dünyalar benim oluyor. İnanın, uçmak üzere gittiğiniz hava alanından geri dönmek insana çok ağır geliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir