Paris

Şimdiye değin çok sözünü ettiğim için, dış ülkelerde en çok sevdiğim kentin Paris olduğu anlaşılmıştır herhâlde. Sadece benim duyduğum bir sevgi değildir bu. Avrupa‘ya gidenlerin çoğu, kimi zaman tamamıyla saçma nedenlerden ötürü, Paris sevgimi paylaşırlar. Kültürsüzler, eğlence merkezlerinden, lüks mağazalarından, şık ve güzel kadınlarından ötürü Paris‘e ayılıp bayılırlar. Kültürlüler de, müzelerinden, sanat galerilerinden, konser salonlarından ötürü bu kente hayrandırlar. Oysa bunlardan hiçbiri olmasa, Paris yine Paris olurdu. Çünkü Paris‘in gerçek büyüsü sokaklarındadır.   ―Büyü‖   sözcüğünü   çok   bilinçli   olarak kullandım. Nedeni de, bu kentin sokaklarında açık seçik açıklayamayacağım gizemli bir çekicilik bulunmasıdır. Bugüne değin gördüğüm hiçbir sokakta Mouffetard‘ın ya da Contrescarpe‘in büyülü havasını bulamadım.

―Paris  sokakları‖  derken,  kentin  bütün  sokaklarından söz ettiğim sanılmasın. Bunları, bıkmadan usanmadan sabahtan akşama kadar Paris‘te yürüyen arkadaşım  Müntekim Ökmen bilir ancak. Onunla aynı günlerde orada bulunduğumuz zaman, bana rehberlik eder; ayak basmadığım mahallelerde, inanılmaz güzellikte köşeler, küçük parklar, evler gösterirdi. Bense, sadece Seine‘in sol kıyısında, Quartier Latin‘de, Montparnasse‘ta, nehrin rıhtımlarında, Ile de la Cite‘de, Ile St. Louis ve köprülerde gezerdim. Sivri

burnuyla nehre uzanan Ile de la Cite‘yi üstündeki o eşsiz katedrali taşıyarak, yelken açmış giden görkemli bir gemiye benzetirdim.

Nehrin sağ sahilinde ancak Marais mahallesini bilirdim. Arkadaşım Hatice Gonnet‘nin evinde konuk kaldığım sırada, Hatice, bir söylentiye göre Baudelaire‘in de aynı evde bir ara oturduğunu söylemişti bana. Baudelaire, boyuna ev değiştirdiği, oradan oraya gittiği için, bu gerçek olabilirdi elbette. Ama aynı binayı değişik zamanlarda, en çok sevdiğim şairlerden biriyle paylaşmak olasılığından belki beni daha çok mutlu eden bir şey vardı arkadaşımın evinde. Yattığım oda, mutfağa bitişikti. Mutfakta da, musluklu küçük bir fıçı içinde Beaujolais nouveau şarabı vardı. Bu, ancak belirli bir mevsimde piyasaya çıkan ve bir iki ay içinde hemen içilmesi gereken taze bir şaraptır. Öteki şarapların tam tersine, tazeliğini yitirince, o nefis tadını da yitirir. Hatice‘nin mutfağında güzel Fransız ekmekleri de bulunurdu her zaman. Bizde olduğu gibi başlıca besin maddesi sayılmadığından ve genellikle fırınlarda değil de pastanelerde yapıldığından, ekmeklerin çok değişik lezzetleri vardır orada. Arkadaşımın buzdolabında ise, en sevdiğim Fransız peynirleri vardı. Tiyatrodan, sinemadan ya da bir dost evinden gece geç vakit dönünce, iki bardak Beaujolais içerek yerdim bunları.

Marais mahallesinde bana heyecan veren başka bir yer de, Place des Vosges‘daki Victor Hugo Müzesi oldu. Çünkü romanlarını şiirlerinden daha fazla sevdiğim bu ünlü şairin, aynı zamanda müthiş bir ressam da olduğunu anladım o müzeyi gezerken.

Paris‘in neredeyse her mahallesi tanınmaya değer olduğuna göre, bu kente merakımın bir tek bölgeyle sınırlanması doğru değildi aslında. Ne çare ki, ancak sinema

krizim tutunca, sevdiğim mahallelerden çıkar, elimde bir Paris planı, hiç binmediğim otobüslere biner, hiç kullanmadığım metro hatlarını kullanır, ömrümde ayak basmadığım sokaklara giderdim. Sinema krizim genellikle bir çılgınlığa dönüştüğü hâlde, mantıklı ve sistemli kalırdı yine de:  ―Paris‘te  eve  kapanıp  çalışmak  zorunda  değilim.  Tam anlamıyla tatildeyim. Dolayısıyla bir sinema meraklısı olarak, canım isterse günde üç film görmeye hakkım var‖ derdim kendi kendime. Bu işten anlayan eleştirmenler tarafından henüz doğru dürüst değerlendirilmedikleri için, şık mahallelerin pahalı salonlarında yeni gösterime giren filmlere rağbet etmezdim. Ya evvelce gördüğüm ya da haklarında bilgi edindiğim eski filmlere giderdim. Kentin bütün sinema programlarını ilan eden haftalık dergilerden seçerdim bunları. Hem sinema başyapıtlarını hem tanımadığım mahalleleri görürdüm böylece.

Bir defasında, yine hiç bilmediğim bir mahallede, geceleyin   Yılmaz   Güney‘in   ―Yol‖unu   gördükten   sonra, metrodaki konuşmalarından, aynı sinemaya gittiklerini ve bu filme hayran kaldıklarını anladığım orta yaşlı bir çifte, ―Ben bu yönetmenin yurttaşıyım‖ diyerek, övünmek fırsatını kaçırmadım. Ama Parisliler yabancılarla rahatça konuşmak, kısa da sürse, insanca bir ilişki kurmak yeteneğinden tümüyle yoksun    oldukları    için,    ―Sahi    mi?‖    demekle    yetinip, dakikasında sustular.

Bir    defasında    da,    Ingmar    Bergman‘ın    ―Yaban Çilekleri‖ni gördüğüm için, heyecan ve mutluluk içinde sokakta yürürken, yanımdan geçen herkesin bana hayretle baktığının farkına vardım. Oysa Paris‘te kimse kimseye pek bakmaz. Önce üstümü başımı bir denetledim. Kardeşim Halil‘in kenara attığı pantolonların paçalarını kısaltıp

giydiğim ve eskiden pantolonlar fermuarlarla değil de düğmelerle kapatıldığı için, önüme baktım ilkin. Düğmeler yerli yerindeydi. Sonra ellerimle yüzümü sıvazlayınca, yanaklarımın gözyaşlarıyla sırılsıklam olduğunu anladım. Bir yandan mutlu mutlu gülümsemekten ağzı kulaklarına varırken, bir yandan da heyecandan şakır şakır ağlayan bir hatuna Paris‘te bile dönüp dönüp bakacaklardı elbette.

Bazı Paris sinemalarında, önemli filmler, gece yarısı on iki seansında bir tek kez olmak üzere gösterilir. Chatelet Meydanı‘nda bir sinemada da Pasolini‘nin hiç görmediğim ve  çok  merak  ettiğim  ―Theorema‖sı  gösteriliyordu.  Şubat başlarındaydı, lapa lapa kar yağıyordu. Buz gibi sokaklarda yürüdüm; fazla üşüyünce, bir kahveye sığınarak, gece yarısını bekledim.

On ikiye yirmi kala, sinemanın bomboş holüne daldım, gişeye yöneldim. Bilet satan kız, ―Eğer yedi seyirci olmazsa, projeksiyon yapılamaz‖ diye buyurdu çok kesin bir tavırla. Biletlerin yedisini de alıp, bir koltuğa kurularak filmi tek başıma seyretmek olasılığı çok çekici geldi bana. Ama bunu yapabilecek param yoktu ne yazık ki.

Öteki seyircileri beklerken genç bir çift geldi. Bir iki dakika sonra, bir genç çift daha. Olduk beş kişi. Ama gişedeki  kız,  ―İlle  yedi  bilet‖  diye  direnmekteydi.  Çantamı karıştırdım. İki bilet daha alıp, iki kişiyi davet edecek param vardı. Böyle bir havada, gece yarısı, Paris sokaklarında Pasolini meraklılarını bulmanın sanki yolu varmış gibi, sinemanın kapısına çıktım. Derken, boş sokakta sendeleye sendeleye yürüyen, koltuğunun altına yarı dolu bir şarap şişesi sıkıştırmış, sırtında delik deşik bir battaniye, paçavralar içinde, yaşlı başlı bir chochard, yani bir evsiz barksız gördüm. Şarabını almış, dolaylardaki köprülerden birinin

altında yatmaya gidiyordu herhâlde. Ona yaklaşık, durumu anlatmaya çalıştım; pek anlayamadı. Ama kolundan tutup,

―Sizi  sıcak  bir  yere  götüreceğim‖  deyince,  peşimden  geldi. Nasıl olsa iki bilet daha almak zorunda kaldığıma göre, o evsiz barksızı sinemaya götürmem saçmaydı belki. Ne var ki, hâli bana dokunmuştu. Bir iki saat da olsa, rahat bir yerde oturup ısınmasını istiyordum zavallı ihtiyarcığın.

Gişeden biletleri alırken, iki genç çift bana ayıplayan gözlerle  bakıyor,  biletçi  kız  da;  ―Mais  les  poux!  Mais  les poux!‖ (Ama bitler! Ama bitler!) diye homurdanıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bitlerden ben de korktuğum için, ihtiyarı bir koltuğa yerleştirdikten sonra, ondan bir hayli uzakta oturup Theorema‘yı seyrettim.

Film bittiğinde, biletçi kız ortadan yok olmuştu. Beş seyirci dışarıya çıktık. Kar hâlâ yağıyordu. Evsiz barksız ihtiyarı uyukladığı koltukta bırakmıştım. Sinemayı kapatacak bekçinin bu gece gelmeyeceğini; gelse de, ihtiyarın farkına varmayacağını; böylece o zavallının, hiç olmazsa bir gece köprü altına sığınmak zorunda kalmayacağını umuyordum. Paris Belediyesi‘nin soğuk gecelerde evsiz barksızların donup ölmemeleri için, metro istasyonlarını sabaha kadar açık bıraktığını daha sonraları öğrenince çok sevinmiştim.

Bu saatten sonra, ne otobüs bulabilirdim ne de metro. Konuk kaldığım bir hayli uzaktaki apartmana yürürken, Pasolini‘nin Theorema‘da tam ne demek istediğini bir süre düşündüm. Sonra, ister film, ister şiir olsun, herhangi bir sanat eserinden mantıklı bir anlam çıkarmaya kalkmanın aslında hiç gerekli olmadığına inandığım için, bundan vazgeçtim; filmden aldığım derin hazza bıraktım kendimi.

Paris‘e gidince, konuk kaldığım evlerde pek oturduğum yoktur. Sabah erkenden çıkar, gece yarıları geri dönerim. O

kadar ki, arkadaşlarım Leslie ve eşi Violaine evlerinde on  gün yattıktan sonra, yüzümü görebilmek için, odama resmî bir davetiye bırakıp, bir lokantada beni akşam yemeğine çağırmak zorunda kalmışlardı bir defasında. Evde sabahın dokuzuna kadar zor oturabilirim. Sokaklarda sanki müthiş bir şeyler oluyor da bunları kaçırıyorum telaşına kapılır, dışarıya fırlarım. Nehrin sağ kıyısındaki dükkânlara bakarım. O dükkânlarda, bugüne değin hiç görmediğim çiçek ve bitkiler; akvaryumlarda acayip balıklar; kafeslerde rengârenk kuşlar; tavuklar, horozlar, tavşanlar, hatta keçi yavruları bile satılır. Dünyanın dört bir yanından gelmiş, birbirinden ilginç şeyler bulunur oralarda. Bir defasında, vitrininde gerçek Anadolu kilimleri sergileyen bir dükkân gördüm. Heyecanlı içeriye dalınca, Bodrum‘dan tanıdığım Leyla Hanım‘la karşılaştım.

Derken nehrin kıyısında, eski kitapları satan sahafları, yani bouquiniste‘leri (Fransızca‟da bouquin kitap demektir.) uzun uzun incelerim. Yıllardır aradığım, bir türlü ele geçiremediğim bir kitap bulunca, çoğu zaman yaşlı olan sahafla, keyifli olmasını dilediğim bir pazarlığa başlarım. Amacım kitabı daha ucuza almak değildir; çünkü adamın, kitabın kapağına yazdığı fiyatı indirmeyeceğini pekâlâ bilirim. Asıl istediğim, kitaplarının başında pinekleyen ihtiyarın benimle biraz konuşması; çok kısa da sürse, aramızda insanca bir ilişki kurulmasıdır.

Ne var ki, Paris‘te bu insanca ilişkiyi kurmak, hiç de kolay değildir. Daha önce de söylediğim gibi, gerçi Fransızlar

II. Dünya Savaşı‘ndan önce çok daha katıydılar; ama savaş sırasında da, savaştan sonra da, bir hayli katı kaldılar genellikle. Savaşın ilk yılında bir metro istasyonunda, yüreğime inen bir durumla karşılaştım: Pek genç sayılmayacağı hâlde, sırtındaki üniformadan anlaşıldığı gibi,

her nedense askere alınan, kel kafalı, tombulca bir adamcağız,  çok  sarhoş  bir  durumda  yere  çökmüş,  ―Annemi istiyorum‖ diye ağlıyordu. Orta yaşlı erin bu durumu hiç de komik değildi bence. Gel gelelim, metrodaki Fransızlar, pis pis sırıtarak adamı alaya alıyorlardı. Onun yanına çömelip,

―Annenizi  yakında  görürsünüz  mutlaka‖  diyerek  avutmaya çalıştım. Hatta kel kafasını öptüm bile galiba. Sonra onu, biraz daha sonra gelen trene bindirip, annesinin bulunduğunu umduğum yere sevk ettim.

Genellemeler hiç de doğru değildir elbette. Ama Fransa‘ya, Fransız edebiyatına, Fransız kültürüne (bu kültürün bir parçası saydığım Fransız yemeklerine) hayranlık duyduğum hâlde; Avrupa‘nın hiçbir burjuvası, bir Fransız burjuvası kadar sevimsiz olamaz bana kalırsa.

Bir şeyler almak için girdiğim her bakkaldan, her şarküteriden, biraz bozulmuş hâlde çıkardım. Çünkü satıcı kız, istediğim az miktarda yiyeceğin hesabını yaparken,

―c‘est  tout?‖  (Hepsi  bu  kadar  mı?)  diye  sorardı.  ―Bunda bozulacak ne var?‖ diyeceksiniz. Ama önemli olan söylediğiniz söz değil, bu sözü hangi ses tonuyla söylediğinizdir. Satıcı kızların hepsi değilse bile çoğu, bu soruyu sorarken müşteriyi küçümserdi. ―Bu kadar az alınır mı hiç? Yani seni de müşteri mi sayacağız?‖ derdi sanki.

Küçük burjuva satıcı kızların ancak parasızlara böyle davrandıklarını, beni bir ara varlıklı sandıkları için karşımda nasıl ezilip büzüldüklerini kendi gözlerimle görmüştüm. Çünkü şöyle bir durum olmuştu: 1948 yılında, ben iki aylığına Paris‘teyken, Falih Rıfkı da oraya geldi birkaç günlüğüne. Hotel Georges V‘de kalıyordu; ben de onu görmeye gidiyordum. İstanbul‘a geri dönmeden bir gün önce, beni   çağırıp   bir   ricada   bulundu:   ―Bana   bir   yığın   şey

ısmarladılar. Parasını da verdiler. Alışverişi hem hiç sevmem hem beceremem. Ne olur, beni bu beladan kurtar. Kapıdan  bir taksiye bin, bunları al gel‖ diyerek, elime bir yığın banknot ve upuzun bir liste verdi. Kitap ve plak elbette yoktu o listede. Kadın ve erkek çamaşırları, kazaklar, parfümler, yüz boyaları, kremler, tıraş losyonları, bir fötr şapka, kravatlar, eşarplar, falan filan isteniyordu. Yani o sırada Türkiye‘de bulunmayan, hepsi de tamamıyla gereksiz ve pahalı ıvır zıvır.

O lüks otelden çıkıp, kapıda bekleyen taksilerden birine bindim. Şoför, vaktiyle iyi günler gördüğü her hâlinden belli olan  yaşlıca  bir  Beyaz  Rus‘tu.  İyi  ki,  o  günlerde  ―marka‖ sayılan bu eşyaları ısmarlayanlar, bunların hangi sokağın hangi dükkânından alınacağını listede bildirmişlerdi.

O güne değin hiç ayak basmadığım pahalı dükkânların birinden çıkıyor, ötekine giriyordum. Satıcı kızlar, hepsi birbirinden kazık o parfümlerin, küçüğünü mü, orta boyunu mu     yoksa     büyüğünü     mü     istediğimi    sorduklarında,

―büyüğünü‖  diyordum  hiç  duraksamadan.  Parfümü  almadan önce  koklamamı  önerdiklerinde,  ―Hayır,  istemem,  gereksiz‖ diye tersleniyordum. Eşarpların, kravatların desenine bakmadan; çorapların rengini görmeden hemen alıyor, fiyatını listeye yazıyordum. Ancak komiklik olsun diye, erkek şapkasını başıma geçirip, kendimi aynada seyrettim. Üstelik   o   fötr,   kibar  beyler  arasında   bir   ara  moda olan

―röleve‖  denilen  türdendi.  Yani  normal  bir  fötrden  daha yuvarlaktı ve enli olmayan kenarları kıvrıktı. Satıcı kızlar o gülünç şeyi başımda görünce bile gülmediler. Çünkü eski püskü siyah kadife bir pantolon, hafif güve yeniği mavi bir kazak giyen beni, orijinalite olsun diye öyle kılıklarda gezen bir   milyarder   sanıyorlardı   herhâlde.   Beni küçümseyerek,

―Hepsi bu kadar mı?‖ diye sormuyorlardı artık. Tam tersine, nezaketten neredeyse kıvranarak, rahat geçeyim diye kapıları açıyorlar, binbir teşekkür ediyorlardı, aldıklarımı taksiye taşıyorlardı. Paketler bagaja yığıldıkça, yaşlı Rus şoför, içinde hiç kötülük bulunmayan alaycı bir gülümsemeyle beni süzüyordu.

Üç dört saat süren bu tatsız alışveriş bitip de otele geri dönünce, şoföre şahane bir bahşiş verdim. Paris‘te taksi sürücülerine bahşiş vermek âdet olduğuna göre, şoför Fransız olsaydı, hiç itiraz etmezdi herhâlde. Ama Rus şoför, paraya bakıp, ―Olmaz, bu çok fazla‖ dedi. Ben de bu paranın kendi cebimden çıkmadığını, o otelde kalmadığımı, tıpkı onun gibi çalışan biri olduğumu söyleyerek, durumu açıkladım. Sonra, adamın dostça koluna girdim, şahane bahşişi zorla eline sıkıştırdım.

Korkarım ki, Parisli küçük burjuvalara verip veriştirirken, esas konumdan, yani Paris sokaklarından uzaklaşmak bir yana, genel olarak da Fransızlara biraz haksızlık ettim galiba. Çünkü o bölgelerde uzun zaman kalmadım ama güneydeki Fransızlar, Paris‘tekiler gibi kaskatı gelmedi bana. Daha önce de söylediğim gibi, Parisliler,   Doğu‘dan   gelenleri   hor   görüp,   onlara   ―sale meteque‖ derdi. Bu, öyle yaygın bir hakâretti ki, bir Türk arkadaşım, sokakta, Türkçe değil, sadece Fransızca konuşmamı istemişti benden. Ben de kıyametleri koparmış, ille Türkçe, hem de yüksek sesle Türkçe konuşacağımı söylemiştim ona. Oysa 1940 yılında Cote D‘Azur‘de iki üç hafta kaldığım pansiyona en yakın bakkal dükkânını işleten, çok cana yakın tombul hatun, bana ―ma petite‖ derdi; param yetmiyorsa, hiç tanımadığı bu yabancıya kredi açmayı önerirdi; bizim pazarlarda olduğu gibi, peynirlerin tadına

bakmam için, kestiği küçük parçaları bıçağın ucunda bana uzatırdı; kimi zaman yanaklarımdan makaslar alırdı. Kaldığımız pansiyonda radyo bulunmadığından, haberleri dinlememiz için, bizi evine çağırırdı. Kırmızı şaraplar, elmalar, kendi eliyle soyduğu cevizler ikram ederdi bize. Yani Parislilerle kuramadığım insanca ilişkileri, onunla rahat rahat kurabilmiştim.

Seine boyunca gezintilerimde, kimi zaman rıhtıma inerdim. Bir tek balık tutmadıkları hâlde, ellerinde olta, sabırla bekleyen amatör balıkçılar arasında bir süre gezindikten sonra, Pont des Arts‘a çıkardım. Paris köprülerini severim; ama bunların en güzeli Pont des Arts‘dır bana kalırsa. Çünkü nehrin üstündeki adanın ve katedralin tam karşısındadır; çünkü zemini beton değil, ahşaptır; çünkü trafiğe kapalıdır.

Bir pazar sabahı, Pont des Arts‘ın tahta banklarından birine oturmuş keyfederken, Notre Dame‘ın önündeki meydanda korkunç bir rock müziği başladı. Bu münasebetsiz gürültünün oradan geldiğine inanamadım ilkin. Ama katedralin önüne gidince, hayretler içinde kaldım: Yaşları on iki ile on sekiz arasında, kızlı oğlanlı bir meydan dolusu izci, avazları çıktığı kadar bağıra bağıra bir rock şarkısı söyleyerek, sallana sallana, el çırpa çırpa, hoplaya zıplaya dans ediyordu. Tepeden tırnağa karalar giymiş genç bir papaz, kürsüye çıkmış, orkestra şefi durumundaydı. Rock müziğinin sözlerini anlayınca, hayretten dondum. Hazreti İsa‘yı, Meryem Ana‘yı, İncil‘i, azizleri, cenneti, melekleri filan konu eden dinsel bir şarkıydı bu. Yani hinoğlu hin Katolik Kilisesi, yaşadığı çağa uyum sağlamanın yolunu bulmuştu. Rock müziğinden yararlanarak, çoluk çocuğa Hristiyanlık propagandası yapmaktaydı. ―Pes yani! Bu kadarı

da olmaz!‖ diye kendi kendime homurdanarak meydandan uzaklaştım.

Oralara otoyollar yapılmadan önce, nehrin rıhtımları daha da güzeldi. Suyun kenarından hiç ayrılmadan, uzun uzun yürüyebilirdiniz. Canınız isteyince, merdivenleri çıkıp başka sokaklarda gezinebilirdiniz. Benim gibi, yön duygusundan tümüyle yoksun biri için bile kaybolmak tehlikesi yoktu. Çünkü merdivenleri yine inip ters yönde yürüyünce, kendi mahalleme er geç varırdım.

Ne gariptir ki, yalnız İstanbul‘un eski hâlinin değil, Paris‘in eski hâlinin de özlemini çekiyorum biraz. Örneğin şimdi otoyola dönüşen eski rıhtımları özlüyorum; eskiden bazıları ahşap parke olan sokakları özlüyorum; Halles‘i özlüyorum. Kamyonlarla ve inanılamayacak kadar iri atların çektiği arabalarla, Paris‘in yiyip içeceği oraya taşınırdı sabah erkenden. Geceleri geç vakitte, Halles‘e gider, soğanlı çorba içerdik. Kocaman kazanlarda kızartılan, külâh biçiminde küçük paketlerde satılan kızarmış patatesleri özlüyorum. Ne yazık ki, şimdi McDonalds‘ların tatsız tuzsuz patatesleri aldı bunların yerini. Mangallarda kızartılan kestane kebapları özlüyorum. O kestaneciler artık pek görünmüyor sokaklarda.

İlkin yirmi bir yaşında görüp sevdiğiniz bir kent, yarım yüzyıldan fazla bir süre içinde değişecek, siz de özlem duyacaksınız elbette. Gel gelelim, Paris Belediyesi‘ni yönetenler, İstanbul Belediyesi‘ni yönetenler gibi rant peşinde koşmadıklarından, kenti hiç çirkinleştirmeden, pek az değiştirdiler. Hatta bana sorarsanız, yepyeni güzellikler kattılar Paris‘e. Örneğin çirkin bir hangara benzeyen Orsay İstasyonu, güzel bir müzeye dönüştü. Yeni gökdelenler, kentin içinde değil de, 1871 yılında Prusya ile savaş sırasında, Parisliler ölümü göze alıp, kentlerini burada

savundukları için Defense yani ―Savunma‖ adını alan yeni bir mahallede bir araya getirilip trafiğe kapalı çok büyük bir meydanın çevresine dikildi. İçinde ağaçlar, çimenler, çiçekler, çeşmeler, heykeller bulunan bu meydan öyle büyük ki, rengârenk camdan gökdelenleri (Aralarında pembe olanı da var.) uzaktan görüyor, güzel bile buluyorsunuz. Bizim daracık    caddelerde    olduğu    gibi,    ―Ay!    Şimdi    üstüme yıkılacak!‖ korkusuna kapılmıyorsunuz üstelik.

Yeni yapılan anıtlar arasında, bir tanesi çok duygulandırdı beni. 1964 yılında Paris‘e gidişimde, Abidin Dino, beni hemen oraya götürmüştü. Ne yazık ki, Paris‘e giden yurttaşlarımın çoğu, bu anıtın farkında bile değiller. Nehrin üstündeki Ille de la Cite‘yi bir gemiye benzetmiştim. Bu anıt, o geminin kıç kısmındaki parkın en ucundadır. Merdivenle inilen bir mahzendir orası. Mahzenin demir parmaklıklarından, nehrin bulanık suları görülür. İkinci Dünya Savaşı‘nda Nazilerin toplama kamplarında ölen iki yüz binden fazla Fransız‘ın adları, küçük seramik parçalarına yazılıp, zemini kaplar. Graffitileri yani duvarlara karalanan el yazılarını andıran bir yazıyla, Alman işgaline karşı direnme hareketini destekleyen şairlerden Robert Desnos‘un, Eluard‘ın, Aragon‘un dizeleri, sanki bir bıçakla kazınmış gibidir bu mahzenin duvarlarına.

Paris‘te bazı yenilikler, özellikle Louvre Sarayı‘nın avlusundaki cam piramitler ve Beaubourg büyük tartışmalara yol açtı. Ben şahsen, cam piramitleri çok sevdim. Üçü büyük, biri küçük olan bu piramitleri, Çinli bir Amerikalı yapmış. Zaten bana kalırsa, ancak Doğu‘nun düş gücüyle Batı‘nın tekniğini birleştiren bir sanatçı yapabilirdi bunları. Piramitlerin yanında, koyu gri granitten, üçgen biçiminde üç havuz var. Bu fıskiyesiz havuzların suları, granitin üstünden

akarken, onlara öyle garip bir ışıltı veriyor ki, hangisi su, hangisi taş anlayamıyorsunuz.

Aslında bu piramitler bir süs değil, tamamıyla işlevsel. Çünkü mermerden yapılmış spiral biçiminde büyük merdiveni inince, yeraltında uçsuz bucaksız izlenimi veren bir mekânla karşılaşıyorsunuz. Toplantı salonları, sergi salonları, lokantalar, kafeteryalar, kitap dükkânları ve artık Louvre Müzesi‘ne sığmayan sanat eserleri orada toplanmış.

Beaubourg‘a, yeni resmî adıyla Pompidou Kültür Merkezi‘ne gelince, durum karışıyor. 1977 yılında ilk gördüğümde, bu cırtlak renkli kültür fabrikasının sakilliği yüreğime inmişti. Hâlâ da pek alışamadım. Ama içine bir diyeceğim yok: Teknolojinin en son buluşlarından yararlanarak, her konuda rahatça bilgi edinmenizi sağlayan gerçek bir kültür merkezi. Bir tek saniye bile sıkılmadan, sabahtan akşama kadar istediğinizi öğrenebilirsiniz orada. En alt katta, çocukların doğayı daha yakından tanımasını amaçlayan büyük bir eğlence parkı bile var. (Zaten Fransızlar, çocukların hoş vakit geçirmelerini her zaman düşünürler: Arkadaşım Alev Ebüzziya‟nın eski evinde kalırken, Alesia Meydanı‟na giden caddenin geniş trotuarında bir atlıkarınca kurulduğunu, rengârenk giysili küçük çocukların, orada sevinç içinde fır fır döndüklerini gördüm. Oysa bizim düş gücünden yoksun asık suratlı belediyelerimiz, çok geniş bir tretuvarda ya da trafiğe kapalı bir meydanda da olsa, o atlıkarıncayı bir zıpırlık sayar, asla izin vermezdi kurulmasına.) Pompidou Kültür Merkezi‘nin içinde bol bol yer kalması için, bütün teknik donanım, binanın dışında kurulmuş; o mavi, sarı, yeşil, kırmızı kocaman boruların içindeymiş. Asansörler de, cam tüpler içinde, binanın dışında işliyor. Bir yapının içiyle dışı

arasında, bundan daha çarpıcı bir karşıtlık olamaz: İçi son derece güzel bir kültür cenneti; dışı ise, sanki çirkin olmasına ayrıca özen gösterilmiş, acayip ve sakil bir fabrika.

Paris‘te yalnız Seine ve rıhtımları değil, kanallar da güzeldir. Örneğin St. Martin Kanalı, irili ufaklı teknelerle doludur. Kıyısındaki çocuk bahçesinde kurulan küçük korsan gemisine, yalnız çocuklar değil, ben de bayıldım. Yaşımdan başımdan utanmasam, onlarla birlikte ben de binecektim o gemiye. Kanalın kıyısında çok hoşuma giden başka bir şey de, Parislilerin sinema sanatına vefasını kanıtlayan Hotel du Nord tabelası oldu. Otelin çoktan yıkıldığı belliydi. Ama Marcel Carne‘nin 1938 yılında çevirdiği filmin anısına, aynı yerde bir tuğla duvar örülmüş; bu duvara Hotel du Nord tabelası asılmıştı. Aradan yarım yüzyıldan fazla geçtiği hâlde, o filmde, özellikle Arletti ile Louis Jouvet‘nin, seyircileri nasıl büyülediklerini hâlâ unutamam.

Paris‘in metro istasyonları her zaman canlı ve ilginçtir. Hele gece yarısına doğru büsbütün renklenirler. Paçavralara sarılı yaşlı evsiz parksızlar, yanlarında şarap şişeleri, yerlere ya da banklara uzanıp uyurlar. Kimileri, tencerelerini küçük gaz tüplerinin üstüne koyup yemek pişirir. Tamtamdan tutun da duygusal Fransız şarkılarına kadar her türlü ses duyulur. Tek duyulmayan şey klasik müziktir. Ama günün birinde onu da duydum: Bir de baktım, ayakta durmuş, önünde nota sehpası, kemanıyla Mozart çalan genç bir kız. İşte o kızı hiç unutamıyorum. Orada müzik yapan saçlı sakallı gençlere, hippi kılıklı kadınlara hiç mi hiç benzemiyordu. Bambaşka bir çevreden geldiği besbelliydi. Gri bir tayyör, beyaz bir gömlek giymiş, güzel saçlarını alçak bir topuzla ensesinde toplamıştı. Utana utana eğildim, önündeki boş çanağa birkaç frank bıraktım. Bir metro istasyonunun gürültüsü ortasında;

ter ter tepinen tamtamlar, elektrik gitarlı pop şarkıcıları, hokkabazlar, cambazlar, arasında değil de, kültürlü ve kibar ailesinin salonunda keman çalıyordu sanki. O solgun yüzlü incecik kızın, o salondan bu metro istasyonuna, ayakta dimdik durduğuna göre nasıl düştüğünü demeyeceğim, nasıl geldiğini hüzünle düşünüp dururum hâlâ.

Zaten Paris, kimilerinin sandığı gibi, neşeli bir yer değildir her zaman. Açlıktan ölen evsiz barksızlar vardır orada. El kol hareketleri yaparak, sokaklarda kendi kendine konuşan, yapayalnız kederli ihtiyarlar vardır orada. Kırılan bacağı alçıda, kaldırıma çökmüş, göğsüne dayadığı kartona ―Sandviçlerinizin  yarısını  bana  verin;  açım‖  diye  dilenen gençler vardır orada. İkide birde, birileri nehre atlar. Kimi zaman kurtarılır, kimi zaman kurtarılamaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir