Almanya: Romantik yol

1158 yılında kurulan Münih, “beyaz altın” olarak tanımlanan “tuz ticareti” sayesinde zenginleşmiş! Halen de Almanya’nın en zengin bölgesi. Halkı koyu Katolik ve ayrıca 9 bin kişilik bir Musevi topluluğu barındırıyor.

       Sonbahar tüm güzelliği ile kendisini gösteriyor. Yollara ve çimlere düşen yaprakları kimse ülkemizde olduğu gibi süpürüp yakmıyor.

       İlk ziyaretimiz ünlü Nymphenburg Sarayı. 1675 yılında Bavyera Kralı Ferdinand’ın tahtına varis olacak oğlu on senelik bir bekleme süresi sonrası hayata gözlerini açınca eşi Henliette’ye armağan olarak bu sarayın inşası başlar. 200 hektar arazi üzerine kurulan ve zaman içinde genişletilen bu sarayın önündeki suni göl ve arkasındaki Fransız stili bahçesi dikkati çekiyor. Bu sarayın özel bir bölümünde 82 yaşında bekâr bir prens yaşıyormuş. Rehberimiz özellikle grubumuzda yer alan çok sayıda değerli hanımın dikkatini çekti.

       Nüfus olarak Almanya’nın Berlin ve Hamburg’dan sonra 3. büyük kenti olan Münih’te maalesef turumuz 17 kilometrelik Münih maratonu yüzünden sınırlı kalıyor. Münih üç önemli dünya markası şirketin merkezini barındırıyor. Siemens, Allianz Sigorta ve BMW. Dört silindiri andıran gökdelenlere sahip BMW Müzesi’ne gidiyoruz. Şık bir salon, onlarca BMW arabasının içi meraklılarla dolup boşalıyor. Tüketim ile lüks merakı son haddede. BMW binasının içinde mağazalar ile bir de kafeterya bulunuyor.

       Ünlü Pinakothek Müzesi üç binadan oluşuyor. Eski (Alte) Pinakothek dinî ve mitolojik temalı Ortaçağ eserlerini barındırıyor. Yeni (Neue) Pinakothek çoğu Alman sanatçısı olan XIX. yüzyıl ağırlıklı ve Modern Pinakhotek’te ise tasarım ve mimarînin ilginç örnekleri sergileniyor. Pinakothek Müzesi’nde Rafael, Renoir, Cezanne, Picasso ve Rodin’in heykellerini ve eserlerini bulmak mümkün.

       Münih, I. Dünya Savaşı’nda büyük bir yıkım yaşamasına rağmen tarihi yapısını koruyarak ileri teknoloji ve yenilikleri bünyesinde geliştirmiş bir kent. Englischer Garten (İngiliz Bahçesi) 3,5 kilometrekarelik alanı ile dünyanın en büyük kent parklarından biri. Hyde Park’tan çok daha geniş. İçinde göletler, spor sahaları, dereler, dalga sörfü yapılan özel havuzlar ve çok sayıda çeşitli hayvan barındırıyor.

       Her gün Marienplatz Kent Merkezi’nde saat 11 ve 12’de Dük Wilhelm V ile Renate von Lothringen’in evliliğini anlatan figürlerin bulunduğu 20 dakika süren heykellerin ilginç çan dansını seyredebilirsiniz ancak bu meydan gösteri sırasında çok kalabalık oluyor. Marienplatz’dan kısa yürüyüşlerle Münih’in iki ünlü kilisesini de ziyaret edebilirsiniz. Beyaz Kilise ile Kadınlar Kilisesi (Frauen Kirsche). Bu arada 23 metrelik “Barış Meleği” altın kanatlarını çarparak sizi selamlayacaktır.

       Bir ada üzerinde yer alan “Deutsches Museum” bilim ve teknoloji dalında dünyanın en önemli müzesi olması ile övünür. Dünyanın ilk bisikleti, ilk otomobili, ilk buzdolabı, ilk elektrik kablosu burada sergileniyor. Hakkını vererek gezmek iki-üç gün sürebilir.

       Münih hakkında kısa notlar:

  • Münih, Barok ve Rokoko tarzı binalar ile süslenmiş. Aynı zamanda Almanya’nın en pahalı kentlerinden biri.
  • Schrannenhalle tarihî bir binanın restore edilmesi ile oluşturulan bol dükkanlı ve ayrıca gurmelere hitap eden hoş bir mekan.
  • Schwalbe Yöresi, bohem hayatın yeşerdiği bir semt, burada Augustine Bahçesinde “Oktober Fest” geleneği yılın her günü yaşatılıyor.
  • Peter Kirsche’nin (Peter Kilisesi) 300 basamaklı kulesine çıkarsanız 360 derece Münih sizi bekliyor.
  • Münih’ten yarım saat uzaktaki Dachau kasabasındaki toplama kampına gönderilen 200 bin Musevi, roman, eşcinsel ve politik suçlunun 40 bini burada bir şekilde öldürümüş. İlginizi çekerse ve sinirleriniz el verirse bu ölüm kampını ücretsiz ziyaret edebilirsiniz.
  • Size bir ipucu: Münih halkının yarısı bekar ve bu bekarların çoğunluğu ise “hanım”.
  • 60 bin kişilik Allianz Arena Stadyumu oldukça ilginç bir yapı. Deniz anası mı desem, ahize mi desem, UFO mu desem?
  • Münih’e sadece bir saat mesafedeki, Alp sıradağlarında çok sayıda kayak merkezi var. Sudelfeld, Spitzingsee, Brauneck gibi.
  • Her sene gerçekleşen “Opera Festivali” sanatseverleri bu coğrafyaya çekiyor.
  • Birçok ünlü Münih’e gönülden bağlandı. Lenin 1920 yılında “Ne yapmalı” adlı eserini Schwarzberg’de kaleme aldı.
  • Gustav Mahler ünlü “Sekizinci Senfonisini” ilk defa Münih’te yönetti.
  • Tanınmış fizikçiler Ohm ve Röntgen, Münih üniversitesinde ders verdiler. Bu bilim adamlarının isimlerini fizik dünyası ölümsüz yaptı.
  • Ünlü yönetmenler Alfred Hitchcock, Orson Welles, Ingmar Bergman ve Elia Kazan birer filmlerini bu coğrafyada çektiler.
  • Münih ile özdeşleşen ünlü yazar Thomas Mann’ı hepimiz hatırlıyoruz.
  • Münih’i televizyonlarda en fazla “Ekim Bira Festivali” sırasında seyrediyoruz. Ellerinde dev bira bardaklarıyla sarışın, genç ama gürbüz kızlar, özellikle daha sert ve koyu hazırlanan bira ile dolu bir litrelik bardaklar ve 15 bin kişilik dev çadırlar hep hafızamızda! Bu gelenek 1810 yılında Kral Ludwig ile Prenses Therese von Sachsen’in evlilik töreni ile başlamış.

       1827 yılındaki Mora isyanı sırasında Pilos – Navarin Limanında ele geçirilen Osmanlı gemilerinin toplarının eritilmesi ile yapılan “Bavyera Heykeli”nin dibinde bugün “Oktober Fest” esnasında birayı fazla kaçıranlar ayılmak için kıvrılıp yatıyor. Her yıl yaklaşık 6 milyon ziyaretçi bu festival sırasında Münih’e doluşuyor.

       Fussen ve Kral Ludwig II’nin hayal şatosu Neuschwanstein.

       Sabah yaşlı şoförümüz kaptanlığında koca beyaz otobüsümüzle keyifli bir kahvaltı sonrası yola koyuluyoruz. Şanslıyız buranın en güzel mevsimini yaşıyoruz. “Golden October” (Altın Ekim Ayı). Hava yağmurlu. Daracık yollar, kaybolmuş oyuncaklar sokağı, sonsuza uzanan yemyeşil meralar, maskot gibi oturtulmuş sevimli çiftlik evleri, besili şişko inekler, iri ve güçlü atlar, çam ormanları bize eşlik ediyor.

       İlk durak, Alpler’in zirvelerinin arasına kurulmuş olan Füssen.

       Burada ziyaret edeceğimiz birinci şato, şatoların anası olarak bilinen ve iki yıl önce halk oylaması ile dünyanın yeni 7 harikasından biri seçilen, Walt Disney’in logosunda kullandığı, birçok filme set görevi yapan, “Oyuncak Dünyası”nın da esin kaynağı Neuschwanstein Şatosu. Bugün ziyaretçileri şatoya taşıyan minibüsler yol tamiratı yüzünden çalışmıyor. Kısacası yaşlı veya engelli isen bugün bu şatoyu gezme şansın yok!

       Yarım saat kadar şatoya doğru yayan tırmanıyoruz!

       Peri masallarının kralı Ludwig II’nin sıradışı yaşantısı bugün bu coğrafya’ya doğrusu iyi para kazandırıyor. Şatoya çok sayıda ziyaretçiyi tam bir disiplin içinde kabul ediyorlar. Ancak biletinizdeki numara ekranda belirlenince, turnikelerden içeriye geçebiliyorsunuz.

       Şato aslında şiir, mimari ve müzikten hoşlanan yakışıklı kral Ludwig II’nin hayal dünyasını yansıtıyor. Babası Maximilian II, 1864 yılında av sırasında ölünce (vurdukları hayvanların “ahı” tutmuş olmalı) daha 18 yaşında olan Ludwig II birdenbire Bavyera Kralı olur. Kardeşi Otto ise zihinsel engellidir. Ludwig II aynı yıl hayatında önemli bir rol oynayacak ünlü besteci Richard Wagner ile Münih’te tanışır.

       1868 yılında Neuschwanstein Şatosu’nun planları sahne tasarımcısına çizdirilmişti bile. Kendisi babasının şatosu Hohenschwangau’a yerleşip, inşaatı teleskop ile adım adım takip eder. Bu arada şatoda hanımlar 2. katta, çocuklar 4. katta, uşaklar soba borularında gezinirken Kral II. Ludwig, yakın dostu Richard Wagner’le yan yana odalarda kalır. Bu yeni sarayın her odası Wagner’in bir operası ile özdeşleştirilir. Ama maalesef Wagner’in ömrü bu sarayı görmeye yetmez. Kral Ludwig II ise burada sadece 6 ay kalabilir. 1886 yılında amcası Luitpold tarafından zihinsel engelli, ayrıca bu saray inşası dolayısıyla devlet bütçesini boşaltıyor gibi nedenlerle tahttan indirilir ve Starnberg gölünde doktoru ile birlikte ölü bulunur. Ölüm nedeni bugün bile bir soru işaretidir.

       Sarayın odaları kasvetli ama bir o kadar da etkileyici. Taht odası, 14 ahşap ustasının üstünde dört yıl çalıştığı çok süslü ahşap işlemeli bir yatak odası, Wagner’in Tannhauser operasından esinlenerek inşa edilen bir mağara taklidi, kuğulu odalar, çalışma odası ve içinde hiçbir zaman bir davet gerçekleşmeyen “şarkıcılar salonu” olarak adlandırılan büyük bir balo salonunu geziyoruz.

       Öğleden sonra bu kez az sayıda merdiven tırmanarak şövalyeler tarafından inşa edilen, daha sonra Kral Maximilian II’nin av sarayı olarak kullanılan sarı renkli Hohenschwangau Sarayı’nı adımlıyoruz. Bu kez rehberimiz genç bir delikanlı. Bilardo salonu, şövalyelerin odası, 2. katta kraliçenin yatak, oturma, okuma ve müzik odaları, 3. katta ise genç Kral Ludwig II’nin kullandığı kral daireleri sıralanıyor. Yatak odasına Beylerbeyi ve Küçüksu manzaraları resmedilmiş.

Augsburg – Donauworth, Nordlingen ve masal kenti Rothenburg Odt

       Yaşlı şoförümüzle pek anlaştığımız söylenemez. Her şeye ve herkese her an kızmaya hazır. Sanki otobüs bir nazi kampı… Neyse, tekrar yola koyuluyoruz…

       2000 yıllık ve 270 bin nüfuslu Augsburg’ta bizi tecrübeli hanım bir rehber bekliyor. Adı: Heike!

       Önce otobüsle kenti surlar boyunca turluyoruz.

       İşte bu Augsburg ziyaretinden  bazı kısa notlar!

  • Bu kentte jet motorları imal edildiği için II. Dünya Savaşı’nda epey bombardımana uğramış.
  • MAN fabrikalarının merkezi burada. Genç başarılı bir mühendis olan Rudolf Diesel ilk dizel motorunu işte bu fabrikada çalışırken icat etmiş.
  • Bu şehirde üç önemli çeşme var. Orijinalleri hava şartlarından korunması amacı ile Maximilian Müzesi’nin avlusunda sergileniyor. Augustus, Merkür ve Herkül bronz çeşmeleri birbirinden güzel.
  • Mozart’ın babası Leopold buradaki evini 22 yaşında terk edip Salzburg’a yerleşmiş ama aile sık sık özel bir sevgi besledikleri Augsburg’a geri gelerek hasret gidermiş.
  • XVII. yüzyılda inşa edilen Augsburg Belediye Sarayı (Rathaus) Almanya’nın en büyüklerinden biri olarak kabul ediliyor.
  • Almanya’nın, hatta döneminde dünyanın en zengin ailelerinden bankacı Fuggenler bu kentte yaşamış ve ilk “yaşlılar evini” yine burada kurmuşlar. Bu teşebbüs daha sonra “Fokolarya” diye adlandırılan uluslararası yardım organizasyonunun da başlangıcı olmuş. Ayrıca bu aile II. Viyana Kuşatması’nda Osmanlı’yı sonuçta mağlup eden haçlı ordusuna maddi destek vermiş. Fuggen ailesinin ucu bucağı belli olmayan evinin etrafını dolaştık.
  • Su bol olduğu için tekstil sanayi bu coğrafyada kurulmuş. Bu fabrikalarda çalışan çok sayıda türk aile de Augsburg’a yerleşmiş.
  • Dünyanın en ünlü “Kukla Tiyatroları’ndan biri bu kentte. Augsburg kukla tiyatrosu İstanbul’da da bir gösteri yaptı.
  • 1898 doğumlu ünlü tiyatro yazarı Berthold Brecht bu sevimli kentin Lech Kanalı’nın yanında bir evde yaşamış. Brecht’in bir çok oyunu Türkiye’de sahnelendi. Bunlardan biri de “Üç Kuruşluk Opera” idi. Dört katlı evini ilgi ile adımladık.

      Tur sonrası “romantik yol” üzerinde iki kısa mola veriyoruz. Tuna kıyısındaki Donauworth ile bir meteorun oluşturduğu krater içine kurulan Nordlingen kasabalarının ana meydanlarında birer tur atıyoruz. Ve sonunda masal kent Tauber kıyısındaki Rothenburg Kasabasına giriyoruz. Rothenburg, savaşta hiç bombalanmamış nadir yerlerden biri, aslında bir hayal dünyası!

      Şık bir butik otele yerleşiyoruz.

       Rothenburg odt ile Dinkelsbühl’de Şehir Turu

       Nehirler boyunca bitmeyen bir senfoni, büyüleyici atmosfer, vadiler, ormanlar, peri masallarından fırlayan şatolar, manastırlar, yemyeşil otlaklar, kiliseler, masalımsı evler, patika yollar, bağlar, surlar, kristal göller, parklar, bahçeler, küçük şirin kırmızı sandalyeli kahveler, kale duvarları, hendekler, kanallar, arnavut kaldırımlar ve inanılmaz bir renk uyumu!

       İşte huzurunuzda “Almanya’nın ünlü “romantik yolu”…

       Ortaçağı günümüze dek kişiliğinden hiçbir şey kaybetmeden taşıyan tarih ve güzellik beldesi.

       Romantik yol Würzburg’tan başlayıp bir sarmal şeklinde güneye doğru 26 ortaçağ yerleşim merkezini içine alarak 360 kilometre boyunca kıvrılıyor.

       Burası, Almanya’nın bildiğimiz maddeye, çalışmaya ve paraya bağlı yaşamının tam tersine ortaçağ şirinliği ile romantik yönünü ortaya koyuyor.

       Aslında, romantizm’in dünyaya yayılmasında Almanya’nın rolünü de unutmamak gerekir.

       Bu sabah Tauber Vadisi’ne bakan bir salonda zevkli bir kahvaltı sonrası rehberimiz ile birlikte Rothenburg şehir turuna çıkıyoruz.

       Amerikalı general çok sevdiği Rothenburg’u bombalatmadığı için günümüze olduğu gibi ulaşmış. 11 bin nüfuslu bu kasaba gayet gösterişli bir belediye binası ile bir katedrale sahip. Bu binalar aslında kentlerin birer güç ve zenginlik gösterisi. Belediye binası üç dönemi birden yansıtıyor. Gotik, Rönesans ve son eklenen balkon ise barok akımı temsil ediyor. Eğer 237 adet merdiveni tırmanmayı göze alırsanız, Belediye Sarayı’nın kulesinden Rothenburg’u seyredebilirsiniz. Ancak merdivenler o kadar dar ki iki kişi yolda karşılaşmasın diye trafik ışığı bile konmuş. Binalar bitişik düzen inşa edildiği için yangın tehlikesine karşın bu kuleden gözetleme yapılırmış. Rothenburg’u çevreleyen 3,5 kilometre şehir surlarının 2,5 kilometresi üzerinde yürümek mümkün.  Bu duvar boyunca yürümenizi özellikle tavsiye ederim. Dar şirin sokaklar, kırmızı dik çatılı, pastel renkli 2-3 katlı oyuncak evler ve bağları ile yemyeşil Tauber Vadisi insanı adeta büyülüyor. Bu kentte bir süre kalan müzisyen Franz Liszt şöyle demiş “Burada bir sokakta kalbimi bırakıyorum. Sonra başka bir sokağa girip orada da aşık oluyorum”.

       Rothenburg’un bir de efsanesi var.

       İmparator Kont Tilly uzun süre kuşattığı Rothenburg’u sonunda ele geçirir ve kenti talan etmemek için tek bir şart öne sürer.

       Bir Rothenburg’lu 3,25 litre şarabı bir dikişte bitirmelidir.

       Bunu Belediye Başkanı Nusch başarır ve böylece kentini kurtarmış olur.

       Paskalya’dan sonraki 7. pazar günü Nusch’un bu başarısı  geleneksel olarak şenliklerle kutlanır.

       Rothenburg’un çok da şirin bir parkı var. 1356 depreminde yıkılan kalenin bulunduğu alan Tauber Vadisi’ne hâkim çok hoş bir yeşil alana dönüştürülmüş.

       Rothenburg’un bir de kendine has ilginç bir müzeye sahip. Burası “Suç Müzesi”. (Criminal Museum). Eski bir manastır olan 3 bin metrekare alanda bugün demir maskeler, çivili sandalyeler, zincirler, bekâret kemerleri, mengeneler, vücut germe çarkları, cadı yakalama sopaları, teşhir kafesleri, demir bakire giydirme kutusu ve daha çok sayıda işkence aleti sergileniyor.

       Ortaçağ’ın mücevheri olarak anılan Rothenburg’a yılda ortalama 3 milyon turist geliyor. Elbette en önemli geçim kaynağı biz “gezginler”iz.

       Ben yıllar önce bu güzel coğrafyada almanca öğrenmek için iki ay “Goethe Enstitüsü”ne devam ettim. Okulumu ziyaret etmek istedim ama maalesef kapanmış. Rothenburg Belediye Başkanı’nın tüm ricalarına rağmen nedense bu güzel eğitim merkezine Goethe Enstitüsü nedense kilit vurmuş. Oysa ki bu okulda çok güzel anılarım vardı.

       Bu kez Dinkelsbühl’e doğru yola koyuluyoruz.  Rehberimizle buluşup Wörnitz Nehri’nin oluşturduğu vadide yer alan şirin Dinkelsbühl’ü tanıyoruz. Şarap tüccarının şık aile evi “Deutsches Haus” adını taşıyor. Bir eski hastane kompleksi geziyoruz. Bahçesinde taşlarla doldurulmuş ilkel kocaman bir ütü var. Rothenburger Kapısından çıkınca karşımıza içinde çok sayıda ördeğin yüzdüğü Gaulweiher Havuzu çıkıyor.

       Yine bir gösteriş abidesi olan Dinkelsbühl’ün dev katedralinin adı, St. George!

       İki saat kadar otobüste kestiriyoruz ve sonuçta Ren kıyısında yer alan Heidelberg’deyiz. Bavullarımızı tarihi otelimize bir taksi taşıyor.

Heidelberg Geziliyor ve Ardından Son Durak Frankfurt

       Sabah tarihi otelimizde kahvaltı sonrası rehberimiz Monika ile Heidelberg şehir turu başlıyor. Her gün saat 9-11 arası tüm kamyon ve minibüslerin bu alana girmelerine izin veriliyor. Araç ve insanlardan kaynaklanan fazla ses rehberimizi ve bizi rahatsız ediyor.

       Arnavut taşlı parke sokaklar, taş köprüler, ince taş oyma sanatı, guguklu saatler, çeşit çeşit bisikletler, camlardan sarkan çiçek demetleri, pencereleri kitap dolu bir sahaf, kocaman köpekler ve yeşil sulara tepeden bakan bir yerleşim merkezi olan Heidelberg yılda 3,5 milyon kişi ziyaret ediyor.

       Bilgeliğin cevaplarının arandığı bu coğrafyada bir de “Filozoflar Yolu” bulunur. Öğrenciler hayat görüşlerini bu patikada yürürken yüksek sesle anlatırlarmış. Yeşil ile mavinin masallardaki gibi büyüleyici tonlarda buluştuğu, “UNESCO Dünya Kültür Mirası”na alınan bu kent Ren ile Neckar nehirleri arasına kurulmuş. Neckar nehri üstündeki asırlık “Karl Theodor Köprüsü”nden yürümeden Heidelberg’i tanıyamazsınız. Köprünün başındaki sırtını dönmüş komik suratlı metal maymun heykeli herkesin dikkatini çekiyor.

       1386 yılında kurulan ve Avrupa’nın en eski eğitim kurumlarından biri olan Heidelberg Üniversitesi, Max Weber gibi Nobel ödüllü hocalara sahip olmuş. Ancak nazi döneminde çok kıymetli Musevi hoca ve öğrencilerini birer birer kaybetmiş. Bazı Musevi profesörler bu sırada Türkiye’ye gelerek, Türk Üniversitelerinde kurucu öğretim üyesi görevini üstlendiler.

       Heidelberg’in 150 bin olan nüfusunun 30 bini öğrenci. 1712-1914 yılları arası kullanılan öğrenci hapishanesine sarhoşlar, çıplak nehre girenler ile gece gürültü yapan öğrenciler kapatılmış. Hatta zamanla öğrenciler burayı bir eğlence yerine dönüştürmüşler, hapise girmek için özellikle suç işler olmuşlar. Şu anda bu oda bir müze, duvarları o dönemden kalan resim ve yazılarla dolu. Ama bugün bile Heidelberg sakinleri ara sokaklarda duvarlara öğrencilere yönelik “Kusmak ve çiş yapmak yasaktır!” diye yazmak zorunda kalmışlar.

       Heidelberg ayrıca matbaa aletleri üreten tesisleri ile ünlü! (Heidelberg Druckmaschinen). Bizim de gecelediğimiz Hotel Zum Ritter 1592 tarihli ilginç ve süslü bir Rönesans yapısı.

       İmparatorluğun I. Dünya Savaşı’nda yıkılmasından sonra Almanya’nın seçilen ilk devlet Başkanı Friedrich Ebert’in (1871-1925) baba evini ziyaret ediyoruz. Aslında bu ev iki ufak odadan ibaret. Baba terzilik, Friedrich ise eyer yaparak hayatını kazanmış. Genç Ebert 1919 yılında sosyal demokrat partinin başına geçip seçimleri kazanır. Alman halkı, uzaklaştırılan şanlı-şöhretli imparator sonrası fakir bir ailenin çocuğunu başkan olarak kabul etmekte zorlanır.

       Tepe üstünde yer alan, füniküler ile çıkılan büyük bir kompleks halindeki gotik-barok karışımı Heidelberg Sarayı’nı gezmek gerekir. Fransa Kralı XIV. Luis’in askerlerinin yıktığı bu sarayın büyük bir bölümü bugün sanki bir tiyatro dekoru gibi ayakta duruyor. Ayrıca bu tepeden kentin manzarası da çok hoş.

       Dünyanın en büyük ahşap fıçısını da bu sarayın mahzeninde görmek mümkün. Mahzende heykeli dikilmiş olan asker sürekli günde 4 şişe şarap içermiş. Sonunda hastalanmış, doktora götürmüşler. Doktor, şarap yerine artık su içmesini önermiş. O da ertesi gün tövbe edip, şarabı bırakıp, uslu uslu su içmeye başlamış ve iki gün sonra da ölmüş.

       Bir saatlik kısa bir yolculuk sonrası son durağımız Frankfurt’a zevkli bir yolculuk ardından varıyoruz. Hava yine güneşli.

       Doğru Hauptbahnhof’a yakın olan otelimiz Savoy’a yerleşiyoruz. Hauptbahnof civarı pek de saygın bir bölge değil. Futbol fanatikleri, dilenciler, erotik dükkanları, çok sayıda Polonyalı işçiler ve elbette Türkler, Arap bakkal dükkânları ile ufacık büroları sigara dumanı ile kaplı otobüs firmaları sıralanmış. Ama otelden sağa dönüp “Main” kıyısına gelirseniz bu nehir boyunca zevkli bir gezinti yapabilirsiniz.

Frankfurt’u Pek Sevmedik.

       Almanya’nın ekonomik başkenti olarak kabul edilen Frankfurt aslında ismi kadar büyük bir şehir değil… Nüfusunun yüzde 25’i yabancı ve yabancıların da yüzde 40’ı ise Türk. Hatta yabancıları alman halkının kabullenmesi ve iyi davranmasını sağlamak için her sene “Açık Kapı” başlığı ile bir festivali organize ediyorlar.

       II. Dünya Savaşı’nda ciddi bir bombardıman geçirdiği için kent tamamen kendine özgü mimarisi ile yenilenmiş. Frankfurt çok sayıda cam cepheli gökdeleni ile iftihar ediyor. Europaturm Anten Kulesi (337 metre), Commerzbank Tower (259 metre), Silberturm (166 metre), dünya ekonomisine yön vereceği söylenen Avrupa Merkez Bankası binası Eurotower (185 metre) ve elbette diğerleri…  Ayrıca Frankfurt Borsası, New York ve Londra’dan sonra dünyanın üçüncü önemli borsası olarak kabul ediliyor.

       Bavyera’da Fichtel Dağlarından doğan Main Nehri ile kucaklaşan Frankfurt bu akarsudan doğrusu iyi de istifade ediyor. Tuna ile birleşen Main nehri boyunca yük gemileri bile yol alıyor. Main üzerindeki teknelerle ile gerçekleşen Frankfurt kent gezintisini pek önermem! Hiç de öyle ilginç değil.

       Main boyunca yeşil alanda yürüyenler, koşanlar, bisiklete binenler eksik değil! Nehir üzerinde ise yarış tekneleri, su bisikletleri ve kanolar yarışıyor.

       Ünlü alman şair ve yazar Johann Wolfgang von Goethe, 28 Ağustos 1749 yılında varlıklı bir ailenin çocuğu olarak Frankfurt’ta doğdu. Anne, baba ve kız kardeşi Cornelia’nın üzerine titremesi ile özel dersler alarak el bebek gül bebek yetiştirildi. Kitaplarda Goethe’nin annesinin “yeşil sos”u bulduğu yazılı. (Bu yeşil sos ne işe yarar bilemedim).

       Goethe, mektuplarında Frankfurt’u pek sevmediğini, onu bir “fare kapanı”na benzettiğini açıkça belirtmesine rağmen, Frankfurt onu çok sevdi ve sahiplendi. Frankfurt “Goethe” adını sokaklarına, caddelerine hatta Frankfurt Üniversitesi’ne bile verdi. Ahmet Haşim de ünlü eseri “Frankfurt Seyahatnamesi”nde, Faust ve Gingo Biloba’nın yazarı Goethe’den uzun uzun bahseder. Main nehrinin sağ yakasındaki beş katlı geleneksel evi bugün bir müze. Gezenlere bir çağa damgasını vuran bu ustayla aynı havayı soluma fırsatını veriyor.

       Frankfurt ayrıca dünyada en fazla fuara ev sahipliği yapan kent ünvanına sahip. Bu fuarlardan en ünlüsü, hepimizin iyi bildiği “Kitap Fuarı”. Her yıl Frankfurt kitap fuarına dünyanın her yerinden 10 bin’e yakın yayınevi katılıyor.

       Frankfurt’ta bizim gibi uzun kalırsanız size bazı önerilerim var.

  • Galleria Kaufhof’un Ziel Caddesindeki binasının en üst katındaki açık büfe kafeteryasına çıkıp Frankfurt’un gökdelenlerini seyrederken şöyle bir kahve ile bir alman tatlısını deneyin.
  • Bence, hayvanlar için bir çeşit hapishane olan “Frankfurt Hayvanat Bahçesi”ne gidip bir türün diğeri üzerinde egemenlik kurduğu bu sömürü sistemine destek olmayın!
  • Main kıyısında 60 adet müzenin dizildiği müzeler sahilinde hiç olmasa “Stadel Art Institu”de Boticelli, Renoir ve Rembrant’ın eserlerini inceleyin. Müzeleri ile iftihar eden bu kentte “Müzeler Festivali” bile yapılıyor.
  • Bu coğrafyanın “elma şarabı” ünlü. Sever misiniz bilmem, ama Almanya’da her yerde, her an patates, sosis ve çeşit çeşit bira hazır…
  • Roma Meydanı,  (Römemberg, Römer) kentin sokak gösterileri ile renklenen en hareketli en heyecanlı alanı. Sivri çatılı, kemerli ortaçağ evleri bu meydan boyunca sıralanmış.
  • İlla ki de kilise göreceğim diye ısrar ederseniz, elbette Frankfurt’ta da kiliseler var. Dom, Kaiserdom ve St. Katharinen Kilisesi (1343) ve Gotik Ersheinen Kulesi gibi.
  • Yeşillikler arasında insanlardan uzak sakin bir park arıyorum derseniz, Palman Garten’a uzanmanız gerekir! Parkın içinde dolaşan bir de tren var. Ancak rengârenk çiçeklerin boy gösterdiği park içindeki seraları gezmek ücretli.

Frankfurt içinde özellikle fuar dönemi otellerde yer bulamazsanız ve kalan oteller de size pahalı gelirse, kentin civarında çok sayıda, orman içinde ucuz kaplıca otellerini rahatça kullanabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir