Köklere Seyahat

Bugün, 17 Ağustos sabahı… Eşim Pamir‘le beraber havaalanına doğru yol alırken, yüreğim anlatılmaz bir heyecan ve ―Neler olacak? Neleri, kimleri bulacağım?‖soruları ile çarpıyor.

Uçağımız havalandığı an, tarifi imkânsız bir duyguyla suskunluğa giriyorum. Yavaş yavaş etrafımdaki sesler ve penceremin ardındaki bulutların dışında bütün görüntüler yok oluyor. Bulutlar, benim hayal oyunlarımın perdesi oluyorlar. Ve onların ardında, sür‘atle değişen sahnelerde sevgili dedemin hayatını izlemeye başlıyorum. Hiç karşılaşamadığım ama romanını yazdığım müddet zarfında, onu yakından bilenlerden daha iyi tanıdığım sevgili dedem, ―Kurt Seyit‖, sanki canlı imişcesine, görüntülerde sürüklenmeye başlıyor. Ve yazdıkça sevdiğim, sevdikçe yazdığım güzel ―Shura‖, tül bulutlarla örtülü bir hayal gibi, bizimle beraber yol alıyor. Etrafımdaki dünyadan kopmuş, sanki iki sevgili hayalle seyahat ediyorum.

Bir ara, çantamdan fotoğraflarını çıkarıp bakıyorum. Benim heyecanım, kalp çarpıntım, sanki fotoğrafların sepya yüzlerinden bana geri yansıyor. Öyle hissediyorum ki, sanki onları da içimde beraber taşımaktayım Rusya‘ya.

Aşağıda, köpük köpük dalgaları ile gökyüzü maviliğinden ayrılan Karadeniz uzanmakta. Buruk bir gülümseme ile düşünüyorum. Dedemin yetmiş dört sene evvel, bin bir mücadele ile ıztırap ve hüzünle, yüklü bir taka ile geçtiği Karadeniz‘i, ben şimdi uçakla aşıyorum. Onun gönülsüz bir sürgün olarak ayrıldığı Yalta kıyılarına, ben şimdi, arzulu bir turist olarak gidiyorum. Yetmiş dört sene… Az sene değil, terk edilen bir yere geri dönmek için.

Simferopol‘e ayak bastığım an, bildiğim bir yere geri dönmüş olduğum hissi ile sarılıyorum. Ne kadar isterdim, dedemin yaşamış olmasını ve şu an yanımda olmasını.

Ucu Yanık Mektup, “Acı Haber” Demek

Yalta‘da sabah uyandığımda, bir gece evvelki çılgınca heyecanım durulmuş. Yine de sürpriz beklentiler içindeyim. Orman içindeki Litho Oteli‘nden, deniz kıyısındaki büyük Yalta Oteli‘ne geçiyoruz. Asırlardır dağları denize birleştiren yeşil örtü, son zamanlarda büyük bir sür‘atle yapılaşmaya yönelmiş. Servilerin gölgesinde kaybolan güzelim eski evler, katliamdan korkup da gizlenmiş gibiler.

Ailemin izlerini araştırmak üzere, Pamir‘le beraber yollara dökülüyoruz. Kırım Tatarı olan Ali Emirhüseinov bizimle beraber. Eskiden, İngilizce hocalığı yaparmış. Şimdi bir turizm şirketinde grup rehberi olarak görevli. Ayda 10 Amerikan Doları karşılığı ruble geliri var. Şoför Mikhail Florinsky‘nin ördek başı yeşili Lada taksisine yerleşiyoruz. Kitabım, aile fotoğrafları, kameralarımız ile dedemin baba topraklarının olduğu Aluşta‘ya doğru yol alıyoruz.

Defterimde bir adres var: ―Gort Aluşta, Sadovi Ulitsa.‖ 1928 yılında, dedemin baba evine yapılan en son yazışma adresi. Kısa bir aradan sonrada ucu yanık bir mektup gelmiş. ―Acı haber‖ demekmiş. Kurt Seyit‘in erkek kardeşini yatağından alıp götürmüşler. Gelin Havva mecnun olmuş. Küçük kız kardeş Havva, götürüldüğü bir soruşturmadan dönmemiş ve öldüğü tahmin ediliyormuş. Anne Zahide acıdan yatağa düşüp ölmüş. Daha sonra Mirza Eminof, sahibi olduğu topraklardaki bağ evine kapatılmış ve Bolşevikler‘in katlettikleri soydaşlarını gömmekle görevlendirilmiş. Kolunda görevli olduğunu gösteren kırmızı bir bant, yüreğinde taşıyamayacağı kadar acı, gözleri akamayan yaşlarla hep nemli, bir gün kazıdığı çukurlardan birine düşmüş kalmış. Kalbi mi bütün bunlara dayanamamıştı yoksa bir Bolşevik‘in çizmesi ucunda mı itilmişti? Bunu hiç kimse bilemiyor.

Acılar Yığını ve Bir Fotoğraf

Bu acılar yığınından başka, bir de, aile evi önünde yakın bir akrabanın çekilmiş fotoğrafı var elimde.

İhtilalin, harbin Bolşevikler‘in kana doymaz cinayetlerinin, Stalin‘in insanlık havsalasına sığmayacak soykırımının, geçmişle ilgili her anıyı, her izi yok etmek üzere yaşayan bir rejim ardından, elimde bir adres ve bir iki fotoğrafla neler bulabilecektim? Hayal gücüm ve geçmişi yakalamaktaki inadım, artık beni hiç olmayacak, gerçekleşmeyecek serüvenlere mi itmeye başlamıştı yoksa? Yalta‘dan çıktığımızdan yarım saat sonra, ―Aluşta‖ levhasını 84 görüyoruz. Tepeden aşağıya, yüksek ağaçların ve denize doğru uzanan bağların arasından inmeye başladığımızda, kitabımda anlattığım yerlerden geçiyor olduğumu fark ediyorum. Daha evvel hiç görmeme rağmen, çok iyi bildiğim yerler buraları. Adım adım tarif ettiğim yol kıvrımlarından ana caddeye giriyoruz. Gözlerim, yerinde bulacağını bilir gibi, eski binaları, bahçelerin ardında kaybolmuş, unutulmuş mermer kolonlu, sarmaşıklara sarılı evleri görüyor. Ama evi bulamıyoruz.

Adresi kendi başımıza bulamayacağımızı anlayınca, Aluşta Kütüphanesi‘ne giriyoruz. Tercümanımızın aktardığı bilgileri dinleyip fotoğraflara göz atan kütüphane müdiresi Tatyana Şekşiyova odadan çıkıyor. Az sonra geri döndüğünde, kızıl saçlarına yerleştirdiği hasır şapkası ile ışıl ışıl mavi gözleri ile, neredeyse bizler kadar heyecanlı, önümüze düşüyor. Bizim ―Sadovi‖ Caddesi, 1944 sürgününden sonra yıkılıp genişletilmiş ve iki ana caddeye ayrılmış.

―Bağlikova ― ve ―Gorki‖ caddeleri. Tatyana önce bizi bu caddeler üzerinde, en eski yerleşimi olan evlere götürüyor. Onu takip ederken, ayağımın altında geride kalan her taşta dedemin ayak izi olduğunu düşünüyorum. Bağlikova‘yı Gorki‘ye bağlayan asırlık taş merdivenler, belki de şehrin eskisini hatırlayan en yaşlı şahitler. Bakımsız kalmış yabanî otların, sarmaşıkların sarmış olduğu bir bahçeden içerilere girince, 1800 yıllarından kalma bir evle karşılaşıyoruz. Çatıdan inen dantel gibi gölgelikleri, âdeta porselen titizliği ile şekillendirilmiş baca ağızları, insanların ellerinin ulaşamayacağı kadar yüksekte olmalarından şanslı sayılırlar. Zira o güzelim zarif masal 85 evinin bütün balkonları, girişleri derme çatma ahşap, demir, ne bulunursa onunla garip, in gibi odacıklarla çevrilmiş. Bir musluktan oluşan mutfak ve eski kırık bir yataktan ibaret odanın bir arada yer aldığı bu kutu odalardan birinin kapısında duran yaşlı kadına doğru ilerliyoruz.

Beş basamaklı merdivenin başında, trabzana bağladığı çamaşır ipine tutunmuş, birilerini bekler gibi bakıyor. O kadar yaşlı ki, hayata onu bağlayan tek şey, sanki sıkı sıkı avuçladığı şu ince ip. Kalın camlı gözlüklerine rağmen, fotoğrafları seçemiyor. Dikkatle dinlemesine rağmen, denilenleri pek net anlamıyor. Yalnız, bu evde onun çocukluğunda Türk asıllı bir ailenin oturduğunu mırıldanıyor. Daha fazla bir şey hatırlamıyor. Yüz yaşını geçmiş. Tatyana‘nın sabırlı ısrarlarına en son şu yanıtı veriyor:

―Ben, artık hiçbir şey bilmiyorum. Bildiklerimin üzerinden çok şeyler geçti. Benim şimdi tek bildiğim, ölümü beklemek…‖

Bir Kadeh “Şampanskaya” İçin

Kont Woronitsov‘ın XIX. yüzyılın ilk yarısında, Elhamra Sarayı‘ndan esintilerle inşa ettirdiği Alupka Sarayı son durağımız. Dönüş yolumuzda, ―Güvercin Yuvası‖nın bir masal şatosu gibi Karadeniz‘in üzerindeki kayalarda yükselişini izliyoruz.

Akşam, otelimizin lokantalarının birinde revü seyrederek son yemeğimizi yiyoruz. Revünün birbirinden güzel kızları, usta balerin vücutları ile, Amerikan veya 86 Fransız kaynaklı müzik eşliğinde sahneyi dolduruyorlar. Masalardaki otel müşterilerine bakıyorum. Büyük çoğunluğu genç kuşaktan. Dağılan Rusya‘nın para harcayabilen şanslılarının onlar olması acaba bir tesadüf mü? Sadece iyi yaşamayı özledikleri için çok mu çabalıyorlar? Yoksa değişen dünyaları içinde, eski kuşak yeni çarka ayak uydurmadığı için, para getirecek işler gençlere mi kalıyor?

Masalarda sadece otelin lokantasında yemek yiyebilmek için beylere eşlik eden alımlı, zarif genç kızları izliyorum. Yaptıkları işin son derece tabii kabul edildiği belli. Otelde de zaten bu tip girişler için bir yasak yok. Yeter ki, bir otel müşterisi bu misafirleri sahiplensin. Ondan sonraki rölasyon otelin parasını ödeyen adamın insafına kalmış. Bu taptaze, pırıl pırıl kızlara güzel bir yemek ikram etmek keyfi için davet yapan centilmenler de var. ―Şampanskaya‖ içmekle lüks bir kadın olunacağını sanan zavallıları, gecenin karanlık saatine kadar götürenler de var. O da bazen ayrıca pazarlığa tabi, bazen ise yemek fiyatının içinde…

Ecdadımın Ödediği Fiyat

St. Petersburg Üniversitesi‘nde ekonomi tahsil eden üç genç kızın, oturdukları masadan bir görevli tarafından kaldırılışlarını üzüntüyle izliyorum. O kadar güzel, o kadar kibar ve zarifler ki… Ve biraz füme balık, birkaç kadeh şampanskaya için sofralarına oturmaya hazır oldukları erkeklerin birçoğundan daha zeki, daha tahsilli ve asiller. Düştükleri durumu önce insan, özellikle de bir kadın olarak, son derece ağırıma giderek izliyorum.

Klasik bale, İspanyol dansı, Amerikan kabaresi esintileri ile dolu, çıplaklı, sihirbazlı, şansonlu bir geceyi, harika siyah havyar, nefis bir votka, füme balıklar, söğüş etler ve finalde nefis bir somon tava ile noktaladığımızda, karıkoca ikimize gelen hesap, bahşiş dâhil, yedi dolar.

―Ne kadar ucuz, bedava‖ diyeceğiniz geliyor, değil mi? Benim için öyle değil. Cedlerim bu topraklarda öyle fiyatlar ödemişler ki, kendimi hiç de bedava yemek yiyor gibi hissetmiyorum.

Günlerden 24 Ağustos pazartesi… Saat sabahın beş buçuğu… Bizi Simferopol‘e, havaalanına götürecek otobüsteyiz. Yalta Oteli‘nden yılankavi yoldan tırmanarak ana yola çıktığımızda, mehtabı fark ediyorum. Sağımızda, aşağıda Karadeniz uçsuz bucaksız uzanıyor. Öylesine uzağa gidiyor ki, gecenin karanlığı ile birleşiyor, bir yerden sonra.

Tepeden denize doğru inen ağaç yığınları ve ardında üzüm bağları, ileride suyun içinde uzanan küçük kayacıklar… Bütün bunları ben daha evvel yaşamış gibiyim. Havada bildiğim bir koku var. İçimde çok iyi hatırladığım bir eziklik… Mehtap bir şeyleri hatırlatmak istercesine, aynı gölge oyunlarını yapıyor.

―Aluşta‖ levhasını gördüğüm an, yüreğim daha bir hızlı çarpıyor. Yine hayal perdem canlanmaya başlıyor. Bir an için, tepenin ucundaki evde dedemi görüyorum Shura ile beraber. Sessiz, tepenin eteklerinde uzanan denizi seyrediyorlar. Ama kısa bir an… Karadeniz, hiç bitmeyecek gibi gidiyor, gidiyor.

Aluşta’ya Veda

Süratle geçiyoruz Aluşta kıyılarını. Ama, burada daha yaşayacaklarım var, biliyorum. Gecenin karanlığı içimde sanki. Öylesine huzursuzum. Mehtap, bulutların arasında kayboluyor. Hayal gücüm bana oyun mu yapıyor, diye silkiniyorum; ama değil. Sanki yetmiş altı sene öncesini yaşamam için, tabiat ilk günden beri bana oyun yapıyor.

Uzaklaşıyoruz, uzaklaşıyoruz… Dalgalara karşı ilerlemeye çalışan takayı görüyorum. Silah sesleri kesildi. Dedemi görüyorum. Onun gözlerinden ne görüntüler geçtiğini biliyorum. Seyit Eminof‘un gözlerinde Aluşta kıyıları, yavaş yavaş tül perde ardına saklanır gibi, uzaklaşmaya başlıyor. Bir daha asla göremeyeceği memleketinin son resmini gözbebeklerine nakşedip saklamak ister gibi bakıyor.

Kocaman bir dalganın kıç tarafa çarpışı ile suya varışı arasındaki daracık zamanda, kıyının hayali tamamen gözden kayboluyor. Mehtabın bulutlar arasında bir dalıp çıkmasıyla, ben de denizdeki hayalimi kaybediyorum. Gördüklerim hayal miydi, yoksa dedem benim de onun gerçeklerini yaşamamı mı istemişti?

Ona yine yetişemedim. Ama şu an biliyorum, Karadeniz‘deki takanın üzerinde artık göremediği Aluşta kıyılarına bakıp, sessiz ağlamakta.

Otobüsümüz ―Aluşta‖ levhasını geride bıraktı: Ben de ağlıyorum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir