Yunanistan

Batı Trakya ve Yunanistan’a doğru yolculuğumuz Edirne’de Şükrü Paşa Müzesini ziyaretle başladı.

Kaldığımız otel Edirne’nin en özel konaklama tesislerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sütannesinin evi imiş, çok güzel restore edip “Taş Odalar” adıyla butik otel yapmışlar.“Müze-Otel” gibi bir yer olmuş. Her adımda tarih… Zaten bitiğinde bir açık hava müzesi: “Mezar taşları Müzesi”.

Yapılan güzel, bina göz alıcı, gayretler harika ama en önemlisi vefa, vefa…

Taş Odalar ya da “Tarih kokulu odalar”, Selimiye Camii’nin kuzey duvarına neredeyse bitişik. Kaldığım odadan minarelerden birini o kadar yakından temaşa ediyordum ki, kendimi caminin bahçesinde yatıyor hissettim sabaha kadar. Geç yatmamıza rağmen kolayca uyandık sabah ezanının o harika nağmeleriyle… İçimiz huzur dolu…

Edirne’den Pazarkule kapısından geçtik. Bizim taraftaki tavus kuşlarının çokluğu dikkatimizi çekti. Eski yıllarda, bu kapıdan Yunanistan toprağına girer girmez göstere göstere takip edilirmiş Türk turistler… Şimdi peşimizde bir araba yoktu, bir sivil polis adım adım kaldığımız yere kadar gelip beklemiyordu.

Osmanlı’nın bilinmeyen başkenti, Dimetoka’daki şaheserlerimiz

Yunanistan’a giriş yaptıktan sonra doğruca Dimetoka’ya gittik. Belediye Başkanı Hiristos Tokamanis’i ziyaret ettik. Bizimle çok ilgilendi. Belki iki saat Dimetoka tarihini ve içindeki önemli ve bilhassa Osmanlı’dan kalma tarihî eserleri tafsilatlı olarak anlattı. “Bilinmeyen Başkent Dimetoka” isimli kitaptan bilgi aktardı:

Çelebi Mehmet Camiî bir şaheser. İnşaat bitmiş tam kubbeye gelmişler… Yıldırım Beyazıd zamanı… Timur istilası baş gösterince kubbeyi istedikleri gibi tamamlayamayıp acele ile ahşap-kurşun bir şeyler yapıp savaşa katılmışlar. Aslında bu caminin ikinci bir örneği de yok. “Züğürtlükten zerafet” örneği tam… Meşe ağacından ve kurşundan kaplı olan üzeri, 1996’da sökülmüş. Zaten kurşunun kanserojen özelliği var. Şimdi sentetik bir madde konulmuş. Hem zaten rutubetle kurşunlar meşe tahtaları çürütmüş ve tahtalar ağaç kurtları tarafından yenmeye başlamış. Bütün bunlar için 320.000 Euro’luk bir proje yapılıp belediye tarafından onaylanmış. Bu insanî ve tarihi miras korunacak. Avrupa Birliği’nden 6-7 milyon Euro’luk bir destek bekliyor. Bu caminin içinde hiçbir camide bulunmayan ve duvarlara işlenmiş manzaralar var. Bu benzersiz manzara taşa işlenmiş… Bu bir Michel Angelo tekniği… Ama bunu Osmanlı kullanmış. Gökyüzü ve Cennet tasvirleri… Daha sonra üzerleri kapatılmış ama şimdi tekrar ortaya çıkarılmış.

Gazi Ferhat Bey’e ait eserler var. Oruç Paşa’nın çok eserleri var. Bilhassa hamamları meşhur. Şimdi aslına uygun şekilde restore ediliyor. Bilhassa Fısıltı Hamamı… Sanki şimdiki “Dinleme böcekleri” gibi, o zaman “Dinleme boruları” yapılmış… Konuşmalar çok rahat dinlenebiliyor… Rutubetin çıkması için de bunlar yapılmış olabilirler… Ayrıca çeşitli renkte camlar var… Medrese, Rüşdiye Mektebi, Askerî Okul, Binicilik Okulu gibi Osmanlı eserleri…

Dimetoka’yı Osmanlı savaşarak almamış. Çünkü o zamanki Bizans Kralı Kantakuzinos, Orhan Gazi’ye kızını verdiği için, burasını da vermiş. Yıldırım Beyazıd burada dünyaya gelmiş.

Belediyenin şu andaki binası da o zamandan kalma bir Osmanlı idare binası… Belediye başkanının resimlerini göstererek anlattığı bu uzun bilgilendirme, karşılıklı nezaketimizden bizim, “Yunan Kahvesi”, onların “Türk Kahvesi” dediği kahveler ve tam damak tadımıza uygun börek, çörek ve tatlılar mükemmel diyaloğa dönüştü.

Çok verimli ve hızlandırılmış bir tarih dersi gibi geçen Belediye başkanı ziyaretinden sonra bir şehir turu yaparak muhteşem eser Mehmet Çelebi Camii’nin yanına geldik. Restorasyondan dolayı içine giremedik ama dıştan o haşmeti seyrettik. Koskoca bir medeniyetin kalbi, Osmanlı eserleri olarak Batı Trakya ve Balkanlarda atıyor.

Dedelerimizin şaheser imzalarını seyretmek büyük haz veriyor.

Bi dakka, kitabın adı niçin “Bilinmeyen Başkent Dimetoka”  merak etmediniz mi?

-Çünkü Dimetoka, 1. Murat döneminde Bursa ile birlikte iki sene (bir hesaba göre beş yıl) kadar başkentlik yapmış Osmanlı Devleti’ne.

Hemen belirteyim, sınırımıza sadece 12 kilometre mesafedeki Dimetoka’nın belediye başkan yardımcısı Türk. Şehirde 2.000 kadar Türk yaşıyor. Köylerini saymazsak ilçenin nüfusu 10 bin.

Dedeağaç’da bir Rum dostun evinde kumru sesleriyle uyanmak sabaha…

Dimetoka’dan sonra durağımız Büyük Derbent (Dar bent’ten bozma). Bu bölgenin bilgili ve sevimli evladı Aydın bey eşliğinde bölgeyi tanımaya çalışıyoruz. Ruşenler Köyü, Çilingir Köyü… Köyler bizim gelişmiş şehirlerimizin köylerinden bir gömlek daha bakımlı ve daha şık geldi bana. İnsanları da sıcak mı sıcak…

Çevre görüntüsü, evler, evlerin duvarları, evlerin içi, insanların siması aynı Türkiye… Fark yok… Hele doğduğum Honaz’a ne kadar benziyor…

Ve, Dedeağaç…

Kiraz satılan bir büyük serginin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, alışkanlıkla kirazların tadına bakmaya başladı. Nasıl olsa Türkçe anlamazlar diye “Tatmaya izin almadık, helâllık dileyelim” dedim yarı şaka…

Hemen cevap geldi: “Helâl helâl yiyin…”  Meğer sahipleri Türkmüş.

Sahilde, deniz fenerinin dibinde oturup bir güzel dondurma yiyoruz. Denizfenerini 2. Abdül-hamid Han yaptırmış. Sahili, Ayvalık’a benzetiyorum.

Küçük bir şehir turu… Yine bir Osmanlı eseri camide namaz… 1. Dünya Savaşı’nda bu caminin önemli bir bölümünü yakmış yıkmış Bulgarlar. Sonra Yunanlılar tamir ettirmiş. “Yunanlılar daha insancıldır Bulgarlara göre” diyor camidekiler. Oysa Bulgarlar ile kan kardeşliğimizi konuşurduk hep.

Gruba burada katılan bir arkadaş, bir yerlere telefonlar ediyor. Mükemmel Türkçesi, Rumcası, Osmanlıcası ve Arapçası var.  Ayrıca İngilizce… Telefonu kapatmadan bize döndü:

“Rum bir dostum var” diye girdi söze. “Israrla bizi evinde kalmaya davet ediyor. Akşam yemeği için de güzel bir balık lokantasına gideriz diyor. Ne cevap vereyim?” Bir ağızdan “Beş kişiyiz, zahmet veririz, otele gidelim” diyoruz.  Cevabımız karşıya aktarılıyor. Rumca ateşli konuşmalar cep telefonundan taşıyor.

“Ne dediysem ikna olmuyor arkadaşım. Ne yap et onları bana getir, misafir etmezsem çok üzülürüm. Evim 200 metre, rahat ettiririm, diyor. Ne yapalım?” Tek tek yüzümüze bakıyor dostumuz.

“Gidelim o zaman” diyorum. Arkadaşlar da beni onaylıyor. İlk defa Rum bir ailenin evinde kalacağım için hayli sevinçliyim.

Balık lokantası, eski balık halinin hemen yanı başında. Hoş bir Rum lokantası… Az sonra balıklar arzı endam ediyor masamızda. Tabii nefis meze ve salatalar eşliğinde. Tatları doyumsuz…

Ama bir olay var ki, onun mutlaka anlatmalıyım:

Üç saate yakın süren yemeğin ortasında yan masadan bir bey elinde tabak yaklaşıyor bize. Son derece kibar, “Kabul ederseniz bu tabağı masanıza bırakmak istiyorum” diyor. Merakla tabağa bakarken komşunun açıklamasını Aydın anında tercüme ediyor, “Bu özel bir sucuk, kendi elimle yaptım. Dana eti ve koyun eti karışımı, asla domuz yok içinde. Lütfen gönül ferahlığı ile yiyin…”

Hepimiz duygulanıyoruz, teşekkürler ediyoruz. Güzel jest doğrusu…

Masadan kalkarken bizi evine davet eden Rum dostumuz Panayotis’e bir kere seni rahatsız etmeyelim, diyoruz hep bir ağızdan.

Evde her şeyin hazır olduğunu, eşinden boşandığını, tek kızının da başka bir yere gittiğini, evin bizi beklediğini tekrarlayınca bütün içtenliğiyle, yola düşüyoruz. Aslında içimden can atıyorum gitmek için. Gezgin yanım, bir ülkeyi ve insanlarını tanımanın en iyi yolunun ara sokaklara dalmak ve evlerde aynı sofrayı paylaşmak olduğunu söyler hep.

Geniş bir ev gerçekten… Çift banyo tuvaleti var. Altı katlı apartmanı kendi inşa etmiş dostumuz. Mesleği inşaat mühendisliği ve mütaahhitlik. Beşinci kattayız. Dip temel temizlik yapılmış, bekâr evine benzemiyor… Havlular belli ki bugün alınmış. Üstelik, Denizli malı. Geniş bir salonu var. Kocaman bir LCD televizyon… Salonun bir köşesi Amerikan bar, değişik içkiler…

Bizim biri, yatsı namazı kılmak mümkün mü der demez içeri koştu ev sahibi Panayotis. Güzel bir seccade ve iki pike ile döndü. Bunları bile düşünmüş. Helal olsun sana Panayotis!..

Komşusu papazmış, “Yarın ona hava atarım, bizim evde de âyin yapıldı diye” diyor.

Herkese bir oda düştü. Erken uyuduk, sabah 06.00’da Gümülcine yolu bizi bekliyor çünkü.

Şu güzelliğe bakar mısınız, kumru sesleri ile uyandım… İstanbul’da bile bulamadığım bu ses eskiden beri çok etkiler beni. Balkona çıkıp içime çektim kumru seslerini Dedeağaç’ın sabah serinliğinde… Gönlüm ve içim hoş oldu… Sevindim, duygulandım.

Biraz daha yakınlık hissettim Panayotis’e, kalktım bir kere daha elini sıkarak teşekkür ettim. Keşke İngilizce veya Türkçe bilse ya da ben Rumca konuşabilseydim de bir güzel kaynatsaydım bu adamla. Yaşı da bana yakın hani…

Son kitabım “Surları Aşan Müjde Fatih” kitabımı hediye etmiştim anı niyetine. Gece kitabı epey karıştırmış Panayotis. “Türkçe bilmiyorum ama epey anladım” dedi. “Çünkü bizim de tarihimiz Fatih’in hayatı. İsimler bizim, şehirler bizim…” Baktım o da mutlu… Meğer dedesinin İstanbul’da, Taksim meydanına yakın bir yerde helva fabrikası varmış 80 sene önce…

Dedesi ve babası dermiş ki, “Türklere bir iyilik yapan 5 iyilik bulur.” İşte olay bu! Bunu dedirtebilmek bir asır sonra bile… Biz dünden beri Panayoti’nin ikramı kadar dedelerimizin de mirasını, güzel mirasını yiyormuşuz meğer.

İstanbul’a davet ettik tabii… “Yakında geleceğim” dedi.

Bu arada, Yunan insanının bildiğimizden daha dindar olduğunu gözlemledim. Trafik ya da başka bir nedenle kazalarda hayatını kaybetmiş Yunanlılar için kaza alanına en yakın yol kenarında “Dua noktaları” inşa edilmesi bunun göstergelerinden biri. Yüz kilometrelik bir karayolunda belki 25 tane bunlardan görmek mümkün. Bazı dua noktaları neredeyse minik bir mescit büyüklüğünde.

Ve işte, Gümülcine ya da Komotini…

Çocukluğundan beri duyduğum, merak etiğim efsane şehirlerden biriydi Gümülcine… Burada olmak çok güzel…

Biz hep Gümülcine diyoruz ama Yunanlılar Komotini adını kullanıyor haklı olarak. Çünkü buralar Yunan Cumhuriyeti sınırları içinde. Burada tarihten tanıdığımız diğer Türk illerinin resmi adı hep Yunanca. Türkler de yadırgamıyor ve takılmıyor bunlara.

Sabahın ilk saatlerinde girdik Gümülcine’ye…

Daha dükkânlar açılmamış ama ünlü Çukur Kahve’nin önündeki masalarda insanlar çaylarını veya kahvelerini yudumluyor. R. Tayyip Erdoğan’ın da eşiyle geldiği bu yerde biz de bir şeyler içmeliydik. Buranın kahvesi pek ünlüdür, denilince hepimiz kahve söyledik. Bu arada diğer esnaf da dükkanlarını açmaya başladı. Anadolu şehir çarşılarının bire bir aynısı bu sokaklar da insanlar da. Türkiye’den gitme çok sayıda ürünleri hemen fark ettik.

İskeçe gibi diğer eski Türk illerine uğrayıp, mini ziyaretler yapıp Kavala’ya doğrulttuk otomobilimizin burnunu.

Buralarla ilgili son bir not:

Batı Trakya’nın bu bölgesinde Osmanlı Devleti hala soluk alıp veriyor. Devlet-i Âli Osmanî yıkılmamış gibi… Çünkü Medrese eğitimi güçlü bir şekilde olmasa da hala devam ediyor, Osmanlıca öğrenmek serbest ve birçok aile çocuklarına Osmanlıca öğretiyor.

Osmanlı hukuk sistemi Mecelle ya da “İslama dayalı hukuk” resmen uygulanıyor. Yani, Batı Trakya’nın bu bölgesindeki Türklerin bazı hukuki sorunlarını Şer’i mahkeme gibi işleyen imamlar çözüyor.  Mirasta, kişisel uyuşmazlıklarda hüküm şer’i ölçülere göre veriliyor. Tabii adam öldürme gibi ağır suçlarda Yunan Mahkemeleri devrede oluyor.

Aramızda bulunan muzip biri sordu “O zaman buralarda dört evlilik de geçerlidir!” Cevap verdiler: “Evet, buna da izin var, Yunan makamları engel olmuyor ama bu hakkı kullananlar Türkiye’dekinden daha az.”

Kavala veya Mehmet Ali Paşa’nın yurdu

Birçoğumuz için Kavala adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile birlikte hazırlanır. Tarihe geçen en ünlü paşalardan biridir Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 – 1849).

Her ne kadar Osmanlılar’a bağlı olsa da, o dönem, Sudan, Mısır, Filistin ve Suriye’nin gerçek hükümdarı kabul edilmiş ve 150 yıl boyunca oğulları tarafından yönetimini sürdürmüş güçlü biri validir Mehmet Ali Paşa. Kavala’ya yakın bir köyde doğmuştur. İstanbul’daki ünlü Hidiv Kasrı da onun torununa aittir.

İskeçe çıkışında Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına bir bedelle otomobilimizin deposunu fulleyip Kavala’nın ünlü su kemerlerine vardığımızda güneş, şehrin taş kaldırımlarını iyice ısıtmıştı.

Taş döşeli ve güneşten kızmış yokuşları tırmanarak vardık Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ünlü külliyesine. “İmaret” adıyla dünya çapında butik bir otel şimdilerde. Burayı yapan ve işleten patronun davetlisiyiz.

Görkemli otele girdikten sadece üç dakika sonra patron, daha doğrusu patroniçe Anna’yı karşımızda bulmak bizi hem şaşırttı hem sevindirdi. Oldukça zengin ve karizmatik bir bayan Anna.

Bizi otelde bekleyenlerden biri de Yunanisan’ın İstanbul Eski Başkonsolosu Büyükelçi Aleksis Andris ile sempatik eşi Efi. Trabzon kökenli ve İstanbul-Moda doğumlu Efi. Aleksis bey de Bornova veya İstanbul doğumlu sanırım.

Dünyanın en güzel, en fantastik 100 otelinden biri kabul edilen bu Osmanlı külliyesini geziyoruz önce. Mükemmel bir dikkat ve işçilikle yenilenmiş her şey. Mümkün olduğunca eski korunmuş, tarihe dokunulmamış. Külliyede hamam, medrese, mescit, Osmanlı mutfağı, kütüphane, öğrenci odaları var. Denize sıfır… Karşıda bütün alımıyla Kavala ışıldıyor Ege güneşinin keskin ışıkları altında. Deniz kokuları doluyor evlerin açık kapılarından içeri…

Tarihe yolculuktan günümüze dönüşü terasta kurulan muhteşem yemek masasında yaşadık… Otelin en küçük odasının geceliği 360 Avro. 1500 Avroya kadar çıkıyor oda fiyatları. “Bu parayı veren herkesi yine de kabul etmem otelime” diyor Anna. “Önce tarihe saygısı olmalı müşterinin.”

Bu yüzden olsa gerek otel büyük zararlar ediyormuş. “Nasıl karşılıyorsunuz bunca zararı?”dediğimizde önce söylemek istemiyor ama biraz üstüne gidince “Ben” diyor “Philip Morris’in ortaklarından birinin işiyim. Kocam destekliyor beni. Anlayacağınız ve  maalesef  Marlboro’nun ortaklarından sayılırım.”

Entelektüel birikime sahip, tarih okumaları olan ve düşünen biri bayan Anna. Mısır doğumlu olduğu için Kur’anı-ı Kerim’i okuyup anlayabiliyormuş. Sık sık Kur’an okuduğunu gören annesi “Sen galiba Müslüman oldun da benden gizliyorsun” diyormuş. Tam bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı hayranı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir