Birini Yargılamadan Önce Onun Makosenlerini Giy

Dağa tırmanırken arkamdaki araba sürekli selektör yapıyordu. Sinirle dönüp baktım. Yanılmışım. Himalayalar‘ın bu bölümünde araba falan bulunmuyor. Arkamda tırmanan kızın sırt çantasının metal sapı, güneşin reflesini yansıtıyormuş.

Adı, Lucille idi. Biz ona Lusil diyorduk. Onun dilinde Lu-cille yazılıp Lucil okunuyormuş. Söylenişi de öyle olduğundan Lusil diye sesleniyorduk kıza. O soğuğa karşın şortla tırmanıyordu dağa. Üç kilometre daha tırmanacaktık. Lusil bir ―mit avcısı‖ idi. Himalayalar‘daki bu dağ köyünde altı aydır yemek yemeden yaşayan genç rahibi inceleyecekti. Bizim için saçma ama Lusil için de bizim durup dururken dağa tırmanışımız saçmaydı. Bir vapur geçti yanı başımızdan. Bu olsa olsa oksijen azalmasının meydana getirdiği bir halüsinasyondu. Bacasından çıkan dumanlar beyazdı.

  • Altı aydır hiçbir şey yememe masalına inanmıyorum. Tamamen yalan ve bunu kanıtlayacağım, dedi Lusil.
    • Nasıl, diye sordum arkama dönerek.

Lusil adımlarını hızlandırarak yanıma geldi ve:

  • Yalan söylüyorlar, uyutuyorlar insanları. Ben iki yıl tıp okudum, hiçbir canlı altı ay yiyip içmeden yaşayamaz.
    • Ayılar yaşar, dedim.
  • Nedenmiş o?
    • Kış uykusuna yatıyorlar.
    • Saçma.
    • Ayrıca timsahlar da yaşar. Bir kere yiyorlar, aylarca yemeden durabiliyorlar.
    • Ama insanın metabolizması farklıdır, yaşayamaz, diye üsteledi.

İki kilometreden  fazla yolumuz kalmıştı.  Rehberimiz

Çu:

  • Su molası ve oksijen, dedi.
  • Suyu anladık da oksijen ne alaka ki?
  • Tırmanmanın bundan sonrası dik yokuş ve oldukça

yükseğe çıkacağız. Orada oksijen şu anda bulunduğumuz yerden az. Tüplerinizi soluyarak kontrol edin. Hem de prova yapmış olursunuz.

  • Boğulma tehlikemiz var mı Çu, diye espri yaptı

Lusil.

  • Yok    ama    baş     dönmesi,     çarpıntı,     tansiyon

yükselmesi, düşmesi olabilir.

  • Ben dönüyorum, dedim. Lusil:
    • Manyak mısın sen, bir yere dönmüyorsun, gerekirse ben sana sunî teneffüs yaparım, dedi ve dudaklarıma bir nefes attı. Bunun üzerine bir yudum su içtim.

Nefesi güzel kokuyordu Lusil‘in.

  • Beni unutma, dedi.
    • Ne o ölüyor muyuz, diye sordum.
    • Beni unutma, diye yineledi.
    • Rehberimiz Çu, sanki o dik yokuşu hiç çıkmamış gibi, ne soluk soluğa ne yorgun, tam aksine gür ve dinç bir sesle bağırdı:
    • Tamam, buraya kadar, geldik.

Özellikle turuncu rengin egemen olduğu kırmızı, sarı bayraklarla süslü dar bir yoldan bir köye girdik. Küçüklü büyüklü turuncu giysili rahipler gülümseyerek bizi karşıladılar. Kafaları usturaya vurulmuştu. Bir ikisinin üç günlük tıraşı gelmiş gibiydi. Az ileride bir gurup dans ediyordu. Genç bir oyuncu adayı için iyi bir gözlemdi bu.

  • Mahakala dansı bu, dedi Lusil.
    • O ne?
    • İki gün iki gece hiçbir şey yiyip içmeden dans edecekler.
    • Neden?
    • Why not?
    • Buradan hoşlanmadım Lusil, dedim.
    • Genç rahibi bulalım, hemen döneriz, ben de kalmaktan yana değilim.
    • Şu ağacın kavuğundaki, dedi.

Az ötemizde büyük bir ağacın kavuğunda gençten bir adam, ellerini yana açıp bağdaş kurmuş, oturuyordu. Gözleri açıktı.

  • Aylardır hiçbir şey yemeden öylece duruyor, işte aradığın adam bu, dedi Çu.
    • Beni onunla konuştur, dedi Lusil.
    • O konuşmaz, aşağıda söyledim sana.
    • O konuşmazsa ben konuşurum, dedi Lusil ve sırt çantasını attığı gibi, genç rahibin yanına gitti.
    • Bu kokuyor, ölmüş, diye bağırdı Lusil.
    • Sen ne diyorsun, dedim
    • Nefes almıyor, öleli çok olmuş.
    • Lusil delirdin mi sen yahu, ne diyorsun?
    • Bak, dedi ve elindeki aynayı genç rahibin ağzına tuttu. Aynada buğulanma olmadı.
  • Ne şimdi bu, dedim.
    • Ölmüş, cesedi kokuyor, anlamıyor musun?
    • Evet bir koku var.
    • Nefes de almıyor.
    • Buradan gidelim Lusil, dedim.

Adamın     yanından     ayrıldık.     Sırt     çantalarımızı omuzlayıp hızla Çu‘nun yanma geldik.

  • Biz dönüyoruz, dedi Lusil.
    • Tamam, dedi Çu. Az sonra ben de ineceğim, bir su içeyim.
    • Tamam.

Az ileride bir yakın çektiği araba duruyordu. Lusil arabanın yanma yanaşarak işaret diliyle bir şeyler konuştu ve çantasından  para  çıkardı.  Arabacı,  ―Tamam‖  der  gibi  bir hareket yaptı.

Lusil eliyle bana, ―Gel‖ dedi. Yanına vardığımda Çu da bize yaklaşıyordu. Üçümüz arabaya bindik ve hareket ettik. Yaya çıktığımız yolu bu kez yak arabasıyla iniyorduk.

―Keşke tersi olsaydı‖ diye geçirdim içimden. Çu:

  • Ne oldu neden kalmadınız, diye sordu. Lusil:
    • O genç rahip ölmüştü Çu, dedi. Çu soğukkanlı yanıtladı:
    • Olabilir.
    • Peki o zaman neden bütün dünyaya yaşıyor diye duyuruyorlar?
    • Onu bilemem, ben rahip değilim, rehberim, dedi Çu.
    • Çu, aşağıda seninle konuşmak istiyorum.
    • Benden gizli mi, diye sordu Lusil.
    • Hayır sen de dinleyebilirsin konuşmamızı…

Yak arabası son derece rahatsızdı ve içimiz dışımıza çıkmıştı aşağı inene kadar.

  • Seni dinliyorum, dedi Çu bana.
    • Çu, ben Banghok‘a gideceğim, yardımcı ol, dedim.
    • Seni sabah ilk uçakla gönderebilirim, dedi Çu.
    • Ben ne oluyorum, diye sordu Lusil.
    • Sen de gel, tabii istiyorsan.
    • İstiyorum. Ayrıca seninle olmak istiyorum.

Yolun az ötesinde renkli kumaş parçalarını yemekte olan akbabaları gördüm.

  • Bu ne, dedim arabacıya.
    • Bir ceset, kuşlar için dedi.
    • Nasıl yani?
    • Biz bazı cesetleri gömmeyiz, diğer canlılar da yararlansın diye.

Bunlar nasıl insanlar, bu nasıl bir felsefe? Buna benzer bir şeyi Avustralya yerlileri olan Aborcinler için de duymuştum.

Aborcinler üç ay süreyle orta büyük çölü yürüyerek geçiyorlar. Arada rastladıkları su birikintilerinden deri kaplarına su dolduruyorlar. Ama suyu tamamen bitirmiyorlar birikintide.

Kendilerinden sonra gelecek hayvanlar için bırakıyorlar. Sonra hayvanlar gelip bu sudan içiyorlar ama onlar da suyum tamamını bitirmiyorlar. Kendilerinden sonra gelecek insanlar için. Buradakiler de cesetleri, diğer canlılar, etle beslenen kuşlar yesinler diye gömmüyorlar. Yakmıyorlar da. Meydana bırakıyorlar. Taş yığınlarıyla gömüp kutsadıkları da oluyormuş ama bunu, et yiyici kuşlara bırakma işini sürekli yaparlarmış.

  • Size bu gecelik bir otel bulalım, yarın Bangkok‘a uçak bileti ayarlarım, dedi, Çu.
    • Ona bir miktar para verdim, ayrıldı.

İki oda yan yana, manzarasız.

  • Duş alacağım, dedi Lusil.
    • Ben duş bile alamayacağım galiba Lusil, çok yorgunum, hemen kendimi yatağa atıyorum, dedim.

Küçük odada klima var. Çok sıcak. Klima olmasa dayanılmaz. Dağın dondurucu soğuğundan sonra buradaki sıcak iyi geldi. Duşa attım kendimi.

Ilık    su    saçlarımı    gözlerimin    içine    dek   indirdi.

Uyumuşum.

Kapı sesiyle uyandım. Lusil dışarıdan bağırıyordu:

  • Karnın acıkmadı mı?
    • Acıktı.

Çok güzel bir giysi vardı üstünde.

  • Çok şıksın, dedim.
    • Sen de öyle, donlasın.
    • Hemen giyiniyorum. Gel içeri.

Pantolon ve gömleğimi giydim, yüzümü yıkadım.

  • Hazırım..
    • Dışarıda yiyelim hem de kenti tanırız, dedi.

―Tuktuk‖     diyorlar     iki     kişilik     araçlara.     Önde motosikleti kullanan sürücü, arkada iki kişilik oturma yeri. Adı,  çıkardıkları  sesten  kaynaklanıyor.  ―Duk  duk  duk  duk‖ diye gidiyor araç. Bir kilometre kadar ileride deniz kıyısında bir restoranın önünde indik. Burada ―Finger Dans‖ topluluğu yemeğinizi bir showla süslüyor. Yılan, köpek eti, maymun beyni gibi yemekler inanın burada yok.

Onlar dışarıda küçük arabalarda satılıyor. Tayland yemeklerinin kendine özgü bir kokusu var. Herkes sevmeyebilir. Lusil hoşlanmadı, ben beğendim. Beyaz şarap içtik. Yemekten sonra yine bir tuktuk‘la otelimize döndük.

  • Viskim var gelir misin, dedi Lusil.
  • Uykum var Lusil; hava değişikliği mi nedir, kendimi çok yorgun hissediyorum, yatayım, dedim.
    • İyi geceler, dedi Lusil.

Deliksiz bir uyku çekmişim. Kahvaltıya indiğimde ilk masada Lusil‘i gördüm.

Benden erken davranmıştı. Hafif bir kahvaltıdan sonra kentin  en  güzel  tapınaklarından  biri  olan  ―Altın  Tapınak‖a gitmek üzere otelden çıktık. Bir tuktuk‘la yola koyulduk. Bangkok sahte markalar kenti. Rolex kol saatlerinden tutun, Benetton pantolonlara kadar birkaç dolara alabiliyorsunuz.

Tapınak uzaktan pırıl pırıl parladı. Genç sürücü:

  • Geldik, dedi.

Turuncu giysili Budist rahip gülümsedi. Kendi dilinde, Tayca bir şeyler mırıldandı. Anlamadığımı söyleyince, açık bir İngilizceyle ama yine aynı sakinlikte konuştu:

  • Hoş geldiniz… Tuktuk sürücüsü sizden fazla para almadı, değil mi?
    • Hayır, diye atladı Lusil, ne konuştuksa onu verdik.
    • Bu çok iyi, dedi rahip.
    • İlginize teşekkür ederim, dedim.
    • Hiç kimse başkalarına zarar vermemeli, dedi. Adım

Sutta.

  • Lusil.

Ben de kendimi tanıttım. Ellerimizi sıktı, geleneksel

selamını verdi. Sutta‘yı neden sevmiştim bilmiyorum. Ama ilerleyen zaman içinde bunun nedenini anlayacaktım. O benim düşüncelerimin adresi olacaktı ve ölünceye dek söyledikleri içimden hiç çıkmayacaktı.

  • Pucket Adası‘na geçmeyi düşünüyorum, dedi Lusil.
  • Çok güzel bir adadır, son Tsunami orayı yıktı ama çabuk onarıldı, dedi Sutta.
    • Sen de gelir misin, diye sordu bana.
    • Burada    biraz    takılacağım    Lusil.    Tapınakların fotoğraflarını çekmek istiyorum.
    • Ben yarın gidiyorum, dedi.
    • Uçak biletini bugünden alın, diye uyardı Sutta.
    • O zaman şimdi doğru acenteye.
    • Gidiyoruz Sutta, teşekkürler, dedim.
    • Göçmen kuşlar gelirler ve giderler, izleri göklerde kaybolur ama asla yollarını unutmazlar.
    • Yani?
    • Yine geleceksiniz. Bu yolu unutmayın, dedi.
    • Ben Pucket‘e gidiyorum, oradan da ver elini Paris, dedi Lusil.
    • Ama    sen    yine    geleceksin,    dedi   Sutta   bana.

Şaşırmıştım. Bu adamda bir giz vardı ama ne?..

  • İnşallah, dedim.
    • Bekleyeceğim, dedi ve arkasını dönüp tapınağa doğru yürüdü.

Durdu. ―Her gün bir iyilik yap‖ dedi. Lusil bu buyurganlığa sinirlendi:

  • Peki, siz bugün ne iyilik yaptınız Sutta, dedi sert ses tonuyla.
    • Size bu sözü söyledim, dedi ve tapınağa girdi.
    • Budist mi bu, diye yüksek sesle bağırdı Lusil. Tapınağın kapısından Sutta göründü:
    • Bunun ne önemi var? Sen nasıl görmek istiyorsan ben öyleyim, dedi.
    • Affedersin, dedi Lusil fısıldar gibi.
    • Kaşık çorbanın tadını bilemez.
  • Yani, dedi Lusil.
    • Sen neye inanıyorsan o makbuldür. Ama hiçbir şeye inanmıyorsan kimseyi hiçbir şeyine inandıramazsın..Seni çok sevdim Sutta, dedi Lusil. Keşke Pucket‘e gitmiyor olsaydım. Seninle burada birkaç gün geçirmek iyi olurdu.
    • Gitme o zaman, dedim.
    • Gitmem gerekiyor, dedi Lusil.

Sutta tam tapmağa doğru gidecekken durdu ve Lusil‘e gülümsedi:

  • Kendine yalan söyleme.
    • Sana söyleyebilir miyim Sutta?
    • Onun yalan olup olamayacağını ben bilemeyeceğime göre bunun ne önemi var?
    • Seninle konuşmak oldukça güç, dedi Lusil.
    • Kolaylaştıralım. Sen konuş ben dinleyeyim.
    • Ben senin kadar iyi konuşamam.
    • Bunu kim değerlendirecek?
    • Ben öyle görüyorum.

Sutta     hep      gülümseyerek,      Lusil      ise      gergin konuşuyordu.

  • Seni yarın bekleyeceğim, sana da iyi bir yolculuk diliyorum Lusil, dedi ve yürüdü. Sırtı dönük olarak mırıldandı:
    • Birini yargılamadan önce onun makosenlerini giy.
    • Bir Budist sözü, dedi Lusil.
    • Hayır, bu bir Kızılderili atasözü, dedi Sutta ve kayboldu.

Sutta‘yı bir tarife sığdıramamak hoşuma gidiyordu. Bir Budist rahibi giysisi giyen, Budist olup olmadığı belli olmayan, Kızılderili atasözü söyleyen, belki de Müslüman bir Yahudi Hristiyanı idi. Ne önemi var?..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir