Bir Konser Anısı ya da İsmail Bey diye biri

Ege tarafında bir konserdeydik, yıl 1996 olsa gerek. Salon hınca hınç dolu. İki-iki buçuk saatlik konserden sonra kulise döndüm. Bu işin içinde olanlar bilirler, konserinize binlerce insan gelse bile, bunlardan çok az kısmı kulise girebilir. Kulise girebilmek için her şehirde belli kurallar geçerlidir. Bunlar yazısız kurallardır. Bu kuralları şöyle sıralayabilirim:

Şehrin emniyet müdürünün ya da valisinin çocukları olacaksınız ki, polis kordonunu rahatlıkla aşabilesiniz.

Bodyguardlardan, o andaki salon güvenliğinden sorumlu olan insanlardan birinin yakını olacaksınız.

Şehirde konseri organize edenleri yakından tanıyacaksınız ki bu hem konsere hem kulise daha rahat girmenizi sağlayacaktır. Bunlar sadece benim için değil, birçok sanatçı için geçerlidir

Bunlar yazısız kurallardır. Yani ben kulisteyken birileri kapıyı açıp girebiliyorsa ve fotoğraf çektirip imza almak istiyorsa, mutlaka bir yerden torpillidir.

Aslında ben kulise herkesin gelmesini isterim; ama ne zaman ne de mekan buna olanak vermediği için en azından gelenlerle çok yakından ilgilendiğim, kulise kim gelirse gelsin bu gelen arkadaşlarla fotoğraf çektirdiğim, ya da kaset kapaklarını imzaladığım çok iyi bilinir.

Yine böyle bir gündü, uzaktan bir genç çocuk, yanında 2-3 kız arkadaşı ile beraber havalı bir şekilde kulise girdi. O sırada kuliste birkaç yerel gazeteci, birkaç imza isteyen arkadaş, bunun yanında orkestra üyeleri bulunuyordu. Kapıyı açar açmaz, elini uzatıp bana doğru yürüyerek, “N’aber Haluk’çuğum?” diye bir girizgahla yanıma yaklaştı. İçimden o anda “Mutlaka bir arkadaşımızdır, tanışmışızdır ki bu kadar samimi davranıyor.” diyerek hemen elimi uzattım ve “Merhaba, hoş geldin.” dedim. Tanımıyordum; ama yanındaki bayanlara karşı kendisini küçük düşüm1emek için sıcak davrandım. Tam o esnada gözlerime baktı “Beni tanıdın mı?” dedi. İçimden sitem ederek “Yahu adam seni nerden tanıyayım?” dedim. Yine içimden “Biraz tanışıklık göstereyim ki, arkadaşlarının yanında bozum olmasın.” diye söylendim. Sonra da kendisine “Evet, tanıdım.” dedim. O anki zor durumundan kurtarmak içini elini sıktım. “Hayır, tanımıyorum!” desem, arkadaşlarının önünde küçük düşecekti kendince. Hani imza isteyecekler diye düşündüm ve imzalarını vereyim de bir an önce gitsinler istedim. Ben tanıdım der demez bana dönüp “Peki nereden?” demez mi? İçimden bir küfür daha bastım. “Be adam!” dedim, “Bir kere merhaba demişim, seni tanıyorum, demişim, beni niye zora sokuyorsun? Hadi beni bırak, kendini niye zora sokuyorsun? Ben ne bileyim seni nerden tanıdığımı … ” diye içimden geçirirken döndüm yine onu kurtarmak için omzuna vurdum. “Tanıdım, tabiiki konserlerden, şuradan-buradan.” dedim. Adamın peşimi bırakmaya pek niyeti yoktu. “Yok yok, nerden nerden ?” dedi. Hay Allah, dedim kendi kendime; bir taraftan diğer çocukların fotoğraflarını imzalıyorum bir taraftan da İsmail adındaki o arkadaşla ilgilenmeye çalışıyorum. “İsmail’ciğim”, dedim, “Günde iki yüz-üç yüz kişiyle karşılaşıyorum, bir gün önce ne yemek yediğimi, nerde olduğumu bile unutmuş durumdayım.’ Tumeler-mumeler, başladım İsmail’ e derdimi anlatmaya. İşimi gücümü bıraktım, varsa yoksa İsmail’le uğraşıyorum. Ama birden kuşkuyla, “Ya bu adam bu kadar ısrarlıysa, kesin ben çok ayıp ettim; çünkü bu adam benim sınıf arkadaşım, unuttuğum bir dostumun tanıdığı olabilir. Uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşım olabilir.” diye düşünüp, İsmail’ e bir nevi özür mahiyetinde bir şeyler söyledim. “İşte, konserlerimdir İsmail’ciğim; şudur budur, öyledir böyledir, hatırlamıyor insan.” gibisinden bir sürü şeyler söyledim. Bu arada basın röportaj için bekliyor, bir sürü insan fotoğraf için, hatta İsmail’in yanındaki bayanlar da, “Yahu İsmail, bırak artık bu tanışma meselesini de fotoğraf çektirelim.” diyorlar. İsmail Nuh diyor peygamber demiyor. “Yok, yok, senin burnun büyüdü. Artık insanları tanımıyorsun.” Çok sinirlenmişti. Hata nerdeydi? Hafızamda mı, yoksa İsmail’ de mi? “İsmail’ ciğim,” dedim, “Yani bunun burun uzamasıyla ilgisi yok. Hatırlamıyorum, birçok insanla tanışıyorum. Çok insanla arkadaş oluyorum.” İsmail tekrar, “Yok, yok, benim tanıdığım Haluk Levent böyle değil.” deyince, bir zamanlar konserlerine gittiğim sanatçılar aklıma geldi. Zülfü Livan eli ‘nin kulisine bu kadar rahat girebilir miydim? Zülfü Livaneli’ye, “N’aber Zülfü, tanıdın mı beni?” deseydim benimle bu kadar ilgilenir miydi? Ya da sevdiğim başka bir sanatçı. Durdum, “İsmail ‘ciğim, nerden tanışıyoruz. Bana ne olur söyle. Kendimi affetmeyeceğim. Lütfen söyler misin nerden tanıştığımızı?” İsmail bana baktı ve “Geçen yılki Fethiye konserini hatırlıyor musun?” diye sordu. “Evet,” dedim. “Organizasyonla birlikte yemeğe gitmiştin hatırlıyor musun?” “Yemeğe çıktığınız yerde yan tarafta gençler bira içiyordu.” dedi. “Hatırlıyor musun?” “Evet,” dedim. “O gençlerden biri bendim.” “Sana Ümit Besen ‘den bir şarkı söylemiştim arda abi, beğenmiştin.” “İşte o İsmail benim.” Dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. İçimden kendime küfür etmeye başladım. Hemen o anda gazeteci arkadaşları çağırdım. Onlara şöyle seslendim “Değerli basın mensupları, değerli arkadaşlarım, yanımda gördüğünüz İsmail’i ben geçen sene Fethiye’de tanıdım. Ve o anda bira içerken Ümit Besen şarkısı söylemiş. İşte o İsmail burada arkadaşlar. Her Allah ‘ın günü ben İsmail’i düşünüyordum,” dedim ve basın mensuplarının şaşkın bakışları altında İsmail’e döndüm. “Tanımıyorum ulan, tanımıyorum seni.” dedim. İsmail boynu bükük şekilde çekip gitti. Bunları söylediğim için kendime çok kızdım; ama beni tam tamına 40 dakika oyalamıştı İsmail. Bir sanatçının yoğunluğunu düşünmeliydi. O günden sonra çok İsmail’ler türedi. Bir kez merhabayla on yıllık arkadaş gibi, “Neden tanımadın?” sorusunu soran İsmail’ler çok oldu. Ne sanatçılar izleyenleri ne de izleyenler sanatçıları kendi komplekslerinin nesnesi yapmamalı. Doğallıkla; ama mutlaka karşılıklı saygıyla yaşanmalı her şey.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir