Ardahan’dan Tiflis’e:

Çıldır ilçesi sonrası yol bozuluyor ama hem tünel, hem de yol inşası devam ediyordu. (2017 yılı) Önümüze çıkan Kenarbel Gölü’nün yarısı Türkiye’de yarısı ise Gürcistan’da.

Türkgözü Sınır Kapısı sanki yeni tamamlanmış gibiydi. Uzun koridorlar geçiyorsunuz! Her yer boş, kimseler yok. Pasaport veya yeni nüfus kağıdı ile Gürcistan’a geçiliyor. Sınır kalabalık değildi, sadece bazı Türk kamyonları Sarp sınır kapısının kalabalığından kaçıp buraya gelmiş.

Saatleri bir saat ileri alıyoruz.

Gürcistan tarafında da doğa yine çoşkulu.

Türk parasını Gürcü Lari’sine çeviyoruz. (100 TL= 65 Lari idi, 2017 Haziran)

Karzahı ile Sulda gibi Ermeni köylerini geçiyoruz.

Köylerde taş binalar, yine taştan inşa edilmiş Ermeni Gregoryan kiliseleri hemen dikkati çekiyor. Ama anlaşılıyor ki bu yörede köylüler fakir.

Bölgeye has gazlı armut suyunu tadıyoruz.

Toprak verimli, her yere patates ekilmiş. Bu yörenin beyaz patatesi zaten ünlü…

Paravari Nehri boyunca yeşil vadide ilerliyoruz. Paravari ve Kura Nehirlerinin kesim noktasında silueti ile etkileyici bir kale inşa edilmiş, adı “ Şeytan Kalesi”. Bir benzeri de düşmanı aldatmak için Ardahan civarında bulunuyor.

Vardizia Manastırının eteğinde geç bir öğle yemeği alıyoruz. Menüde patates, mantar çorbası, salata ve leziz barbunya var. Manastır dağın yamaçlarına açılmış çok sayıda mağaradan oluşuyor.  Sınırdan 20 kilometre uzaklaşınca Ermeni nüfusu iyice azalıyor. Zaten bu yörenin esas sahibi Ahıska Türklerinin hepsi vatanından sürülmüş. Ancak yıllar yılı süren mücadelelerden sonra ancak 103 Ahıska ailesi ana topraklarına geri dönebilmiş.

Ahıska, 250 yıl Çıldır eyaletinin başkenti olarak Osmanlı devletine bağlı kalmış. Stalin döneminde sınır bölgesinde yerleşik Türk azınlık “tehlike yaratır” düşüncesi ile sürekli baskılara maruz kalırlar, sonuçta 14 Kasım 1944’de üç saat içerisinde yük ve hayvan vagonları ile Rusya’nın içlerine sürüldüler, zaten yarısı yollarda hayatını kaybeder. Ölüler vagonlardan dışarıya fırlatılır.

Kıpkaç kökenli Ahıska Türkleri günümüzde 13 cumhuriyetin 264 değişik bölgesinde yaşamını sürdürmektedir. Türkiye’de de 200 bine yakın Ahıska Türkü bulunmakta. Aralarından bazıları çok başarılı birer iş adamı olmayı başarır. Ahıska Türkleri aslında kendi içinde kapalı bir toplumdur. Şartlar ne olursa olsun birlikte yaşamaya gayret ederler.

1989 yılında Özbekistan’da “Fergana Olayları” olarak bilinen ayaklanmaları sonrası orada bulunan Ahıska Türkleri tekrar Rusya’nın farklı yerlerine sürgün edilir. 1993 yılında Turgut Özal döneminde çıkarılan özel bir kararla 150 kadar Ahıska ailesi Iğdır’a yerleşir.

Şöyle demiş bir Ahıskalı halk ozanı;

Ahıska bir gül idi gitti.

Ehli dil idi gitti

Selam söylem Sultan Mahmud’a

İstanbul’un kilidi gitti.

Geceleyeceğimiz Ahıska Kenti’ne etkileyici bir doğa eşliğinde varıyoruz. Ahıska, Posof Çayı kıyısında, İpekyolu üstünde önemli bir kavşak. Hemen bize uzaklardan göz kırpan ünlü Ahıska Kalesi’ne çıkıyoruz. Sahiden çok hoş bir ortam yaratılmış. Başarılı bir restorasyon geçiren kalenin içine sıra sıra asma fidanları dikilmiş. Kale IX. yüzyılda Gürcü krallar tarafından inşa edilmiş. 1972 yılına kadar Rus ordusu silah deposu ve darphane olarak kullanmış. Kale içine iki Sinagog, iki de Katolik kilise yapılmış. Osmanlı döneminde, 1595 yılında bir de cami eklenmiş. Gizli tünellerle kaleden nehre kadar ulaşmak mümkünmüş.

Kura Nehri akışı boyunca yola devam edip Borjomi’ye varıyoruz. Borjomi UNESCO tarafından biyosfer rezerve alanı koruma kapsamına alınmış. Araçlardan inip, yürüyoruz.

Çok sayıda standa da bal ve çeşit çeşit kurutulmuş meyveler satılıyor. Kestane balı daha acı imiş! Elektrikli bir trene binip ardından bir tepeye kurulmuş dönme dolap ile bir tur atıyoruz.

Borjomi maden suyu tesisleri ile ünlü!

Haşuri’den geçip Gori’ye varıyoruz.

Gori “Josef Stalin”’in kenti olarak biliniyor.

Çocukluk yıllarında Lenin’le birlikte bir su kuyusu içinde hazırlanmış gizli bir odada bastıkları bildirilerle halkı Çarlık yönetimine karşı ayaklanmaya davet etmiş. Stalin’in babası ayakkabı tamircisi imiş. Ama oğlunu okutmuş. Bir müzeye dönüşen ahşap baba evini görüyoruz. Sonra da Stalin Müzesi’ni adımlıyoruz. Müzede heykeller, fotoğraflar, kendisine hediye edilen farklı objeler ve şahsi eşyaları bulunuyor. Ayrıca Stalin’in sık sık gezilerde kullandığı özel vagonu da orada. Ama şaşırdım, basit ikinci sınıf bir tren vagonu, tek özelliği içinde bir toplantı masasının bulunması. Stalin, savunduğu gibi belli ki çok basit bir yaşamı seçmiş.

Acıktık, sıra yeni pişmiş tandır ekmeği, organik domates ve sağlıklı keçi peynirinde!

Eski başkent Mtsheta’ya tepeden bakan o ünlü kutsal kiliseye varıyoruz.

Kilise çok kalabalık.

Gelinler, nişanlılar, park etmiş çok sayıda araç! Ama manzarası mükemmel!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir