Kolomb’ un Gemisinde Bir Türk

Amerika’nın keşfinde Türklerin ne kertede büyük bir rol oynadıklarından haberiniz var mıydı?

Bu soruyu soruyorum; çünkü Ankara Halkevi Mecmuası “Ülkü”nün Temmuz 1934 sayısında, Miralay (Albay) Abdurrahman imzasıyla yayımlanan bir yazının başlığı “Amerika’nın Keşfinde Türklerin Hizmeti”dir…

Miralay Abdurrahman Bey’in anlattığına göre, Kristof Kolomb 1492 yılında Kraliçe Isabella’nın buyruğuyla bu seyahate çıkmaya hazırlanırken, mürettebat bulmada ciddi güçlüklerle karşılaşmıştır. Durum Kraliçe’ye bildirilmiş, o da ceza evlerindeki hükümlülerin affedilmesini, mürettebat olarak onlardan yararlanılmasını buyurmuştur. Bu sırada “hal ve etvan” ( durumu ve tavırları H.Y.) ve bilhassa sözleri calib-i dikkat (dikkat çekici H.Y.) birisi Kolomp (Miralay Abdurrahman Bey, ‘Kolomb’u ‘p’ ile yazıyor!) için mürettebat yazan komite katibine müracaatla, kendisinin de sefer-i bahriye iştirak (deniz seferine katılmak H.Y.) arzusunda olduğunu ve fakat evvelemirde behemehal amiral ile görüşmek ihtiyacında olduğunu” bildirmiştir. Mürettebat kayıt görevlileri “Rodrigo namını taşıdığı anlaşılan bu garip adama” Kristof Kolomb’u görmesine gerek olmadığını söylemişler; ama dinletememişlerdir. Sonunda, Miralay Abdurrahman Bey’in deyişiyle “Vaki ısrar üzerine mülakat vuku bulmuş.”, Amiral Kolomb, Rodrigo ile görüştürülmüştür.

Kolomb ile Rodrigo’nun bu özel görüşme sırasında ne konuştukları bilinmiyor. Bu görüşmenin esrarı, 1924 yılında, o tarihe kadar “meçhul kalmış iken Paris Kütüphane-i Mill’i’sinde (Paris Ulusal Kitaplığında H.Y.) her nasılsa ele geçirilen” Kolomb’un anıları ise “kısmen” aydınlanabilmiştir!

Miralay Abdurrahman Bey, okurların heyecanını daha arttırmak için reklamcıların “teaser” dedikleri bir yönteme başvuruyor ve “Biz bu esrarı hemen bu satırlarda yazacak değiliz.” diyor; ama hemen arkasından şunu da eklemeyi ihmal etmiyor: “Bu mülakattan sonra Kolomb’un meçhuliyet manaları akan çehresinde beşaşet çizgileri ve sanki kendisince malum bir kıt’a gibi hal ve etvarında itimat asarı görülmeye başlamıştır.”

Gemiler denize açıldıktan sonraki günlerde, esrarengiz Rodrigo’nun alicengiz hünerleri yavaş yavaş ortaya çıkar. Haftalar geçtiği halde karanın görünmemesi, (bu arada “görülmedik dalgaların cesameti ve dehşeti”) iki defa isyan çıkmasına yol açar. Miralay Abdurrahman Bey, Rodrigo’nun bu isyanlara katılmak şöyle dursun, tam tersine, çok kesin bir dille, karanın yakında görüleceğini söylediğini bildiriyor. Bu arada seferin altmış beşinci gününe gelinmiştir. O gün, nihayet karanın göründüğü konusunda işaret verilmiş, mürettebat “Ulu Tanrı ‘ya hamdı senalar ederken Rodrigo ortaya çıkarak görünenin kara olmadığını söylemiştir. Elbette Rodrigo’nun iddiası doğru çıkmış ve görünenin kara değil, siyah bir bulut parçası olduğu anlaşılmıştır. Bravo Rodrigo ! …

Ama neyleyelim ki, iki ayı aşkın bir süredir sefer halinde olan gemilerde (bu arada Amiral sefinesinde) “müthiş bir isyan” zuhur eder! Kolomb, mürettebatı yatıştırmak isterse de, gemiciler ona “taşlar ve ağaçlarla” saldırırlar. Kolomb, endişeli ve mütereddit, ne yapacağını kara kara düşünmek üzere kamarasına çekilmişken Rodrigo, güneşten “irtifa” (yükseklik H.Y.) aldıktan sonra amiralin yanına gider. Yirmi dakika sonra Kolomb, Miralay Abdurrahman Bey’in ifadesiyle “itminanbahş bir çehreyle” (kendine güvenen bir yüzle H. Y.) mürettebata, “karanın üç gün sonra görüneceğini” müjdeler…

Haydi, bir tahminde bulunun bakalım! Evet, haklısınız. Kara, Kolomb’un müjdelediği gibi, tastamam

üç gün sonra görünmüştür! Ve elbette karayı ilk gören de Rodrigo’dan başkası değildir …

Gelgelelim Kolomb, karayı ilk görene verilmesi vaat edilmiş olan 10 bin altını Rodrigo’ya vermemiştir. Miralay Abdurrahman Bey’in bu işe fena halde içerlediği anlaşılıyor: “İsyan müşkülatından kurtardığından ve tarih sayfalarına ‘Yeni Dünya’ kaşifliğini kazandırdığından dolayı Kristof Kolomb, Rodrigo’ya yalnız hükümdarların mükafatını değil, aynı zamanda kendi parasından bile vermek lazım gelirken, bunlardan çekinmesini bir türlü tarihler halledememişler ve Kolomb hasis bir zat olmadığına göre, neden dolayı bu küçüklüğü irtikap ettiğine akıl erdirememişlerdir.”

Peki, şimdi soralım: Kristof Kolomb bu mükafatı niçin Rodrigo’ya vermedi?

Miralay Abdurrahman Bey, bu sorunun yanıtının Fransız kaptan Charcot’nun 1928 yılında yayımlanan “Christophe Colombe vu parun Marin” (“Bir Denizci Gözüyle Kristof Kolomb”) adlı kitabında verildiğini bildiriyor bize. Charcort’ya göre, Kolomb, Rodrigo için “Bu zat, adi bir tayfa olmayıp, Müslüman bahriyesine mensup idi. Gizli din ve nam taşıyordu. Buna benden başka kimse vakıf değildi. Binaenaleyh, yenidünya keşfi şerefini resmen bir Müslüman’a vermek istemediğimden mev’ud (vaat edilmiş H.Y.) mükafatı kendisine teslim etmedim.” demiştir. ..

Diyelim ki; Rodrigo, “gizli bir din taşıyan” bir Müslüman’ dı. Kabul de, “Türk” olduğu nereden belli peki?

Miralay Abdurrahman Bey, buraya kadar belki de doğru yanları olabileceğini düşündüğümüz açıklamalarına, bu defa akıllara seza bir yenisini ekliyor. Bakınız, şöyle:

İspanyol donanmasının ilk defa yanaştığı adaya Kolomb ‘San Salvador’ adını vermiştir. Ama adının yerlileri ‘San Salvador’ yerine ‘Guvani Hani’ adını kullanmaktadırlar. Tarihçi J.Harisse(?) ise bu adın ‘Guvan’ ve ‘Hani’ anlamına gelen iki sözcükten oluştuğunu öne sürmektedir. Ona göre, amiral gemisinde Rodrigo’nun bazı arkadaşları da vardır ve bunlardan birinin adı da ‘Yuvan’dır (Johann, loannis?). Kara ilk defa göründüğünde bu arkadaşlarından biri direkte bulunan ‘Yuvan’a Türkçe olarak “Yuvan (kara nerede), hani?” demiş, doğallıkla bu sözlerden bir şey anlamayan İspanyollar da Ada’ya “Guvan (Yuvan) hani” denildiğini sanarak bu adı San Salvador yerine kullanmaya başlamışlardır! …

Miralay Abdurrahman Bey, yazısını şöyle bitiriyor:

“Muhakkak olan bir şey varsa, o da Amerika keşfinde Kolomp’a Türk zabitleri, suret-i katiyete rehberlik etmişlerdir. Makalemizde ismi çok geçen Rodrigo, işte bu cesur adamların başları ve belki de gemi süvarisidir. Fakat teessüfle itiraf ederiz ki, bugün ne Rodrigo’nun asıl adını ve ne de Amerika’ya düşen Türk gemisinin ismini yazmaktan çok uzak bulunuyoruz.”

Bu makalenin yazıldığı tarih 1934 yılıdır ve okullarda yavaş yavaş tahtalara göç yollan haritaları asılmaya, Ankara köylerinde antropometri çalışmaları yapılmaya başlanmış; ilk insanın “Türk” olduğu ispatlanmış; “elektrik” sözcüğünün “yaltınk”tan geldiği gözler önüne serilmiştir. Elbette Amerika da Türkler tarafından keşfedilecek, “San Salvador”un asıl adı “Guvan Hani” olduğu(!) kanıtlanacaktır!..

Burada insanın aklına bir soru geliyor: Sakın Rodrigo, hazır Amerika’ya ayak basmışken bir koşu “Niagara” şelalelerine kadar gitmiş ve “ne yaygara!..” diyerek şelaleye de bu adı vermiş olmasın?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir