Filipinler / Manila

Bangkok‘tan sonra, Filipinler‘in başkenti Manila‘ya gidiyoruz. Burası da tam Uzak Doğu. Ama sık sık iç savaşlar patlak verdiğinden, ülke düzensiz. Hatta tehlikeli. Rehber, geceleri sokağa çıkmamamızı söylüyor. Soygun, vur-kaç, cinayet yaygın, diyor. Gerçekten otobüsle kenti gezerken, hemen her yerde iç savaşın etkilerini görüyoruz. Sokaklarda duvarlara türlü sövgüler yazılmış. Başta saray olmak üzere, birçok yapının camları kırık. Demir korkuluklar yerle bir edilmiş. Hele bir yoksullar semti var ki!… İçler acısı. Eski devlet başkanı, yabancılar görmesin diye bu semtin çevresine duvarlar ördürmüş.

Otobüs, yoksullar beldesinin birkaç sokağına girdi. İnsan olmaktan utandım. Kara gözlerini üstümüze dikmiş, aç, çıplak insanların yüzlerine bakamadım. Sanki durumlarından ben sorumluymuşum gibi olduğum yere büzülüp kaldım. Yarı çıplak çocuklar, çamurlar, çöp, pislik içinde debeleniyor. Gülmekle ağlamak arası bir yüz ifadesi edinmişler. Karşıdan bakınca, insan yavrusu mu, yoksa çöpler arasında eşinen garip bir yaratık filan mı, diye kuşkuya düşüyor insan. Evler kümes gibi. İnsanların üstünü kara bulut gibi sinekler sarmış. Öyle de iriler ki!… Birkaçı otobüsün camına yapışıyor… Kimi evlerde çamaşır yıkanmış. Sokağa gerili iplere asılmış. Yer bezi gibi kapkara ve paçavra görünümünde.

Otele döndüğümüzde, içinde bulunduğumuz lüks, diken olup batıyor. Hele sofraya dizili yiyecekler, iyice tedirgin ediyor.

Gezi başkanına, Manila‘ya niçin geldiğimizi soruyorum. O da burada hep üzücü şeyler görmeyeceğimizi söylüyor. Ertesi gün unutulmaz bir geziye çıkacağımızı haber veriyor.

Gerçekten, sabah erkenden mayolarımızı alıp otelden ayrılıyoruz. Manila dışında bulunan, dünyaca ünlü bir şelalenin kaynağına gidiyoruz. Pagsanjan Şelalesi öylesine güzelmiş ki, dünyanın dört bir yanından gelen film yapımcıları burada film çekerlermiş. Rehberin, adlarını anımsayamadığı pek çok ünlü filmde görülmüş bu şelale.

Herkes sevinç ve coşku içinde. Pagsanjan gezisini ölümsüzleştirmek için fotoğraf makineleriyle video kameralarını hazırlıyorlar.

Ne var ki eşimle ben pek sevinçli değiliz. Tersine üzgünüz. Başımıza tatsız bir iş geldi. Ama arkadaşlarımızın coşkusunu gölgelememek için durumu kimseye açmıyoruz. Bu tür uzun gezilere çıkarken, paramızı birkaç ayrı yere saklamayı âdet edinmişizdir. Bu gezide de benzer yöntemi uyguladık. Filipinli rehber, hırsızlık olaylarının yaygınlığını belirterek paralarımızı otel kasasına koymamızı önerdi. Biz de paramızın bir bölüğünü kasaya koyduk. Bir bölüğünü de yanımıza aldık. Rehberin dediğine göre burada kaybolan paranın bulunması olanaksız. Polis falan yardımcı olamıyor. Biz bu duruma şaşırıp dururken, cebimizdeki paranın yok olduğunu anladık. Tam da Pagsanjan Şelaleleri‘ne hareket edeceğimiz sırada. Kimseye bir şey demeden otobüse bindik. Yol boyu hep kara kara bu durumu düşündük.

Ne var ki Pagsanjan, kaygımızı köreltti. Gerçekten çok çok ilginç bir yerdi burası.

Otobüsten indik. Mayolarımızı giydik. Eşyalarımızı depolara kilitledik. Havlulara bürünerek, nehir kıyısına indik. Orada yüzlerce kano duruyor. Bu taşıtlar iki yolcu alabiliyor. Biri önde, biri arkada, iki de yöneticisi var. Fotoğraf makinelerimizi, naylon torbalara koymamızı söylediler. Şelaleye doğru bizleri, zorlu bir yolculuğun beklediğini belirttiler. Her türlü tehlikeyi göze alıp almadığımızı da sordular.

Yerlilerin bu tutumu, içime korku saldı. Ama çevreme baktım, herkes biniyor kanolara. Hatta on aylık bebeğiyle bir Japon kadın bile var.

Eşimle birlikte bir kanoya yerleştik. Yerleştik diyorum çünkü kanonun tabanına bacaklarımızı uzatarak oturuyoruz. Eşim, sırtını kanonun arkalığına dayıyor. Ben de eşime yaslanıyorum. Kanoyu yönetecek olan yerli gençlerin elinde, sadece kalın bir sopa var. Kürek filan yok. Yolculuğumuz nehrin akşına ters yönde olacak üstelik.

Nasıl gideceğiz acaba, diye düşünürken kıyıdaki kanolar, hep birlikte hareket ediyor. Tren vagonu gibi birbirine bağlanan kanoları, en başta bulunan büyükçe bir motorlu kayık çekiyor. Çok güzel bir görünüm oluşturuyor bu kano dizileri. Çok geçmeden karşıdan gelen bir diziye rastlıyoruz. Yolcular, nehirden çıkmış gibi ıslak. Ama herkes çok neşeli. Kimileri başparmaklarını göğe doğru kaldırıp geldikleri yerin çok çok güzel olduğunu ifade ediyor. Tek tük, korkulu yüz ifadelerine de rastlıyoruz.

Bir saate yakın, bu şekilde yol alıyoruz. Sonra birden, dizi dağılıyor. Motorlu kayık bizi bırakıyor. Her kano, kendi başına yol almaya başlıyor. Kanocu genç yerliler, ellerindeki

güçlü sopayı dibe saplaya saplaya kanoları ilerletme savaşına girişiyorlar.

Meğer asıl savaş daha sonra olacakmış. Çok geçmeden nehir sığlaşmaya başlıyor. İkide bir kano altta bir şeylere takılıyor. Devrildik devrileceğiz!… Bu arada, çevrenin görünümü de hızla değişiyor. Önce tropikal orman içinde akan nehir, sonradan giderek derinleşen bir vadi tabanında akmaya başlıyor. Orman içinde ilerlerken insan kendini, Afrika ya da Güney Amerika‘da, balta girmemiş ormanlarda, keşif gezisine çıkmış sanıyor. Pek çok kişi, benzer şeyler söyledi. Doğal ortam, insanı öylesine çabuk etkiliyor ki!…

Çok geçmeden, tehlikeli serüven başladı. Nehir giderek sığlaştı. İki de bir önümüze taşlar, kayalar çıkıyor. Kanocular ellerindeki sopaları bıraktılar. Kanoyu kayaların arasından ilerletmek için nehre girdiler. Öndeki çekiyor, arkadaki ise var gücüyle itiyor. Bu arada devrildik, devrileceğiz. Kanonun kıyılarına sımsıkı tutunmaktan başka, alabileceğimiz hiçbir önlem de yok… Nehrin iki yanında artık ağaç filan kalmadı. Göğe doğru dümdüz, duvar gibi uzanan, kara kara kayalar var. Şelaleye yaklaştıkça vadi daha da derinleşiyor. İki yandaki kömür görünümlü kayalar, daha çok yükseliyor. Derin bir uçurumun dibindeyiz artık.

Nehir yatağındaki kayalar da öylesine sıklaşıyor ki!… Bir süre sonra geçit vermez oluyorlar. Ne yapacağız diye dertlenip dururken, birden, kanocu gençler, tekneyi omuzluyor, kayalardan aşırıp yeniden nehre atıyorlar. Gülmekle ağlamak arası bir duruma düşüyorum. Bu durum bir kez değil, sanki on kez yineleniyor. Sadece biz değiliz sırtta taşınan. Hemen her kano bu yöntemle atlatılıyor kayalardan. Bağrış çığrış yanında, kahkahalar, şarkılar

inletiyor ürkünç vadiyi. Bu arada sırılsıklam oluyoruz. Teybimle fotoğraf makinemi sardığım plastik torbayı başımdaki hasır şapkanın içine tıkıştırıyorum. Şapkayı başıma geçirip bağlarını çenemin altından sımsıkı bağlıyorum. Çünkü artık resim çekmek, teybe kayıt yapmak olanaksız.

Bir süre sonra, çevrenin görüntüsü yeniden değişmeye başlıyor. Nehrin iki yanındaki kara kayalarda çağlayanlar beliriyor. Kayaların ürkünçlüğü yok oluyor. Tersine, öyle bir güzelleşiyor ki!… İnsan nereye bakacağını şaşırıyor. Bu arada çağlayanlardan nehre dökülen sular bizleri de sırılsıklam ıslatıyor.

Yolumuzun üstüne kayadan bir adacık çıkıyor. Adacığın iki yanında birer kanoluk geçit var. Tüm kanolar sıraya giriyor. Kanocular, tekneleri sırtlıyorlar. Bu geçitlerden bizleri öteye aşırıyorlar. Kano, kıl payı geçiyor bu dar yollardan, akan suyun gücüyle kayalara çarpsak, kanonun parça parça olması işten değil. Tabii bizler de nehre döküleceğiz.

Bu olasılık tüylerimi ürpertiyor. Suya düşmekten korkmuyorum da, timsah filan varsa… Sonunda dayanamayıp kanocu gence, burada timsah yaşıyor mu, diyorum. Delikanlı İngilizce anlamıyor ki!.. Bön bön yüzüme bakıyor. Herhâlde yoktur diye avutuyorum kendimi.

Adacık engelini aştıktan kısa bir süre sonra, birden Pagsanjan Şelalesi olanca görkemiyle karşımıza çıkıyor. Doğrusu ya, bu güzelliği görmek için onca çileye değer. Bir de paramız kaybolmasaydı, diye geçiriyorum. Sonra şelalenin etkisine kapılıp her şeyi unutuyorum.

Şelale yüz elli metre yüksekten, havuz gibi doğal bir çanağa dökülüyor. Kaynağı ise karşımızda dağın tepesinde.

Kaynaktan fışkıran suların bir bölüğü ise göğe püskürüyor. Şelalenin çıktığı yerde, göğe püsküren su zerrecikleri, pırıl pırıl bir bulut yumağı oluşturuyor. Bu güzelliği tam anlamıyla dile getirmek olanaksız sanırım. Ben sonradan şunları kaydetmiştim teybe: Karşımızdaki dağ düşsel bir baş. Şelale o başın görkemli saçları. Tepedeki pırıltılı bulut yumağı da baştaki taç gibi sanki…

Yol burada sona eriyor. Kanolardan iniyoruz. Herkes fotoğraf makinelerini, video kameralarını çıkarıyor. Bu görülmemiş güzelliği ölümsüzleştirmeye girişiyor.

Şelaleden dökülen sular, geldiğimiz yöne doğru akarak. Pagsanjan Nehri‘ni oluşturuyor. Şelalenin döküldüğü yer, küçük bir göl görünümünde. Gölden taşan sular, nehir yatağına gidiyor. Gölün kıyısında, bambu gövdelerinden yapılmış bir sal var. Bu salla isteyen, şelalenin tam altına kadar gidebiliyor. Kıyı ile şelalenin altındaki kayalardan birine, kalın halat gerilmiş. Salcı bu halata tutunarak, salı şelalenin altına kadar götürüyor. Aynı yöntemle geri dönüyor.

―Bunca   yol   geldikten   sonra,   şelalenin   döküldüğü   yere gitmemek olur mu?‖ diyerek kendimi ve eşimi yüreklendiriyorum. Sala biz de biniyoruz. O arada şunu gözlüyorum. Salda bizim kuşaktan tek bir yolcu yok. Çoğunluğu gençler oluşturuyor. Acaba hata mı ediyoruz, diye geçiriyorum bir an. Sal, şelaleye doğru yaklaştıkça, o güne değin hiç duymadığım coşkularla dolup taşmaya başlıyorum. Bir yandan korkular sarıyor içimi. Suların çağıltısı, gök gürlemesini andırıyor. Çok geçmeden bu gürlemenin içinde buluyoruz kendimizi. Ellerimle kulaklarımı tıkıyorum. Kulak zarlarım bıçakla kesilmiş gibi acıyor. Gözlerimi de yumuyorum. Çünkü tepeden köpürerek dökülen sular, göz kapaklarımı açmamı engelliyor.

Şelalenin kıyısından geçip arka tarafına varıyoruz. Burası, derin bir mağara. Karanlık ve korkunç üstelik. Arkamızda tarifsiz gümbürtülerle akıp duran şelale, önümüz karanlık bir mağara. İşte o an yüreğime dayanılmaz bir sıkıntı giriyor. Sanki, şelalenin tonlarca suyu göğsümün üstüne dökülüyor. Çaresizlik içinde gözlerimi ve kulaklarımı kapatıp oradan çıkmamızı bekliyorum.

O anda, doğa güçleri karşısında, korku ve çaresizlik içinde yaşayan, atalarımızı düşünüyorum. Kim bilir zavallı insanoğlu, doğa karşısında nice açmazlara düştü. Şimdi artık, pek çok doğa gücünü denetiminde tutuyor insan. Yerkürenin bağrından fışkıran coşkun, taşkın suları barajlara tutsak ediyor. Şimşek olup ışıklar çakan, yıldırım olup düştüğü yeri yakan, doğanın elektrik gücü de artık insanın buyruğunda.

Oysa bir zamanlar, insanoğlu şimşek çakınca, korkuyla yerlere kapanmış. Onca ilkel yaşamdan sonra, insanlığın erişmiş olduğu bugünkü uygarlık düzeyi, gerçekten övünülecek bir durum. İnsan bunca yücelmişken, bir de savaştan vazgeçse!… İnsanlığın tek değişmeyen yanı bu. Ta mağaralarda ağaç kovuklarında yaşadığımız dönemlerden bu yana hep savaşmışız. Uygarlığın teknolojinin doruğuna ulaştığımız şu aşamada bile, hâlâ kıran kırana savaşmaktayız.

Sal mağaradan çıkmış, gölün ortasına doğru varmış. Benim hâlâ gözlerimle kulaklarım kapalı. Eşimin uyarısıyla gözlerimi açtığımda, coşkulu ve korkulu bir düşten uyanmış gibiydim.

Yaşamım boyunca, bu yabanıl güzelliği unutabileceğimi sanmıyorum. Dönüşte şelalenin yakınında, kıyıdan suya sarkmış bir bitkiyi kopardım. Otelde kitap arasına koyup kuruttum. Eve dönünce, ince bir naylona sarıp çalışma masamın karşısındaki cama yapıştırdım. Ona

baktıkça Pagsanjan Şelalesi, olanca görkemiyle belleğimde diriliyor.

Otele döndüğümüzde, hoş bir sürprizle karşılaşıyoruz: Oda anahtarımızı veren görevli: ―Siz bu sabah bir şey kaybettiniz mi?‖ Evet. Para çantamız bulunuyor. Kahvaltı salonunda düşürmüşüz. Garsonlardan biri bulmuş. Garsona

teşekkür    ediyoruz.    Verdiğimiz    bahşişi    utanarak   alıyor. Onunla dürüstlük anısı olarak bir de fotoğraf çektiriyoruz. Manila‘da ertesi gün, dünyaca ünlü zenginlerin yaşadığı bir semti geziyoruz. Buradaki köşkler, konaklar, villalar, yüksek duvarlarla çevrili. Silahlı koruma görevlileri yanında azılı köpekler de var. Otobüs yüksek olduğu için bu görkemli evlerin bahçelerini görebiliyoruz. Resim gibi bu bahçeler. Yüzme havuzları güneş altında ışıldıyor. Her evin bahçesinde üç beş (hatta sekiz on) tane lüks araba duruyor. Hepsi de son model arabalar. Ben önce bu mahallede oturanları Manila‘da yaşayan Amerikalar filan sanıyorum. Sonradan anlıyoruz, meğer Filipinli zenginlermiş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir