Kudüs: Altın Şehir

Selahaddin-i Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü Haçlılardan almasaydı, Bodrum Kalesi bugün var olmazdı!

Ne ilgisi var, diyeceksiniz …

İlgisi çok: Selahaddin-i Eyyubi’nin komutasındaki birlikler kum fırtınası gibi Kudüs’ e girip, Haçlı ordularını kuzeye, Akdeniz’in güney kıyılarına dek kovalar.

Şövalyeler önce Akra, ardından Kıbrıs, sonra Rodos, onun da Petronium (Bodrum) kentine gelirler ve ünlü kalenin yapımına başlarlar. Kısası, bugün Halikamassos’un üzerinde yükselen bu muazzam yapı gerçekte Haçlıların gücünün değil, Eyyubi karşısında uğradıkları “hezimetin” simgesidir…

İlginç bir kenttir Kudüs.

Son derece köklü bir yerleşim merkezi olmasına karşın, konuklarının sürekli değiştiği antik bir “han” duygusu verir insana. Yeryüzünün 7 bucağından 77 ulus Kudüs’ün binlerce yıllık dar sokaklarında, tapınaklarında, üniversitesinde, meyhanelerinde, müzelerinde, çölde yetişmesi olanaksız bitkiler üreten seralarında kaynaşır durur. Necef Çölü’nün eşiğine çöreklenmiş bu kutsal kentte aynı alanı bölüşen sinagog, kilise ve cami, kol kola yürüyen hahamla imam, bir siyasal bilimler öğrencisiyle üniversite bahçesinde oturup “politik” sorunları tartışan Katolik papaz, kentle çöl arasındaki çorak arazide “tam teşekküllü” bir senfoni orkestrası tarafından yorumlanan klasik müzik konseri, damların üstüne çekirge sürüsü gibi ansızın çöken “hamsin” (ki doğaldır, su yerine kum yağdırır) Kudüs için “alışılmış görüntü” olmaktan öte değer taşımaz …

İstanbul’u andırır Kudüs; eski ve yeni bölümleri, dokunulmamış mahalleleriyle modem caddeleri, girift bir ağ ya da ibrişimleri çözülemez ince nakışlar gibi yekdiğerine kilitlidir. Eski Kudüs’ de bir gece yarısı, yaşamını kaktüsün bin bir türünü yetiştirmeye adamış bir ihtiyarla çardak altına oturduk, gün doğumuna değin “arak” (Arap rakısı) içtik. Çevredeki bucaksız sessizliğin içinde söyledikleri unutulur gibi değil: “Çöl insanının en büyük hasreti turunç ve gül çiçeğinde yatar. Bir de barış vardır ki, gülden zor yeşerir … ”

Çölün pirinç renkli gök kubbesi altında, uyuyan aslan sırtlarını andıran boz duvarlı, pervazlarında güvercinler uçuşan ince, yüksek pencereli, geniş kemerli evlerin arasından, Hazreti İbrahim zamanında döşenmiş ağır ve eğri taşlı sokaklarda yürüyorum. Sanki yıl İsa’dan önce 2000’dir ve İsrailoğulları kabilelerinin Kudüs’ü kuşatmasına daha bin yıl vardır. Hazreti Davud ve Hazreti

Süleyman (ne çok peygamber geçmiş bu kentten!) Kudüs’de hüküm sürerken, yüzyıllar sonra buralarda Asur, Babil, Pers, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı uygarlıklarının görüleceğini, Kudüs ‘ün (Hazreti Ömer Camii, Sonsuz Uyku Kilisesi ve Ağlama Duvarı ‘yla) İslam’ın, Hristiyanlığın, Museviliğin “kutsal kenti” olacağını düşlemişler miydi?

Eski kentin kuzey surlarındaki Şam Kapısı ‘na doğru yöneliyorum. Kanuni Sultan Süleyman’ın yontucuları tarafından XVI. yüzyılda yapılan bu kapının çevresindeki girift taş nakışların fotoğrafını çekiyor gezginler. Çevrede dilenci çocuklar koşuşuyor. Kapının ağzında “zenaat icra eyleyen” tefecilere yöneliyorum. “Change dollars!” diye haykırıyor en yaşlısı ve benimle müthiş bir pazarlığa girişiyor: Şu kadar dolara, şu kadar İsrail lirası, fazlası asla olmaz, zaten kayınvalidesine de bakmak zorunda… “Yahu kardeşim,” diyorum, “Sen en azından 80 yaşındasın, kayınvaliden nasıl sağ olabilir?” Tefecinin gözlerinin akı irileşiyor: “İyi ya, genç dostum, onca yıl çektiğim külfeti bir de sen düşün!” Sonunda anlaşıyoruz. İhtiyar bir de çay ısmarlıyor bana:

“Bir zamanlar bu kapıda incecik kefeli terazilerle ölçümler yapılırdı. Şu kadar Hint zümrüdüne şu kadar Çin yakutu, onca Afrika elmasına yüz deve yükü Şam ipeği, bunca Roma sikkesine bunca Arap gümüşü. Artık tefeciliğin bile romantizmi kalmadı. Paranın kur karşılığını Sony marka elektronik hesap aygıtlarıyla buluveriyoruz, orada bitiyor iş … ”

Şam Kapısı’ndan geçerek ünlü “Souk”a giriyorum. Bir tür kapalı çarşı olan “Souk”da baharat satan

Irak ve İranlılar, bakır ustası Kuzey Afrikalılar, kumaşın binbir rengini bağıra çağıra pazarlayan Arjantinli, Polonyalı, Alman, Fransız, Amerikalı göçmen Yahudiler var. İnanılmaz bir incelikle işlenmiş sırmalı bir kaftanın yanı başında bir çift Converse ayakkabı görmek mümkün. Herkese göre, herşey var bu “Souk”da; nakışlı giysiler içinde Bedevi bir kadın sıpa boyunda bir deve yavrusunu satmaya çabalıyor! “Souk”un derinliklerinden yükselen bir tef ve zil sesine doğru, bronz yüzlü fenerlerin aydınlattığı loş labirentin içinde ilerliyorum …

Kudüslülerin çiçek yetiştirme merakını başka hiçbir yerde görmedim. Cadde kenarları, sokak araları, pencere pervazları, avlular, koridorlar çiçeğin bin bir türüyle bezeli. Sanırsınız ki bu çöl ikliminde evlerin önüne yüzme havuzları yaptırılırdı; oysa herkes “sera” yaptırmış. Kocaman, özenli camları gün sıcağını kapıp sindiriveren seralarda Afrika, Güney Amerika ve Asya’dan gelen tohumlar can buluyor, bir “uluslararası çiçek şenliği” oluşuyor. Çiçek konusunda müthiş gururlu bir toplum bu; sağlıklı ve alımlı bir seraya sahip olmak gerçek bir “gurur” kaynağı! Bir yanda çöl koşulları, öte yanda turunç, gül ve defne yüklü bahçeler, yollar, su başları. Kuru sıcakta yer yer bir Akdeniz kıyı kenti gibi tütüyor Kudüs …

Anlatıldığına göre, bu çiçek tutkusu, Kudüs kuruldu kurulalı varmış. İsa’dan 2000 yıl kadar önce, Bronz Çağının ortalarında kurulan (o zamanki adıyla) Urusalim kentinin kralı Melchizedek, “boş vakitlerinde” kaktüs yetiştirir, akşamları da “çilingir sofrası”nı kurup şarap içermiş! O günden bugüne sayısız savaş yaşayan Kudüs’ün insanları, en büyük uğraşı çöl yaşantısının acımasız koşullarına, kurak, sert ve renksiz iklimine karşı verdiler. Kudüs ‘ün kent sınırlarında, uçsuz bucaksız Necef Çölü’nün kumlu kıyılarında limon, portakal ve mandalina bahçeleri görmek mümkün bugün …

Şam Kapısı’yla Nablus Yolu’nun batısına düşer Zahal Meydanı. Bu meydan aynı zamanda eski Kudüs’ü çevreleyen surların uç noktasıdır. Kentin inanılmaz bir hızla büyüdüğünü gören II. Abdülhamid, 1887 yılında surlara “ek” bir kapı yaptırmıştı. “Yeni Kapı” adı verilen bu giriş, doğrudan Zahal Meydanı’na açılıyor. Yeni Kapı’nın tam karşısındaysa Ortadoğu’nun en büyük manastırı olduğu söylenen Notre Dame de Jerusalem adlı dev yapı görülüyor. Notre Dame de Jerusalem günümüzde Hristiyan hacılar için konukevi olarak kullanılıyor. Bir noktaya değinmek gerek: İsa’nın Kudüs yollarını sık sık arşınladığı yazılır. Eski kentin “Souk Khan ez-Zeit” (Zeytin Ağacı Çarşısı) yöresinde sayısız kilise yükselir. İsa’nın çarmıhı sırtlanıp ölüme yürüdüğü yollar buraya yakındır ve “Via Dolorosa” (Acılar Yolu) adını taşır. İsa’nın son kez ekmek yediği ve şarap içtiği yerle Meryem Ana’nın yüreğinin durduğu nokta (ki şimdi Sonsuz Uyku Kilisesi olarak bilinir), Davud Peygamber Haziresi ‘yle birlikte bir tepenin birkaç dönümlük toprağını bölüşür. Dinler ve kültürler böylesine girift bir kesişme yaşar Kudüs’de …

Zahal Meydanı’nı bölen Jaffa (Yafa) Yolu’nu izlerken, Osmanlı’nın Kudüs üstündeki mühründen kanıtlar görüyorum sürekli: XVI. yüzyılın başlarında yeryüzünün en güçlü devletlerinden biri olan Osmanlılar, Kudüs ‘ü 1517′ de aldılar. Kudüs tam 400 yıl boyunca Osmanlı yönetiminde kaldı! Kanuni Sultan Süleyman’ın bu kente özellikle tutkun olduğu, “müreffeh”leşmesi için elinden geleni esirgemediği bilinir. Surlar, çeşmeler, büyük kapılar Kanuni’nin devrinde yapılmış, o çağlarda Kudüs’ de önemli bir “imar ve inşa hareketi” yer almıştı. Ötelerde Hazreti Ömer Camii’nin altın kubbesi ışıldıyor. Taksiye ya da otobüse binmeyerek, yolu sora sora Hazreti Ömer Camii’ne doğru ilerliyorum …

Hani İstanbul için derler ya, “99 millet bir araya gelmiş, her biri bir başka kafadan ses veriyor” diye; Kudüs için de aynısı geçerli. “Ağlama Duvarı”na dua etmeye giden, kara cüppeli, kara sakallı Ortodoks Yahudiler, müezzinin öğle namazını haber veren ezanı (inanın, buradaki camilerde hoparlör falan yok), Aziz Franciscus mezhebine bağlı rahipler (ki günde birkaç kez İsa’nın geçtiği yollarda gezinmeyi “şiar” edinmişlerdir), ellerinde makinalı tabancalarla dolaşan çok genç askerler, mini etekli polis kızlar, bermuda şortlu, ağızları purolu şişman turistler, ağır küfeli boz eşeklerinin yularına yapışmış, bağıra çağıra baharat pazarlayan Araplar, en ucuz ve sıradan kumaşları “nadide” Doğu ipeğiymiş gibi turistlere satmaya uğraşan Sefarad (İspanyol kökenli Yahudi) tüccarlar, “Şu görmüş olduğunuz tahta parçası İsa’nın çarmıhından kesilmiştir! Hediyesi yalnızca bir dolar!” diye çağrışan çocuk sürüleri, gururlu ve suskun Bedeviler, bizim Zeytinburnu-Fatih minibüslerindeki kalabalığı aratmayan “tıklım tıklım ” otobüsler, arada bir yanıbaşımızdan hızla geçen “Jaguar” ve “Mercedes”ler, kırk adımda bir “falafel” büfesi… Evet, Kudüslü ‘nün “milli” yemeği “falafel”dir: Bezelye püresi pişirin, çiğ yada haşlanmış sebzelerle doldurun içini, bolca baharat katın, tümünü küçük bir pidenin içine yerleştiriverin, işte size “falafel”. Amerika’da McDonald’s hamburgerleri neyse, İsrail’ de “falafel” odur. Tipik bir çöl yemeği olan “falafel” (yakıcı baharata düşman değilseniz) oldukça lezzetli …

Geniş bir tepenin üstünde yükselen Hazreti Ömer Camii’ne iyice yaklaşıyorum. Tepeye “Bab-el Maghariba” (Mağrıbı Kapısı) ya da “Bab-el-Silsela” (Zincirli Kapı) denilen yerlerden ulaşılıyor. SoJuk kesici güzellikteki yapının altın kubbesi günışığını gölgede bırakıyor. Caminin dış duvarları mermer ve mozaikle örülü. Olağanüstü incelikteki çini yazılar göz kamaştırıyor. “Bab-el-Silsela”da gök mavisi bir cüppe kuşanıyorum. Ellerimi, yüzümü ve ayaklarımı “El-Kas” adı verilen şadırvanda yıkadıktan sonra Hazreti Ömer Camii ‘ne giriyorum: Renkli ve işlemeli camla, bin bir çiçek motifi, siyah ve altın mozaikleriyle her noktası aynı özenle “var” edilmiş. Hazreti Ömer Camii’nin özelliği “Kutsal Taş”ı barındırması. Söylenceye göre Hazreti İbrahim, oğlu İshak’ı bu taş üstünde kurban etmek üzereydi; sonraları Hazreti Muhammed, Kudüs’ e gelerek bu taşa basmış ve cennete yükselmişti. Yüksek bir koruganla çevrili olan “Kutsal Taş”a bakıyoruz. Genç bir rehber taşın üstündeki silik izlerin Hazreti Muhammed’in ayak izi olduğunu, yanı başındaki işlemeli kutu içinde de Peygamber’in sakalından teller bulunduğunu söylüyor. Kubbeyi destekleyen yüksek sütunlar (ve tüm cami) 691 yılında “Kutsal Taş”ın çevresinde yapılmış. Hazreti Ömer Camii aynı zamanda “Kubbe-i Sahra” (Taş’ın Kubbesi) olarak anılıyor …

Hazreti Ömer Camii ‘nin bulunduğu yerin adı

“Tapınaklar Tepesi”. Hazreti Süleyman ilk kez İsa’dan önce 960 yılında burada bir tapınak yaptırmış, tapınak 400 yıl sonra Babilliler tarafından yıkılmıştı. Yine İsa’dan önce 515 yılında ikinci tapınak aynı yerde yükselmiş, 600 yıl sonra bu kez Romalılar tarafından yerle bir edilmişti. Tapınak kalıntılarının yanı sıra Hazreti Ömer Camii ‘nin, El-Aksa Camii’nin, Zincirli Kubbenin ve Kadı Burhaneddin Minberi ‘nin bulunduğu bu tepenin diğer adı “Harem-i Şerif’ (Kutsal Barınak). Gümüş kubbeli El-Aksa Camii 715 yılında yapılıyor; şiddetli bir deprem sonucu yıkılınca, 1034 yılında yeniden inşa ediliyor. Haçlılar tarafından kilise olarak kullanılan El-Aksa, Selahaddin-i Eyyubi Kudüs’ü aldığında yeniden cami olarak açılıyor. Caminin “arabesk” şekillerle bezeli tavanını dev mermer sütunlar destekliyor. Yerleri duvardan duvara kaplayan paha biçilmez halıların tümü son derece ustaca örülmüş.

Tapınaklar Tepesi, Yahudiler için de son derece kutsal: İkinci tapınağın sağlam kalan tek duvarı (Batı Duvarı) bugün “Ağlama Duvarı” olarak biliniyor. Dünyadaki tüm Yahudiler için önde gelen tapınma yeri sayılıyor Ağlama Duvarı. Duvarın önüne vardığımda müthiş bir kalabalıkla karşılaşıyorum: Yeryüzünün yedi bucağından Yahudiler, başlarında “kippa” ( dua takkesi) ve omuzlarında “talleth” (kutsal şal), Ağlama Duvarı ‘nın önünde kat kat “set”ler oluşturuyor. Zencisinden Çinlisine, Güney Amerikalısından Batı Avrupalısına kadar insanlar değişik dillerde, mırıltıyla ya da yüksek sesle dua ediyor; eller ve alınlar duvara dayalı, gözler kapalı. Yüz metre uzunluktaki ve yirmi metre yükseklikteki duvarı oluşturan dev taşların arasındaki yarıklarda dilek kağıtları görülüyor. Zamanla genişleyen kimi yarıkları sarmaşık bürümüş, kimineyse güvercinler yuva yapmış. Kudüs esnafı burada da ticareti elden bırakmamış. Çoğunluğunu Yemen Yahudilerinin oluşturduğu seyyar fotoğrafçılar bağırarak kalabalığın içinde dolaşıyorlar: “Duvar hatırası! Hediyesi 5 dolar!” …

Her dinden insanın kardeşçe, omuz omuza dua ettiği, huzur dolu “Tapınaklar Tepesi”nden aşağılara, zeytinlik ve defneliklerin bulunduğu Kidron Vadisi ‘ne doğru yürüyorum. Anlatılanlara göre, Kanuni Sultan Süleyman bir gece korkunç bir düş görür: Dört aslan çalıların arasından fırlayıp padişaha saldırır. Düş yorumcuları, Kanunı’ye aslanların Tanrı’nın öfkesini simgelediğini, padişahın kutsal kent Kudüs’ü “ihmal” ettiğini anlatırlar. Kanuni, Büyük Surlar’ın onarımına başlar ve Kidron Vadisi’nin ağzına Aslanlı Kapı’yı yaptırır. Kapının üstündeki dört aslan kabartması bugün de belirgindir. ..

Kidron Vadisi yeşil ve verimlidir; dev zeytin ağaçları doğal gölgelikler oluşturur. Ama niyet edip güneye, Kudüs’ün dışına, çöle yönelirseniz, doğal görünüm tümüyle değişir: Turunçluklar, asmalar, defne ve çiçekler azalır giderek. Dört bin yıllık kent ardınızda ufaldıkça, çevredeki tepeler de yassılaşır. Yeşil alanlarla ürün yüklü tarlalar bozkıra, çok geçmeden de kum denizine yer verir. Önce yerleşim merkezleri, sonra evler seyrekleşir. Bir okyanus gibi yeri göğü saran kumun üstünde kara keçi postundan Bedevi çadırları belirirken, çölün ufuk çizgisinde uzun bir deve kervanının “silueti “seçilir …

Alnını kızgın kuma dayayıp, “Uzun kuyruklu akrepten, bıyıklı kırkayaktan, korkunç çıyandan, kara kobradan, ağulu örümcekten koru biz kullarını!..” seslenişiyle Tanrı’ya yakaran Bedevi’nin evrenidir çöl.

Gün ortası inanılmaz bir sıcak, gece yarısı ısırgan bir soğuk egemen olur çevreye. Yine gündüzse güneş tüm göğü kaplar sanki; gökyüzü baştan sona “güneş rengi”dir. Gece yıldızların ışığı beyaz kumlarda yansır ve ay (hele dolunay) inanılmaz derecede yakındır. Gün doğumuyla gün batımını anlatabilmek içinse su katılmadık ozan olmak gerek! Ve bir gece çölde, sırtım zaman kadar eski bir kervansarayın yıkıntısına dayalı, az ötemde Kızıldeniz’e inen Bedevi’lerin konaklama ateşi, Halil Gibran’ın kitaplarından bölümler okuyorum:

“Yeryüzünün eşiğidir çöl. Yaşamla sonsuzluk arasındaki çizginin eşiğidir. Çöl, ermişin bahçesidir. Ve bu bahçede çiçek kumda değil, gönüllerde yeşerir. Gökyüzünün geceden güne geçtiği eşsiz anda, çöl kumunda bir top ışık patlar. Tüm ermişlerin gülümsemesidir o ışık.”

Ufuk çizgisinden geçen kervan, çölün doğumundan beri yoldadır ve kervancılar bu inanılmaz boşluk, inanılmaz sıcak ve inanılmaz güzellikle kardeştir. Çöl insanına yaş sorulmaz, çünkü çöl insanı yaşlanmaz. Çölde doğan her insan ilk kum tanesi kadar yaşlı, son kum tanesi kadar genç, çöl güneşi kadar zaman dışıdır …

Seyahatimin “sıcak” bölümü Necef ve Sinai çöllerini kapsıyordu. Kum denizini geçerken Bedevilerle uzun uzun söyleşmiş, bu olağanüstü insanların mistik evrenlerine bir tür “kapı aralığı”ndan bakabilmiştim. Necef Çölü’nde bir yaşlı kadın, “Bedeviler yazılmamış edebiyatların ve kapalı efsanelerin insanlarıdır,” deyince de “yazılmamışı yazmaya”, Bedevileri anlatmaya karar vermiştim …

Güney İsrail’in göçer Bedevi kabileleri yeryüzünün en ilginç insanları arasında yer alır. Susuz ve sıcak çölde durmaksızın gezinirken, eski bir kültürü en ince ayrıntısına kadar korumaya özen gösterir Bedeviler. Yaşam tarzlarını göreneklerle gelenekler belirler. Törelerse kayıtsız şartsız “itaat” gerektiren yasalardır. Giysileri İbrahim Peygamber zamanından günümüze değişmeyen bu suskun ve gururlu insanlar, İslam öğretisine yürekten bağlılıklarıyla tanınırlar. Son derece dindar olan Bedevilerin aynı oranda “hurafe”lere inanması şaşırtıcı gelebilir. “Nazar” olgusu bu inançların başını çeker. Bedeviler, çocuklarıyla sürülerini tanımadıkları insanların “nazar”ından uzak tutmaya çaba gösterirler. Yine de her hafta El-Arish ve Beer Sheva adlı çöl kasabalarında kurulan “Deve Pazarı” sırasında, bütün kabileler sürüleriyle turist kafilelerinin arasına dalmaktan geri durmazlar! Bir de ağaçlara gösterilen sevgi vardır ki, dünyada eşi yoktur: Bedeviler hiç ağaç kesmezler, çünkü ağaçların “can” taşıdığına inanırlar…

Kimdir Bedeviler?

Araştırıldığında, Bedevilerin Arabistan Yarımadası’ndan Sinai ve Necef çöllerine 600 yıl önce gelen göçerlerin torunları oldukları ortaya çıkar. Yani (biri dışında) hiçbir kabile bugün yaşadıkları toprakların “yerlisi” değildir. Bu “yalnız” kabile aynı zamanda Sinai çölünün en eski Bedevi birimidir: Cebeliye Kabilesi. Kabileye bu adın verilmesinin nedeni, çölün en sıcak noktasında, Cebel Sinai (Sinai Tepesi) denilen yerde yaşamaları. Kökenlerininse Bizans İmparatoru Justinianus tarafından Ortadoğu çöllerine sürülen Müslümanlara dayandığı söyleniyor! Cebeliye Kabinesi’nin tam 1400 yıldır Sinai çölünün güneyinde yaşadığı bilinmekte …

Söylenceye göre, İbrahim Peygamber konuklarını bir Bedevi çadırında ağırlamıştı. O günden bugüne “konuk” kavramı Bedevi için gerçekten kutsal bir anlam taşımıştır. Konuk karşılamak, konuğa elde olanın en iyisini sunmak çöl kültürünün önemli bir dilimini oluşturur. Konuk “Tanrı misafiri”dir; “Kimsin, nereden geliyorsun, nereye gidersin?” gibi sorular asla sorulmaz. Bir Bedevi, suyunu, yiyeceğini, çadırını bölüşür Tanrı misafiriyle. Konuk aynı gün yola devam etmek zorundaysa en azından bir “acı kahve” içer. Bedevi’nin “ev sahipliği”ni (hele kahvesini) reddetmek ayıpların en büyüğü sayılır!…

Kudüs’ün içinde ve çevresinde, çöl kasabalarında ve Kızıldeniz kıyılarındaki köylerde şu gerçeği öğrendim: “Kahvehane” gerçekten Ortadoğulu ‘dur; dünyanın bu (her anlamda) “sıcak” yöresine özgü bir “meditasyon” durağı, derin “keyif kültürü “nün temel taşı…

Kudüs’ ün “eski” bölümünde adım başı bir kahvehaneye rastlamak mümkün. Eğri büğrü, dar kemerli sokaklardaki kimi evlerin altı kahvehanedir. Kudüs kahvehanelerine genelde “sessizlik” egemendir. Başında

“kufiyya”sı bir yaşlı Arap, nargilesini ağır ağır tüttürürken, Hazreti Ömer Camii’nin gün ışığında ışıldayan altın kubbesine bakarak düşlere dalar. İki pazarcı tavla oynamaktadır ve genelde orta yaşın üstündeki “müdavim” kalabalığı koyu çay ya da acı kahve yudumlayarak iş ve siyaset söyleşilerine dalmıştır. Tipik bir Kudüs kahvehanesi olan Ebu Şükrü’nün Yeri (adı gerçekten öyle: Abu Shukri’ s Place) dışarıdan bakıldığında ufacık bir mekân izlenimi verir: Kapı alçak ve dardır. İçeri adım attığındaysa, geniş ve yüksek tavanlı bir “hol “de bulur kendini insan. Duvarlar açık mavidir ve orta yerdeki taş havuzdan yükselen fıskiyenin suyu çevreye hoş bir serinlik yaymaktadır. Göze ilk çarpan “temizlik” olur; sabun ve lavanta rayihası sarmıştır çevreyi. Ahşap masaların çevresinde oturanlar İbranice, Arapça ya da İngilizce gazeteleri okumakta, az ötede bir öğrenci grubu (kitaplarını masaya yayarak) zor bir problemi çözmek için uğraş vermekte ve tavla partileriyle “muhabbet sofraları” giderek hızlanan kahve ve çay trafiğinden “can-ı gönülden” destek görmektedir. Güzel bir gelenek, hesabı isteyip kalkmak üzere olan müşteriye “müessesenin ikramı” olarak tatlı sunulması. Sonradan öğrendik; tüm Kudüs kahvehanelerinde geçerliymiş bu. Ebu Şükrü’de acı kahvenin üstüne tatlı baklavayı yiyoruz, kahveci sağ elini göğsüne bastırıp başını hafifçe eğerek “Şükran” diyor …

Necef ve Sinai çöllerindeki inanılmaz sıcak, “arak” içimini kesinlikle yasaklıyor… “Hamsin” denilen kum fırtınası patlamadan birkaç gün önce Beer Sheva kasabasında yaşadıklarım hoş anılar olarak kalıyor. Gün batarken ufacık bir kahvehaneye çörekleniyorum. Sahibi (inanılmaz güzellikte) bir Fransız kadın; Türk kahvesi yapıyor bana ve az ötede nargile fokurdatan Bedevilerle söyleşmemi öneriyor. Çevreyi gözlüyorum: İnce kerpiç duvarlar ak boyalı, kilim kaplı ve gül ya da lale nakışlı. En çok kullanılan sözcük “çay”. Evet, aynı dilde, tıpatıp bir seslenişle “çay” ısmarlıyor çöl insanları! Bedeviler, yerel Araplarla İsrailliler, yeryüzünün en uzak noktalarından kopup gelmiş “serüvenperest” insanlar, soğan zarı kalınlığındaki incecik çay bardaklarını kaldırıp “Aaahhh, ne olacak bu garip dünyanın hali?” diye serzenişte bulunuyorlar! Osmanlı tarzı semaverlerden çay dökülüyor bardaklara, ben ince belli bardakları Türkiye’de bıraktığımı sanırken bir Bedevi göçer tek küp şekeri dişlerinin arasına sıkıştırarak her yudumu “süzüveriyor”! Neyse, nasılsa uyumanın olanağı yok, gün doğumuna karşı güneye, Necefle Sinai çöllerinin kesişme noktasındaki Kızıl deniz’ e açılan Eilat kasabasına doğru yol alıyorum.

“Otostop “la ya da deve sırtında (yıllanmış gezginler bu yönteme “devestop” diyorlar) uçsuz bucaksız kum denizini aşarak ulaştığım Eilat, lüks bir tatil yöresi. Burada “rüstik” ya da “otantik” kahvehanelere ve çayhanelere yer yok. Uzun bir kumsala sıralanmış “çok modem” oteller, diskotekler, gece kulüpleri ve “Amerikan-Bar”lar Eilat’a bir Hawaii ya da Florida atmosferi veriyor; her şey müthiş pahalı. O nefis denizin kıyısında (ve oteller şeridinden oldukça uzakta) tek bir kahvehane buldum: Derme çatma bir sundurma altında, dört tahta masalı, duvarları eski balık ağı kalıntılarıyla bezeli bir yerdi. Artık yerine İnternet cafe inşa edilen bu mekanda kahve kömür ateşinde pişerdi!

Dipnot:

Kudüs ‘ün binyıllardır “Altın Şehir” olarak anıldığı genel bilgidir; peki, İstanbul ‘un Üsküdar semtinin antik çağda “Altın Şehir” (Chrysopolis) adını taşıdığını, Tophane ‘ninse yine aynı demlerde “Gümüş Şehir” (Argyropolis) olduğunu kim bilir?…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir