Şu Gezginlik Ne Menem Şeydir

Rahmetli babaannem, sırt çantasını yüklenip de her yola çıkışımda, arkamdan seslenirdi: “Ay oğul! Bak, bizim Bilecik’te bir Osmanlı deyişi vardır, sakın ha unutmayasın: Çok gezen tavuk kümesine çöp taşır.” Babaannemin bu uyarısını ben, dönerken bir gavur kızını beraberinde getirmeyesin, şeklinde sevgili torununa hafif alaycı türden bir takılma diye algılardım.

Yıllar geçince anladım ki, babaannem “Çok gezen tavuk çöp taşır.” derken torununu “gavur kızlarından” koruma kaygısından öteye, Türklerin geziye, gezmeye bakışını yansıtıyormuş.

Reşat Nuri Güntekin’in hikayelerinden biliyoruz ki, eski İstanbul’da Aksaray’dan

kalkıp Erenköy’deki halaları, amcaları ziyarete gitmek bile, günler öncesinden başlayan telaş, hatta tedirginlik yaratırmış hane halkında… Sepetlere neler konacak, karşıya geçmek için sandalcı nasıl ayarlanacak; sağ salim karaya ayak basıldığında da arabacı nereden bulunacak gibi daha nice kuruntu beyinlere yerleşir, yolda çıkan en ufak bir aksilik ağız dalaşına dönüşür, sonunda  Erenköy’deki amcanın köşküne varıldığında sanki Bağdat’a gelinmiş gibi kızgın, yorgun ve bitkin  düşülürmüş …

İlk gece şöyle böyle, hoş beşle geçermiş; ama ertesi sabah erkenden dönüş kaygılan zihinlerde uçuşmaya başlarmış!.. Bu yüzden de çok gerekli olmadıkça kolay kolay hiç kimse öyle “denizaşırı”, daha doğrusu “Boğaz aşın” keyfi yolculuklara çıkmayı hem istemez, hem de cesaret edemezmiş.

Keyfi yolculuklara dedim, dikkat ederseniz. İş; “fetih ve aş” konularına geldi mi değişiyor. O vakit ne umman dinlermiş atalarımız ne de “Hatt-ı Üstüva” (Ekvator) … Neresi olursa olsun; gözü kara balıklama atlarmışız evvel Allah. Hoş, şimdilerde fetih kalmadı; ama “aş sevdası” yetip de artıyor bile!..

İşte Alamanya maceramız. Türklerin ne kadar serüvenci, ne kadar cesur gezginler Olduğunu gösteren bundan iyi örnek mi olur. Aslında “örnek” ne kelime başlı başına “fenomen” bu, “fenomen” …

Ya 60’h yıllarda Avustralya’ ya gidenlere ne demeli? Sen kalk, Çorum’dan Yozgat’tan yola düş, taa Avustralyalara git. Çorum’un, Yozgat’ın içinden olsa yine bir şey değil; söz gelimi Kargı’nın, Sorgun’un bilmem ne kasabasının bilmem ne köyü. Üstelik il merkezine hayatında ilk kez ve de belki bir kez pasaport atmak için iniyor. Ardından ver elini Avustralya. Kaptan Cook bile bu kadarına cesaret edemezdi. O Avustralya’ya belki yüzlerce sene önce gitti; ama hiç olmazsa elinde harita, pusula; altında donanımlı tekneler ve belleğinde de daha önce yaşadığı nice tecrübeler vardı…

Hele geçenlerde duyduğum bir olay var ki; bütün bunların hepsine şapka çıkarttırır:

Uyanığın biri gazeteye ilan veriyor ve diyor ki “Ekvator Gine’sindeki petrol kuyularında çalıştırılmak üzere dolgun ücretle işçi aranıyor!” Adresini de veriyor. Adresteki iş hanının önünde oluşan kuyruktan resmen trafik tıkanıyor, açmak için polisten yardım istiyorlar. Kalabalığı merak edip nedenini öğrenen bir vatandaş, mülakat için kuyrukta bekleyen birine soruyor:

-Hemşerim yolculuk nireye?

-Vallahi tam bilmirem. Dirler ki Arabul-gil’e bir iş varmış.

-Peki nerdeymiş bu Arabul-gil. İyi bir yerse bizde kuyruğa girek.

-Görmemişem, duymamışem, bilmemişem.

-İyi güzel de nasıl gidicen.

-Gidirem begim gidirem, ben de bu cehal cesareti oldukça guduplar bile dar gelir alimallah! ..

Yalnız “casaratlı” kardaşım Arabul-gil’e maalesef hiç gidemez. Çünkü mülakata çağıran kişilerde “cahil cesareti” değil “uyanıklık brövesi” vardır. Gelen herkese bir form doldurup adam başı 100’er dolar “masraf parası” alırlar. Sonra pırr! ..

Gel zaman git zaman; işte böylesine bir toplumda şimdi ortalık “gezgin “den geçilmez oldu. Biz yola çıktığımızda, önümüzde ne bir örnek, ne de bir rehber vardı. Tek örnek Sultanahmet’teki hippilerdi, tek rehber de Londra’dan gelip Katmandu’ya giderken Sultanahmet’te demirleyen “çiçek çocuklarının” her bir yanı boyalı otobüsü “Magic Bus (Büyülü Otobüs)”.

Bir de 1970’lerin başında Cumhuriyet’te çıkan bir yazı dizisini hatırlıyorum. Otostopla Avrupa’ yı tek başına dolaşan bir Türk kızının öyküsüydü. Yanılmıyorsam adı Fatma olacaktı. Fas’ta günde bir öğün kuru fasulye ile yaşamış, ucuz hanlarda gecelemişti.

Bir de gençlik yatakhaneleri (hosteller) geceleme sorununa çözüm getiren biricik kolaylıktı. Hepsi hepsi bu. Ama, her ikisinin de tadı bambaşkaydı. 20’li yaşlarını baharındaki delikanlı için buralarda tek bir hedef, değişik milletlerden kız tavlamaktı. Sanki bayrak koleksiyonuna çıkmış azgın boğa yavrularıydık. Fransa’da “Emmaus” diye bir çalışma kampına katılmıştık iki arkadaş. Ne heveslerle gitmiştik. Kampta karşımıza çıka çıka benzer amaçlarla yola çıkmış bize rakip İtalyanlar ve İskandinavya’nın seçme paçozları bir avuç Danimarkalı hatun çıkmasın mı? … O hayal kırıklığı ile elimiz “kursağımızda” kalmış, burada bize “ekmek” yok diyerek, on beş dakika sonra da kamptan tüymüştük; yıl 1974 yazıydı. ..

Hakkını yemeyelim o vakitler, bugüne kıyasla en güzel şey neydi biliyor musunuz? Bugünün “ay yıldızlı mahzun lacivert pasaportları” o yıllarda canavar gibiydi. Dün gibi hatırlıyorum ve aklıma gelince de içimi üzüntü ve hırs basıyor. Aynı yıl otostopla 9 aylık bir Avrupa gezisi gerçekleştirmiştim. İster inanın ister inanmayın, hiçbir Avrupa ülkesi bizden vize mize istemiyordu; üstüne üstlük sırt çantalı, sakallı, kadife pantolonlu, avcı gömlekli, haşpapi botlu: kah yürüyerek, kah otostopla bir aracın ya içinde ya kasasında sınır geçen 22 yaşındaki tıp öğrencisi bir Türk gencini tüm sınır görevlileri sempatiyle karışık şaşkınlıkla karşılamış ve hiç biri, İngiltere dışındaki 6 ülke ( evet tamı tamına 6 ülke: İtalya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg, İsviçre, Almanya) giriş damgası bile vurmadan beni sınırdan uğurlamışlardı.

Hele güney İtalya’dan Fransız Rivierası’na bir geçişim vardı ki; unutmak ne mümkün. “San Remo”da bir kamyonet beni sınır kapısına kadar getirmişti. Oradan yürüyerek sınıra vardım. İtalyan sınır polisine pasaportu gösterdim. Allah bilir, göstermesem sormayacaktı bile. Kafadan İtalyan’ız ya! Bir pasaporta baktı, o da sadece kapağına, içini bile açmadı; bir de bana. Gülümseyen bir yüz ifadesiyle “geç Turco, geç” deyip, bir de sırtımı sıvazlamıştı. Fransa kesiminde ise zaten polis molis hak getireydi. Birkaç dakika sonra sınır kapısı Menton’a giden bir arabanın içine kurulmuştum.

İngiltere de vize istemiyordu; ama girerken pasaporta 1, 3 ya da 6 ay kalabilir ibaresi vuruyordu. Haa bir de Yunanistan. O vakitler bile, hiçbir Avrupa ülkesi bizden “vize” istemezken “uzo kardeşimiz” bizden vize isterdi. Ama, yine de insaflı olurdu. Kıbrıs mıbrıs çatışması gündemde yoksa ertesi günü hazır ederdi vizeyi.

Nerelerden nerelere geldik. Dünya globalleşiyor derken bizim durum banalleşiyor galiba… O yıllarda asıl mesele vize değil, pasaport alabilmekti. İstanbul’da pasaport veren tek yer, Sirkeci’deki Emniyet Müdürlüğü idi. Almanya macerası bütün hızıyla devam ettiğinden, daha sabahın 4’ünde 5’inde millet kuyruğa girerdi. Bakın ilk pasaportuma nasıl kavuştum:

Aylar öncesinden gerekli bütün evraklarımı tamamlayıp Emniyet’in yolunu tuttum. Saflığıma geldi; saat 10’nu bile erken sayan ben kuyruğun ucunun Sirkeci Garı’nın karşısında olduğunu görünce donup kaldım. Sıranın bana gelmesine imkân yok. Koşa koşa geri döndüm. İkinci günü 8’de gittim. Kuyruk çoktan Doğu İş Hanı’nın önüne varmış. Sonuna iliştim. Çok geçmeden kuyruk Sirkeci Garı’na tekrar vardı. Aç biilaç bekliyorum. Sıramı kaybetmemek için tuvaletimi bile tutuyorum. Bazen sıra bozuluyor, karambol oluyor. Polisler cop marifetiyle kuyruğu tekrar hizaya sokuyor. Öğle aralığı oldu. Binanın demir kapısına ancak ulaştım. Sonuç ikinci günde de sıra bana gelmedi. Önümde 5-6 kişi kalmışken mesai doldu. Kaldık yarına. Ertesi yani üçüncü günü horozlarla birlikte kuyruğa girdim. Hava aydınlanmamıştı bile. Buna rağmen önümde 10-15 kişi vardı. Ama olsun; nasıl olsa bugün işimi hallederdim. Nitekim öğleye doğru sıra bana geldi. Evraklarımı uzattım. Bir pürüz, aksilik olacak, memur bey eksik bir şey bulacak diye ödüm kopuyor. Hiç kafasını kaldırmadan hızla kağıtları çevirdi. Elime bir pusula verdi. “Bir hafta sonra gel, al.” dedi. Artık o merdivenlerden nasıl iniyorum Allah bilir. Duvar dibi tek sıra bekleşenlerle dolu; içimden onlara nanik yaparak kendimi sokağa attım.

O bir haftayı zor ettim. Ya bir şey olursa, pasaportuma kavuşamazsam, diye içim içimi kemiriyordu. Öyle polislik bir vukuatım olmamıştı; ama kuruntu işte: Mitinglerde, yürüyüşlerde fotoğrafım çekilmiştir; afiş asarken, dergi satarken birileri gammazlamıştır; demek toplantıları kaydedilmiştir… En küçük aksilik bile kafamın içinde büyüyerek dolanıyor.

Neyse, korkutan olmadı: Günü gelince sabahtan koşup gittim. Pasaportu alacakların sırası öyle uzun değildi. Bankoya yaklaştım. Elim, ayağım titriyor. Kâğıdı uzattım. Memur bey gitti, arkalardan lacivert bir “define” uzattı. Yüzüme bile bakmadan “Şurasını imzala!” komutunu verdi. İster inanın ister inanmayın pasaportuma kavuştuğumda öpüp kokladığımı, avuçlarımla sayfalarını okşadığımı bilirim.

“Heyyt, var mı beni artık tutan! Yollar, bekleyin geliyorum!”

70’lerin sonrasında bu sefer de, döviz sıkıntısı gerekçesiyle, yurtdışına çıkışlara kısıtlama getirildi. Elde pasaport var, vize mize yok; ama çık çıkabilirsen. Önceleri yılda üç kere olan sınırlama giderek sıkılaştı; yılda bire, o da yetmedi üç yılda bir kereye kadar indirildi. Yolunu bulan bu yasağı deldi tabii; yurt dışında kendini işçi gösterenler, ihracatçı belgesi edinenler bu işten muaf tutuldu!

Ya şimdi? Pasaport kolay da vize nerede? Avrupalıların “sınır tanımayanla” başlayan sivil toplum örgütleri var; “sınır tanımayan doktorlar”, “sınır tanımayan gazeteciler” gibi… Onlar “sınır tanımıyor” maşallah, biz ise tam tersi, hem de “çok iyi sınır tanıyoruz” vizeler sayesinde. Hoş, gezgin için vizenin ne önemi var? İngiltere, Almanya vize mi istiyor, ver elini sayısı elliyi bulan “vizesiz” topraklar: Artık neresi olursa.

Arjantin’den Fiji’ye kadar, beni “vizesiz” elli güzel dünyam var! ..

Dedim ya, bir zamanlar Türkiye’den sadece “Arabul Ginesi”ne petrol aramaya gidenler yurt dışına çıkardı. Bir de tek başlarına gezenler… Bunlar için amaç gerçekten gezmekti. Kendini yollara bırakan; günü nerede sonlandıracağını bilmemenin heyecanını iliklerine kadar hissetmenin tutkusuyla kavrulan bir avuç tatlı sergüzeştti onlar…

Gerisi, gerisi pek yoktu. Ya şimdi: Gezmek aldı başını gidiyor. Eskiden “gezeni” parmakla gösterirlerdi, şimdi ise hiç Kapıkule’den çıkıp “mim” olmayanı parmakla gösteriyorlar!

Geziye sayfa ayırmayan gazetenin satma şansı hiç yok. O nedenle tüm gazetelerin hafta sonu eklerinde mutlaka bir “gezgin” var. Benim Samoa doğumlu oğlum Gezgin değil tabii, bu gezginler …

Otun, börtü böceğin binlerce türü olur da, gezginlerin olmaz mı? Tabii ki olur. Biz yola çıkarken iki türlüsü vardı, dedik. Bakınız şimdi kaç çeşidi türemiş:

“Ah tatlım bayramda Paris’teydim “ciler:

Turların ve turcuların hedef kitlesidirler. Dil, yol, yordam bilmezler. Rehberin en yakın takipçileridirler. Tarih, coğrafya, kültür ilgi alanlarına pek uğramaz. Maksat gezide mastika, goygoy ve şamata olsun. Dönüşte de “ah tatlım Paris’teydim” muhabbeti!.. Adınız “gezgin”e çıkmışsa, sakın gaza gelip de böyle bir tura rehberliğe filan soyunayım demeyin. Ananızdan emdiğiniz süt burnunuzdan gelir. Nazın, niyazın, kaprisin biri bin para. “Ah rehber bey, bu çorbanın tuzu bir miligram fazla. Garsona söyleyiverin de değiştirsin.” gibisinden nelerle karşılaşırsınız nelerle. Sonunda siz mi o ülkeyi gezersiniz, ülke mi sizi gezer pek anlamazsınız.

Futbolcu gezginler:

Takımlarının yurt dışı maçlarının fanatikleridirler. Uçak, otel, maç ve eğer takımları kazanmışsa maç gecesinin gırgırı çerçevesinde geçer gezileri… Bere, atkı, montları bir örnek, bir renktir. O yüzden ayırt edilmeleri kolay, kaybolmaları zordur.

İş gezginleri:

Takım elbise, meşin çanta, ciddi bakış, uçakta bile dosya okuma, hava alanı, taksi, bol yıldızlı bir otel, iş toplantısı ve kaliteli bir yerde akşam yemeği ve ertesi gün tekrar aynı istikamet, geriye marş marş … İşte bu tür gezginlerin ve gezintilerin değişmez klişesi.

Sponsorcular:

Son zamanlarda türeyen “en popüler” gezgin grubudur. “Filan firmanın” sponsorluğunda en “en”ci ve

en “ilk”çi serüvenlere atılmak gibi “egosantrik” tuhaf huylan vardır. “En bulanık suda en fazla balık tutan ‘ilk’ Türk” ya da Tanyeri Macera Kulübü’nün katkılarıyla “en karanlık mağarada en fazla yarasa yakalayan ilk Türk ekibi” olmak gibi projelerin peşinden giderler. Bu gruba giren gezginlerin bir başka ortak özelliği şudur; birbirlerini müthiş kıskanırlar. Deneyimlerini hayatta başkalarına aktarmazlar. Gönüllerini paylaşmazlar. Çünkü, paylaşırlarsa eğer, müthiş projelerinin başkaları tarafından çalınacağını ve sponsorlarının elinden alınacağı gibi fobileri vardır.

Ferdiciler:

Yok canım; hemen celallenmeyin. Gezginlik gibi ulvi bir sıfatı arabeskleştirmiyorum! “Ferdi” yani tek gezenlerden söz ediyorum. Hatırlarsanız Mike Hammer müşterisiyle hiç pazarlığa girmezdi, klişesi hazırdı: “Masraflar artı günde 50 dolar alırım ve sadece solo çalışırım”. Mike Hammer’ı Mike Hammer yapan da işte bu özelliği, yani solo (ferdi) çalışması.

Ferdi gezginler “nevi şahsına münhasır” kişilerdir. Gezmek için gezerler. “Çekip gitmek, alışkanlığa meydan okumaktır.” düsturuyla alır başlarını yollara vururlar. Çoğunlukla tek başlarına gezerler. Bencil değillerdir. Tam aksine paylaşımcı bir kişilik yapılarına sahiptirler; ama gezerken özel bir ruh haline bürünüp, kendi kendine kalmayı yeğlerler. Bu sayede gezilen ortam ile iç benlik arasında doğrudan ve engelsiz iletişim kurduklarını ifade ederler.

Öyle en “en”ci ya da en “ilk”çi olmak gibi kaygılan yoktur. Gönül insanlarıdır. Hele biraz çakır keyiflerse ve karşısındakiyle de “dalga boylan” uyuyorsa, seyahat hatıralarını dinlemeye doyum olmaz. Sponsor arama gibi bir dertleri de yoktur. Bulur buluşturur, tıkar tıkıştırır, atarlar kendilerini yollara. Bazıları yaşadıklarını tuvale, notalara, kağıda, fotoğrafa yansıtır. Bu yansıttıkları da “hava” olsun diye değil, meraklılarıyla paylaşmak amacıyla yaparlar. Öyle ortalık yerde pek dolaşmadıklanndan, tanımak bulmak tesadüflere kalmıştır. Bazen hiç umulmadık bir yerde karşınıza çıkarlar. “Afrika’da kuş uçmaz kervan geçmez” bir hostelin bekleme salonunda (Gamze Yalçıner-Orhan Dertsavar’ın kulakları çınlıyor mu acaba?) ya da postadan çıkan bir kartpostalın satırlarında. (Ya siz sevgili Buket Uzuner; böyle tanışmadık mı?)

Bu yazıyı okuyanlardan biri kalkıp ta, “Peki be adam, bu kadar laf ettin sen hangi gruba giriyorsun?” diye düşünürse, cevabım hazır: “Ben artık ‘gezgin tekir’ değil bir emekli ‘bezgin bekir’im. Köşeme çekildim. Şöminenin karşısında sallanan koltuğuma kurulup pipomun dumanını savura savura çevremde ‘Haydi gezgin amca anlatsana … ‘ diye merakla bekleşen mahallenin çocuklarını kırmayıp ‘ben ……… ? deyken’ masalına başlıyorum!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir