Ah Bu Anglosaksonlar!

1993’de iş için Londra’dayım. İş arkadaşım Banu ile birlikte İranlı broker’ımız İranlı Reza’nın Şirketini ziyarete gidiyoruz… Bizi öğlen yemeğine götürecekler. Ritz Oteli’nin   önünden   geçerken   Banu’yla   keşke   buraya yemeğe getirseler diyoruz. O zamanlar bu kadar lüks lokanta ve otel yok ülkemizde.

Şanslı günümüzdeyiz. Reza ve arkadaşı, bizi Ritz’e götürüyor… Öğlen yemeği için geç bir saat olduğundan bir tek biz, bir de saçı sakalı birbirine karışmış birkaç kişinin yer aldığı bir başka masa daha var lokantada. Yemeğe oturur oturmaz Reza, “Bunları tanıyor gibiyim. Bunlar biri ama kim?” diyor ve bütün yemek boyunca aynı soruyu sayıklıyor. Adamlar tam kalkıyorlar ki, Reza dayanamayıp soruyor “What do yo do?” (Ne iş yaparsınız?). Uzun saçlılardan biri Reza’ya doğru aşağılar bir tavırda eğiliyor ve kafasını ileri geri sallayarak “We are Aerosmith!” (Aerosmith’iz) diyor. Reza o anda dövünmeye başlıyor: “Millet konserlerine bilet bulabilmek için birbirini yedi, ben adamlarla yan yana oturdum ve tanımadım.”

Amerikalı  kız  arkadaşımla  2003  yılında  Londra’ya bir daha gittiğimde, onun İngilizcesini anlamayan satıcılar, tercüme eder misin gibilerinden bana bakıp duruyorlar.

Hayatımda ilk defa İngilizcem ile bu kadar gurur duyuyorum.   „Light’   (hafif)   yerine   „fat   free’   (yağsız) kelimesini kullanan arkadaşıma, Starbucks’ta donuk donuk gözlerini dikiyorlar. “Garbage can (çöp tenekesi) nerede?” diye sorduğunda, “You mean litter, darling!” (çöp demek istiyorsun, hayatım) diye düzeltiyorlar. Metrolardaki „No busking’ (kamu alanlarında müzik çalıp para toplamak yasak) yazısını anlamayan Amerikalı kız, benden tercüme istiyor. Ve sonunda bir mağazada sinirleniyor, “İngilizce konuşuyorum, nasıl oluyor da beni anlamıyorlar” diye!

Amerika’da çalışırken Türkiye’den arkadaşım Gamze ziyaretime geliyor. Bir büyük mağazadaki satıcı, “Mağazamızın kredi kartına başvurursanız bugünkü tüm alışverişlerinizde yüzde on indirim alırsınız” diyor. Gamze, Türk ehliyetini veriyor. Bizim ehliyetler hem Türkçe hem İngilizce olduğundan, satıcı kız “Nerelisiniz?” diyor. Biz de “Türk’üz” deyince kız, “Orası nerede?” diye soruyor. Yunanistan’ı bildiklerinden “Yunanistan’ın yanında” diye yanıtlıyorum. “Yani Yunanlı mısınız?” diye üsteliyor. “Hayır, ama Yunanistan’a gittim” diyorum. “Ben de Paris’e gitmek istiyorum ama trafik ters taraftan akıyor o yüzden gidemiyorum” diyor.

Fransız     Frankı’nın     geçerli     olduğu     günlerde, Amerika’dan Paris’e gidip geliyorum. Kalan Franklarımı Michigan’daki bankama götürüyorum. Kasiyer, yabancı para cinsi olarak sadece Kanada Doları bildiğinden, yanlış
kurdan hesaplıyor. Kasiyere, “Bu „Fransız Frankı” diyorum. “Nereden anladın?” diyor. “Eee üstünde Banque de France yazıyor” diyorum. “Nereye gittin?” diyerek sürdürüyor sorgulamayı. “Paris’e” diye yanıtlıyorum. “Güzel mi orası?” diyor. “Evet” diyorum. “Peki, Michigan’dan güzel mi?” diye soruyor. Yine “Evet” cevabı veriyorum. “Nasıl olur?” diyor şaşırarak.

Bankada mali tahlil bölümünde çalışıyorum. Benimle aynı işi yapan üniversite mezunu arkadaşım, finansal oranlar konusunda yardımımı istiyor. 8’i 2’ye bölünce 4 çıkar ya, 2 ile 4’ü çarpınca da 8! O, 2 ve 4’ü biliyor oranda, 8’i bulmaya çalışıyor. “2 ve 4’ü çarpacaksın işte” diyorum. Kendisi “Bir dakika not alayım!” diyor. Master sınıfında arkadaşım, 100 sayısının yüzde onunu hesap makinesiyle buluyor. Eminim, onlar da benimle ilgili hikâyeler anlatıyorlardır arkadaşlarına…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir