Cebelitarık’ta Rüzgâra Karşı

MARRAKECH MOROCCO – APR 28 2016: Tourists walking through the souks of the old medina of Marrakesh.

Rüzgâr, önüne katıp sürükleyeceği bir şeyler arıyor. Güverteye çıkmaya cesaret edebilenler ancak demirlere tutunarak ayakta durabiliyor.

Atlas Okyanusu‘nda rahata alışmış rüzgâr, Cebelitarık‘ta sıkışınca uçar adım Akdeniz‘e koşuyor.

Fas Denizyolları‘nın ―Bismillah‖ adlı feribotuyla İspanya‘nın Algeciras Limanı‘ndan 15-20 dakika önce ayrıldık. Fas‟ın Tanca kentine gidiyorum. Yolcuların yüzde 90‘ı Avrupa‘nın çeşitli ülkelerinde çalışan Faslı gurbetçiler. Özel araçlarıyla İspanya‘nın güneyine kadar inip feribotla ülkelerine gidiyorlar. Araçların üzeri tepeleme bavul yüklü. İçinde de arka koltuklar sökülmüş, çuval, bohça doldurulmuş…

Feribota yolcu olarak binmek kolay. Ancak arabalı gurbetçi olunca günlerce sıra bekleniyor.

Feribottakilerin yüzünde günler süren çileli bekleyişin ardından ülkelerine, yakınlarına kavuşma özleminin mermere kazınmış izleri var.

Erkekler bir bir tuvalete gidip tıraş oluyor. Parlayıp gelenlere arkadaşları alkış tutuyor. Yolcu salonunda karşılaştıkça sanki büyük bir sürprizmiş gibi, ―Oooo!…‖ deyip el sıkışıyor, öpüşüyorlar. Kiminin elinde sprey, ilk karşılaştıklarının yüzüne püskürtüp basıyorlar kahkahayı…

Kadınlar, üçlü beşli gruplar hâlinde sohbette. Giysileri çeşit çeşit. Kimi renkli çarşafa sarınmış, kimi saçını güzelce tarayıp plastik tokalar takmış…

Çocuklar şaşkın… Avazı çıktığı kadar ağlayanlar, kaçıp kovalamaca oynayanlar… Birlikte yolculuk ettiğim bu insanlar, Fas‘ta hemen herkesin imrenerek baktığı mutlu azınlığı oluşturuyor. Pek çok Faslı‘nın düşü bir yolunu bulup Avrupa‘ya gidebilmek. Tüm malı, hatta canı pahasına…

Sohbet ettiğim Faslıların anlattıkları inanılır gibi değildi. Cebelitarık, bugüne dek Avrupa kıyısına ulaşma umuduyla kaçak, güvensiz teknelerle yola çıkan binlerce Faslı‘ya mezar olmuş.

Binlercesi ölümden son anda kurtulmuş. Ama yine de bu yolu denemekten vazgeçmemiş.

Salondan tekrar güverteye çıktım.

Cebelitarık‘ın iki yakasını rahatlıkla görebiliyorum. İspanya tarafında dağlar eğimli yükseliyor, Fas tarafı dik. Her iki tarafta tepeler çıplak, kayalar denize bıçak gibi iniyor.

Coğrafya birbirine çok benziyor; ama güneyde doğan Afrikalı, kuzeyde doğan Avrupalı…

Bir Faslı için ilk hedef kuzeye ulaşmak… Kuzey; ekmek, iş, para demek.

Cebelitarık adını, yarımadayı fetheden Tarık bin Ziyad‘dan alıyor. Akdeniz‘e inen, coğrafya kitaplarından tanıdığımız vahşî kayalığın adı Tarık Dağı (Cebel Tarık).

Cebelitarık Boğazı‘nın Avrupa kıyısı İspanya ile İngiltere arasında yıllar süren çekişmelere neden oldu. Bugün Cebelitarık Limanı‘nın yönetimi İngiltere‘nin atadığı bir valinin elinde.

İspanya da ―Avrupa yakası olmadı, Afrika yakası olsun‖ deyip, Cebelitarık‘ın karşısındaki Septe‘yi kontrolü altında tutuyor.

İki saatlik yolculuktan sonra Tanca göründü.

Dağların eteğinde beyaz bir kent.

Kente adım attığımda dikkatimi ilk çeken şey ―Fransızca‖. Her tabelada Arapça‘nın altında Fransızca da yazılı.

İlk trenle Casablanca‘ya gideceğim. Bileti alıp, kent turuna çıktım…

Yol işaretlerinde, özel bürolarda, devlet dairelerinde, her yerde, Arapça‘nın altında Fransızca.

Ali Baba Restoranı…

Tren istasyonunun karşısı, kahve, seyyar satıcı ve kebapçılarla dolu. Arada bir tabela dikkatimi çekti. Ali Baba… Bir restoran. Tepesinde yuvarlak, Ali Baba yazılı. İçeri girdim. Adana kebap, hazır köfte, şiş, pide vs. var. Önce sahibini sordum. Orta yaşlı, beyaz saçlı, şişmanca biri geldi. Bir Lübnanlı. Arkadaşıyla birlikte açmışlar. Sonra o gitmiş. Lübnan‘da ―Ali Baba‖ kebapçı zincirleri varmış. Burada da açmışlar. Türkiye‘den geldiğimi, Anadolu‘da da ―Ali Baba‖ diye başlayan pek çok şey olduğunu anlatmaya çalıştım. Sohbetimizi duyan bir Faslı yanımıza yaklaştı. Adı Abdullah… 70 Hollanda‘da çalışıyormuş. Türkiye‘den geldiğimi söyleyince, kendisi sanki Hollanda kraliyet ailesindenmiş gibi başını salladı. Sonra şu saptamayı yaptı:

– Avrupa‘da Türklerin işi zor.

Pek çok Türk arkadaşı varmış. Türkler iyi dostmuş; ama aralarında kötüleri de çokmuş. Dikkatli olmak gerekiyormuş. ―Kısacası‖ deyip ekledi:

– Her Türk, Türk değildir…

Sözü Fransızca‘ya getirdim. Her Arapça yazının yanında Fransızcasının nedenini sordum. İki sözcükle yetindi:

– Onunla büyüdük…

Fransa, bu yüzyılın başında İspanya ile girdiği, ―Fas‘a hâkim olma‖ savaşımını kazandı ve 1956 yılına dek etkinliğini sürdürdü. XX. yüzyılın ilk yarısı Fas için, ―Fransa‘ya karşı bağımsızlığını kazanma‖ savaşımlarıyla dolu… Kuzey Afrika ülkelerindeki Fransız etkisini okumuştum; ama yüz yüze gelmenin öğreticiliği ayrı…

Tanca, Fas için önemli bir liman kenti. Uzun yıllar Avrupa ülkeleri arasında paylaşılamamıştı. 1923 yılından 1956 yılına dek uluslararası şehir statüsünde kaldı. İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika, Hollanda, İsveç ve ABD temsilcilerinden oluşan bir komisyon tarafından yönetildi. Ulusal kurtuluş savaşını veremeyenin kentlerini böyle yönetirler… Tanca kentinin adına, ünlü gezgin İbn Battuta‘nın yaşam öyküsünde rastlamıştım. Orta Çağ‘ın en tanınmış Arap gezginlerinden olan İbn Battuta, 1304 yılında bu kentte doğmuş. Yirmi bir yaşında ilk gezisine çıkmış. 71 Tunus, Trablusgarp üzerinden Mısır, Suudi Arabistan. Mısır‘a ulaştığında içindeki gezi duygusu dayanılmaz bir hâl almış. Ve şu kararı almış: ―Yaşam boyu yeryüzünü gezme ve hiçbir yoldan iki defa geçmeme…‖ Anadolu‘yu da dolaşan Battuta, Orta Çağ koşullarında 120 bin kilometre yol aştı. Uzmanların karşılaştırmalarından ortaya çıktı ki, Battuta‘nın verdiği bilgilerin çok büyük bir dilimi doğru… Gece yarısına doğru tren istasyonuna gittim. Rabat, Casablanca yönüne gidecek tren henüz perona yanaşmamış; ama ortalıkta garip bir hareketlilik var. Üstü başı yırtık, bol pantolonlu gençler sürekli bir yerlere koli, çuval taşıyorlar. Görevliye trenin ne zaman geleceğini sordum. Başıyla, ―Keyfine bak, daha var‖ anlamında hareketler yaptı. Tren, kalkacağı saatten yarım saat sonra perona yanaştı. Bir grup yolcuyla birlikte içeri daldım. Git, git, boş yer yok… Meğer yolun yabancısı olmayan uyanık Faslılar, trenin bulunduğu yeri öğrenir, yanaşmadan yerleşirmiş… Sadece kendileri olsa sorun yok. Her birinin koliler, çuvallar dolusu yükü var. Koltukların altı bir yana üstü de dolu. Kimi yolcular, 3 kişilik koltuğu boydan boya işgal etmiş. Kolilerin üzerine de uzanmış yatıyor. Kimse bir şey demesin diye de, ―derin uykudaymış‖ görüntüsü veriyor. Birkaç dakika önce kan ter içinde trene binenler, şimdi saatlerdir derin uykuda gibi… Kolilerin az olduğu bir koltukta, birkaç koliyi rastgele başka köşelere yerleştirip kendime yer açtım. Rahatsız gibi görünen; ama hoş bir yolculuk başladı… Kentin ölü ışıkları, 72 5-10 dakikada kayboldu. Karanlığın ötesinde Casablanca‘ya ulaşma özlemi parlıyor.

Casablanca: Beyaz Evin Değişmeyen Adı…

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Casablanca‘ya indim. Yoksa burası Afyon mu? İlk bakışta tipik bir Orta Anadolu kenti havası var.

Tren istasyonunun binası da öyle. Eski ve yüksek tavanlı bir yapı. Fransız izleri dikkati çekiyor.

Beni Casablanca‘ya çeken, filmiydi. ―Rick‘in Barı‖.

Filmi kaç kez izlediğimi hiç anımsamıyorum. Savaşın ve aşkın kural tanımazlığı…

Rick‘in barını bulacağım. Bar sandalyelerinde oturup, zaman dilimlerine inat, 1940‘larla 1990‘lar arasında gidip geleceğim…

İki katlı, kirli beyaz, küçük pencereli yapıların arasında telaşsız dolaştım. Sokaklar ve evler, Casablanca filminin çekildiği 1942 yılının izlerini taşıyor. O günden bu yana belki de hiç tamir, boya görmemiş yapılar…

Sanki köşe başından bir Fransız askeri çıkıverecek. Her şey tamam, ama Rick‘in barı nerede?

Sokakta İngilizce bilen birisini bulmak güç. İngilizce sorulara düzgün bir şekilde Fransızca karşılık veriliyor.

Yabancı dil eşittir Fransızca…

İnsan görüntüleri değişik bir yelpaze. Bol kesimli, kirli giysiler, takım elbiseli eli çantalılar, renkli çarşaflarla her yanını örtmüş kadınlar, arada bir etekli genç kızlar…

Casablanca, İspanyolca ―beyaz ev‖ anlamına geliyor. XV. yüzyılda buradaki Berberî köyünü yıkan Portekizliler, ―beyaz ev‖ anlamına gelen Casa Branca‘yı kurmuşlar. İspanyol tacirler etkin olmaya başlayınca adın anlamını bozmadan İspanyolcaya çevirmişler.

XX. yüzyılın başında etkin olan Fransızlar ise yine anlamı değiştirmeden ―Maison Blanche‖ demişler.

Şimdi Faslılar da beyaz evin Arapçasını kullanıyor, Darü‘1-Beyza… Kent hep ad değiştiriyor; ama anlam değiştirmiyor…

Sonunda İngilizce bilen bir Faslı ile karşılaştım. Ayaküstü tanışmadan sonra, Casablanca filminin unutulmaz sahnelerine mekân olan barın yerini bildiğini söyledi.

Birlikte gideceğiz; ama bir şartla…

Kendisine bir paket Marlboro sigarası alırsam!

Hemen yanımızdaki seyyar satıcıya seslendim. Durdurdu. O, kötü Marlboro sigarası satıyormuş. ―Amerikan‖ olanından istiyor. Pazar yerinde tanıdığı bir marketten seyyar satıcının iki katı dirhem ödeyerek Marlboro‘yu aldık. Yola koyulduk. Eski Kent‘teyiz. Batı, kuzey ve güney kesimleri modern binalarla dolu.

Eski Kent aynen korunmuş.

Rick’in Barı: Tekrar Çal Adanalı…

Ulusal Birlik Alanı‘na geldik. Karşımızda beş yıldızlı bir otel. Hyatt Regency…

Ana girişin hemen yanında Ingrid Bergman ve Humprey Bogart‘ın filmdeki görüntülerinden kopya edilmiş ışıklı bir tabela…

Barın iki girişi var. Biri dışarıdan, ötekisi resepsiyondan. İç kapıdan içeri girdim…

Garsonlar, Bogart‘ın filmdeki giysilerini kuşanmış. Başlarında yine Bogart‘ın giydiği tipte şapka, müşterileri karşılıyorlar.

Faslılar, Bogart‘a ne kadar benzerse o kadar benzetilmiş.

Otelden girişin hemen solunda Bogart‘ın ağzında sigara, elinde tabanca, büyük bir fotoğrafı asılı, altında piyano var.

Önde yuvarlak masalar, ahşap dekorasyon, uzun bir bar, duvarlarda yüze yakın Casablanca filmi fotoğrafı. Boy boy, değişik çerçevelerde.

Rick‘in barı bu düzenlemeyle 1985 yılından beri müşterileri ağırlıyor. Konukların çoğu turist. Oturmadan önce ellerinde fotoğraf makinesi çevreyi dolaşıyorlar. Elli yaşın üzerindekiler film afişlerinin önünde daha uzun duruyor. Çoğunun yüzünde ekşi bir tebessüm… Yıllar canlanıyor olmalı..

Ben de uzun bir tur attıktan sonra bara oturdum. Barın tepesindeki ahşap bölmeler de filmden anılarla dolu.

Akşam saat 7:00…

Müşteriler bastırmadan garsonlarla bir süre sohbet ettim. Yaptıkları işten, turistlerin ilgisinden son derece hoşnutlar. İngilizce bileni, şapkasını geri atıp, Bogart kadar ünlü olduğunu söyledi.

Barın altından bir albüm çıkardı. Turistler onlarla fotoğraf çektiriyormuş. Bazıları da bir baskısını kendilerine gönderiyormuş. En çok Japonlar buna meraklıymış.

Albüm, çekik gözlü kızlarla dolu.

Garsonların anlattığına göre, buraya otel inşa edilirken eski yapıların tümü yıkılmış. Tabii filme sahne olan bina da. 75 Ama filmin dünya çapında tanındığını ve unutulmadığını dikkate alan otel yöneticileri, Rick‘in Barı‘nın benzerini yapmışlar.

Filmin 1942 yılında bir pazartesi günü gösterime girmesi nedeniyle de her pazartesi akşamını filmin müziklerine ve sahnelerine ayırmışlar. Pazartesi günleri garsonlar, Bogart gibi giyiniyor ve piyanoda sadece filmin müzikleri çalınıyormuş.

Bakmışlar ki, bu çok müşteri çekiyor. Her gece Casablanca‘yı oynamaya karar vermişler.

Film, garsonlara defalarca gösterilmiş. Hareketlerini, yüz ifadelerini olabildiğince Bogart‘a benzetmeleri sağlanmış.

Memleket Ne Hâlde?

Barın konuklarını en çok film müzikleri etkiliyor.

Saat 8:00‘de piyano başladı. Masalardaki gürültü azaldı. Duvardaki resimleri birbirine gösterip hareketli bir şeyler anlatmalar kesildi. Gözler piyanonun başına geçen, iri yarı, esmer, bıyıklı müzisyene çevrildi…

Müzisyen, müşterilerin tepkilerini ezberlemiş. Ne çalarsa nasıl karşılanacağını çok iyi biliyor. Filmin unutulmaz parçası ―As time goes by‖a başlarken gözleriyle masaların arasında gezindi. Tüm salonu taradı.

Parça bitti, içten alkışlar, fısıldaşmalar, kadehten bir yudum daha çekmeler… Müzisyen yeni bir parçaya başladı. Salona az önce giren turistler, koltuklarına yerleştikten hemen sonra bir peçeteye, ―As time goes by‖ yazıp bıraktılar. Müşterilere içki yetiştirmeye çalışan garsonlarla konuşmak 76 artık olanaksız. Kafamda filmi en son izlediğim, Beyoğlu sineması, kulağımda piyanistin sesi, baktığım her yerde filmden kesintiler…

Piyanist bir saat sonra ara verdi.

Ne yapıp edip, fazla rahatsız edici olmadan, birkaç dakika bile olsa piyanistle konuşmak istiyorum.

Piyanosunun başından kalktı, bara doğru yürüdü. Tam yanımdan geçerken, ―Bir dakika!‖ deyip İngilizce derdimi anlatmaya çalıştım:

– Türkiye‘den geldim. Gazeteciyim. Mümkünse biraz konuşabilir miyiz?

Donuk donuk yüzüme baktı.

Rahatsız oldum. Acaba yine Fransızca duvarına mı çarptım? Sanmam, söylediği parçaların tümü İngilizce…

Yineledim:

– Özür dilerim. Belki yorgunsunuz. Belki ikinci bölüm için hazırlanacaksınız. Ama fazla zamanınızı almak da istemem…

Nihayet ağzını açtı:

―Memlekette hâller nasıl?‖ Türkçe konuşuyor… Aman Tanrı‘m!… Bu kez ben donakaldım. – So… What… Yani Türk müsünüz?

―He ya!… Nasıldır memleket, anlat biraz?…‖ Garsonlar, barın etrafındakiler bizi izliyor. Ben şaşkınlığımı üzerimden atamadan, yanıma oturdu. Sıcak bir sohbete başladık:

– Türkiye‘nin neresindensiniz?

―Adanalı‘yım…‖ 77 – Buraya nasıl geldiniz?

―Küçük yaşta Adana‘dan Beyrut‘a gelmişiz. Evde uzun bir süre Türkçe konuşuldu. Beyrut o zamanlar Beyrut‘tu. Bir Fransız‘dan piyano dersi aldım. Sonra Paris‘e gittim.‖

– Şarkı da söylüyorsunuz…

―Ohooo… 15 dilde gece yaparım…‖

– Hangi dillerde?

―Doç, İngilizce, Hollandez, Felemenkçe, Tagalog (Filipinler‟de konuşuluyor), Türkçe, Grek, Arapça, Fransız, Midilez dilleri (Orta Doğu), başka Yurap (Avrupa) dilleri… Gerisini aklıma gelince söylerim…‖

– Casablanca nasıl oldu?

―Ben burayı, tropikal, ağaçlar falan sandım. Daş, doprak… Abu Dabi Hilton‘daydım. Uluslararası şirketler organize ediyor bu işi. Çağırdılar, geldim.‖

– Casablanca filminin müziklerini her gece çalmak ilginç olsa gerek. Müşteriler sizden defalarca istiyor…

―He ya… Gızdır gızdır ye…‖

Adana şivesini aynen koruyup 15 dilde ―gece yapmayı‖ beceren Sıraç Korun‘la yarım saate yakın sohbet ettim. Bana bir kartını verdi. Birkaç telefon silinmiş, yerine yenileri yazılmış… ―Saat geldi‖ deyip yeniden piyanonun başına geçti.

Bir bardak su içti. Ardından defterini karıştırmaya başladı.

Rick‘in barı… Filmin müziklerini bir Adanalı‘dan dinleme keyfiyle karışık şaşkınlık…

Garsonlar bana daha farklı davranıyor. Biri önüme bir bardak bira koyup gülümsedi:

– Gratis (bedava).

Az önce yaşadıklarımı içimde yeniden yeniden canlandırırken piyanodan tanıdık bir melodi yükseldi. Ardından Sıraç‘ın sesi:

―Duydum ki unutmuşsun, gözlerimin rengini/Yazık olmuş o gözlerden sana akan yaşlara/Bir zamanlar sevgiyle ateşlenen başımı/dizlerinin yerine dayasaydım taşlara…‖

Turistler şaşkın:

– Bu parça filmde var mıydı?

Bense mest… Bir dikişte bardağın dibini buldum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir