Amsterdam: Kanalların Şehri

 Hemen hemen 20 yıl önceydi, sabahın üçünde Atatürk Hava Limanı C Terminali’nde buluşuyoruz. Terminalde hangi uçağın nereye ne zaman kalkacağını gösteren bir tabelâ bile yok! Bekliyorsunuz… Anonsu duyarsanız binersiniz, yoksa uçak kalkmış olur. Kırk dakika kadar ufak (!) bir gecikme ile uçağımıza alıyorlar bizi. Uğultu ve dualar arasından havalanıyor uçağımız. Verilen yemek ise tam bir felâket! Zaten uçağa binerken hosteslerin konuşmasına şahit oldum. “Ekmeğimiz ve yemeğimiz yetmiyor; ama boş ver, bir kısmına koymayız.”

            Dünyanın en modern hava alanlarından biri olarak kabul edilen Schipholl’de güç bela toplanıp bir araya geliyoruz. Kendimizi rahat ve büyük bir otobüse atıyoruz. Herkes yorgun ve uykusuz! Bu yüzden şehir turu verimsiz geçiyor. Üstelik şoförümüz de tecrübesiz. (Her hâlde yılbaşı günü ancak böylesini bulabildiler.)

Anna Frank’ın Penceresinden Amsterdam

            Amsterdam veya Hollânda deyince acaba size neyi çağrıştırıyor ? İstiyorsanız aklıma gelenleri şöyle bir sıralayayım: Peyniri, tahta ayakkabıları, lâleleri, hiç bitmeyen renkli geceleri ve çılgın seks hayatı, nostaljik kafeleri, Van Gogh Müzesi, antikaları, yel değirmenleri, yollardaki bisikletleri, su kanalları, tüccarların yaptırmış olduğu bitişik nizam, hepsi dar ve uzun, sivri çatılı, beş katlı binaları, laterna çalan süslü arabaları, çiçek bahçeleri, Heineken Bira Fabrikası, “Kırmızı Işık” sokağı ile camlı bölmelerden güzelliklerini sergileyen hayat kadınları, elmas kesme atölyeleri, Anne Frank’ın acılarla dolu evi, Rembrandt’ın ışık oyunları ile ünlenmiş tabloları !

            Yedi yüz yıl önce küçücük bir balıkçı köyü olan Amsterdam, daha o zamanlar var oluşunun ve zenginliğinin “suya” bağlı olduğunun bilincindeydi.

            Amsterdam her şeyden önce bir su kentidir, bu kenti önce su yoluyla tanımak gerekir. Tarih, su ve kum görünümünde bir ferahlık ve sakinlik duygusu yaşanır bu kentte. Çünkü, toprağı “kum”dur. XVII. yüzyılın en zengin kentlerinden biri olan Amsterdam, mimarî açıdan gurur duyacağı “kanallar ve köprüler” kenti oldu. Şehrin dört bir yanına örümcek ağı gibi yayılan kanallar, hem ulaşımı sağlar, hem de ortama güzellik katar. Sekiz yüze yakın köprünün bulunduğu kent, beş yüz ahşap kazık üzerine kurulmuş. Köprülerin en ünlüsü ise Amstel Nehri üzerindeki Slender Köprüsü’dür. Geceleri bu köprüler yüzlerce minik lâmba ile aydınlatılıyor ve yayılan ışıklar kenti, geceleri ise  bir düşler ülkesine dönüştürüyor.

            Singel Kanalı üzerinde yer alan yedi numaralı ev, Amsterdam’ın ve hatta dünyanın “en dar” evi olarak ilgi çekmektedir. Bu evin bütün genişliği, yalnızca bir sokak kapısı kadardır.

            Yine aynı Singel Kanalı boyunca, bir zamanlar içeriye yalnızca kanal tarafından girilebilen, özellikle sarhoşların hapsedildiği bir zindan ve aynı kanal üzerinde 295 numarada ise ünlü Yab Yum Genelevi bulunmaktadır.

            Evet, Amsterdam’da zaman adeta kilitlenmiş, durmuş. Evlerin cephesi son derece dar. Eve eşya sokabilmek için çatılara konan makaralardan istifade ediliyor.  

            Amsterdam’ı tanımanın en hoş yolu bir “kanal turu” yapmaktır. Kanal turu için önerilecek en iyi zaman ise güneşin (eğer güneşli bir günse) yavaş yavaş batmaya başladığı saatlerdir. Şehrin üzerine düşen sarılı, turunculu, kırmızılı renk armonisi, kanal gezisini daha da büyüleyici yapacaktır. Kimi binaların Mexico City’de olduğu gibi gözle görülür şekilde eğildiğini görebilirsiniz. Şehrin su üstüne kurulmasının bir sonucu bu! Evet, su kenarındaki bu evlerin birçoğu, yılların yorgunluğu sanırım, bastonundan güç alan ihtiyarlar gibi güçsüzce yanındaki binaya dayanmış ve yeşil kanalın gölgeli suları içinde yıpranmış çehrelerinin görüntüsünü seyrediyor. Evet, kısaca Amsterdam’da her şey yüzüyor!

            Amsterdam’da kanallar arasına adeta sıkışmış daracık yollarda yürüyerek kaybolmak gerekir. Kaybolmanın o sonsuz zevkini mutlaka tatmalısınız. Karşınıza tarihî bir köprü, sivri, kırmızı damlı, zengin bezemeli saçak silmeleri ile eski bir bina veya bisikletli bir Amsterdamlı çıkacaktır. Bu arada, demir kepenkli her evin penceresinin çiçeklerle donatıldığını ve dantel perdelerin hiç kapanmadığını da fark edeceksiniz.

            Amsterdam’ın ev kapıları da ilginçtir! İki yandan kapıyı kuşatan simetrik merdivenler daha çok zenginliğin, yandan ve tek yönlü olarak kapıya ulaşan merdivenler ise yoksulluğun sembolü…Zemin kat giriş kapıları, çoğu kez müstakil olduğundan, bu kapılar çeşitli minyatür ve vitraylarla süslü küçük cam bölümlerinden oluşmuş.

            Amsterdam’da dolaşırken hiç acele etmeyin. Kırmızı fenerlerin aydınlattığı, arzuların çiçek açtığı, perdeleri açık vitrinlerde bedenlerini sergileyen yarı çıplak güzellerini ve kanallara demir atmış tembel tekneleri şöyle doyasıya seyredin. Evet, acele etmeyin Amsterdam’da. Sarı, yeşil ve kırmızı tramvayların durak camlarına yansıyan bulanık görüntülerini de seyredin, kanalların sessizce akan çamurlu suyunu da !

Amsterdam, para kazanmayı da bilir. Hatta çok iyi bilir. Dünyanın en eski “Menkul Kıymetler Borsası” da buradadır!

            Bugün ortalama 300 bin Türk’e ev sahipliği yapan Hollânda, “Lâle” ile de hatırlanır. Osmanlı’da döneminde bir döneme adını veren lâle soğanlarının ülkemizden cu coğrafyaya getirilerek üretildiği,  bu topraklarda ise  çok iyi sonuç verdiği bilinir. Lâle soğanlarına yapılan aşılama ile yeni yeni türler elde edilmiş ve günümüzde lâle çeşidi 600’e kadar ulaşmış. Siyah. mor, kırmızı, sarı ve beyaz lâleler… Aalsmer Çiçek Mezatı’nda her gün ortalama 11 milyon çiçekle bir milyon saksı bitkisinin satıldığını söylesem, bu ülke insanlarının çiçeğe verdiği değerle çiçek sevgisi hakkında bilgi vermiş olurum. 

            Amstel adındaki köyde, nehir taşmalarını ve selleri önlemek amacıyla bugünkü Dam Meydanı’na yapılan baraj (Dam), köyün adının “Amstelredamme” olarak anılmasını sağlamış. İşte size “Amsterdam” isminin doğuşu!..

            1602 yılının başlarında, kentin geleceğini Hollânda Doğu Hindistan Şirketi şekillendirmiş. Endonezya ve Uzak Doğu’daki hazinelerini buraya taşımışlar. Bu kanallar şebekesi, kentin büyük ve yaygın bir liman kenti olmasını sağlamış. İpekler, baharatlar ve Çin porselenleri makara yardımı ile doğrudan mağaza ve tüccarların evlerine boşaltılırmış.

            Kanal boyunca palamar uzatmış, kaptan köşkünün penceresinden kıpkırmızı sardunyalar fışkıran tekneleri göreceksiniz. Başından kıçına dek uzanan ipe asılmış rengârenk çamaşırlar, soğuk Amsterdam rüzgârında sallanıp dururlar. Kış aylarında ise, kaptan köşkünden dışarı uzatılan soba borusundan cılız ve beyaz bir duman, Amsterdam’ın temiz semalarına doğru yükselir…

            Jacop Van Campen tarafından yapılan Kraliyet Sarayı’nın fotoğrafları da, Amsterdam’ı gezen turistlerin albümlerinde önemli bir yer tutar. Riksmuseum, arduvaz çatılı, güçlü bir yapı. İçinde 250 odası olan müzede, bir milyona yakın sanat yapıtı yer alıyor. Bu ünlü müzenin yüksek tavanlı galerilerinde tabloları, heykelleri, porselenleri, gümüşleri, duvar kilimlerini hayranlıkla seyredebilirsiniz. Müzenin en önemli odasının numarası: “224.” Çünkü, bu odada Rembrandt’ın “Gece Nöbeti” isimli tablosu yer alıyor. Tablo, bir milis bölüğünün dev bir resmi. Bir muhafız tüfeğini dolduruyor, biri sancak dikiyor, bir diğeri ise davul çalıyor, diğerleri de uygun adım yürümeye hazırlanıyor. Rembrandt’ın ışık ve gölge ile yarattığı o gizemli hava, hareketlere gerçekçi bir görünüm veriyor. Risksmuseum’un yakınında yer alan Van Gogh Müzesini de mutlaka “gezin”derim. Hollânda’nın, hatta dünyanın en ünlü ressamlarından olan Van Gogh’un en büyük koleksiyonu burada. Odalarda karanlık peysajları, izlemciliğin ve noktacılık sanatının başarılı örnekleri sergileniyor. Hayatta olduğu süre zarfında maalesef sadece bir tablo satabilen Van Gogh, 1500’ün üzerinde yapıt bırakmış.

            Eğer bir Cumartesi günü Amsterdam’da bulunuyorsanız, Albert Cuypstraat Caddesi boyunca kurulan “Kent Pazarını” gezmeyi sakın ihmal etmeyin derim. Ne ararsanız var orada; peynir çeşitleri, sebzeler, deri ceketler, kasetler, saatler, parfümler. Hele hava güzelse, ilginç fotoğralar da çekebilirsiniz.

            Hayvan sever bir hanım vardı Amsterdam’da, adı: Hanriette Van Weelde. Sahip olduğu iki mavnada, sahipsiz, istenmeyen, hasta kedilere bakıyordu. Yüze yakın şanslı kedi mavnalarda gün boyunca tembel tembel güneşlenip oynarken ve yeni sahiplerini bekliyor. Burayı gezen kedi sever ziyaretçilerinin bağışları da oldukça büyük bir yekûn tutuyor!

            “Dul Kadınlar Sitesi”nde ise XVI. yüzyıldan beri sadece “yalnız” kadınlar oturmakta. Bu mahallede bulunan eski bir kilisenin çanı, ortaçağdan bu yana hiç üşenmeden bu erkeksiz kadınları kiliseye davet ediyor.

            Amsterdam’a gelip de Anna Frank’ın Penceresi’nden bu kente bakmadan ayrılmak olur mu hiç? Genç Anna’in, kendi ailesi ile diğer bir Musevî aileyi Nazilerden sakladığı kitaplığın arkasında bulunan daracık pencereli ve tutuklanma korkusuyla içinde iki koca sene geçirilen küçücük bu mekânı göreceksiniz. Sonuçta, Naziler onları bulmuş ve sürükleye sürükleye akla gelmedik işkencelerin uygulandığı kamplardan birine götürmüş. Anne’in yatak odasının duvarları, onun o dönemde dergilerden kestiği solmuş resimlerle dolu. Anne, 1945 yılında Bergen-Belsen’deki toplama kampında tifüs yüzünden hayata veda etmiş. Ama, azimli kişiliğini ölümsüzleştiren, kaygılarını, insan sevgisini ve yakalanma korkusunu anlattığı günlüğü babası tarafından yayımlandıktan sonra, bütün dünyada büyük bir ilgi görmüş sonuçta bu eser 55 dile çevrildi.

            Genç Anne Frank, o daracık odada, kentin geleneksel mimarîsini yansıtan Werterkerk Kilisesi’nin çanları ile uyanıyormuş. Amsterdam’ın en sevilen ve popüler kilisesi olan Westerkerk, aynı zamanda Rembrandt’ın mezarını da içinde bulunduruyor. Hollânda Kraliçesi Beatrix de 1966 yılında, bu kilisede evlenmiş.

            Amsterdam, alışılmışın ötesinde bir kent. Siz, onun kalıplara uymasını beklemeyin! Bir an bohem yüzünü, bir an kuzey kentlerinin soğuk havasını, bir an ise çılgın yüzünü size gösterecektir. Kanal hafifçe kıvrılırken, bankta oturup güneşlenen iki yaşlı hanım kısık sesle belki de birbirlerine yemek tarifi veriyorlardır. Hemen yakınlarındaki iki hoş delikanlı, el ele yürüyor. Pazulu bir tekne sahibi ise, dümenin kromajlarını kim bilir kaçıncı kez parlatıyordur. Lüksemburg Kalesi’nin önünde Amsterdamlı gençler gönüllerince sohbet edip, tembelliğin tadını çıkarıyorlar. Bir çift siyah ördek ise, teknenin dalgasından rahatsız olup, hızla kanat çırpıp uzaklaşıyor. Dar bir evin dış cephesindeki deniz tanrısı Neptün’ün heykeli ise kızgın bir ifade ile bu ördeklere bakıyor.

            Evet, Amsterdam’da her şey serbest, gördüğünüz, yaşadığınız hiçbir şey sizi şaşırtmasın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir