Mısır

24 Nisan 1993 Cumartesi/ Kahire/ Mısır

Afrika’nın en büyük kenti Kahire’nin uluslar arası hava alanından bindiğimiz taksinin şoförü dönüp sordu: “Mısır’ a hoş geldiniz, neredensiniz?” “Türkiyeliyiz, İstanbul’dan.” dedik. “İstanbul kaç yıllık kent?” diye şoför sorguya devam etti. Ben hemen iftiharla, “2700 yıllık.” dedim. Mısırlı güldü: “Ne kadar gençsiniz.” Dedi. “Bakın şimdi 4000’li yıllardan geçiyoruz.” Evet “tarihin anasına” gelmiştik. Merhaba Mısır.

Yıllar sonra yine Mısır’dayım. Bir farkla, o zaman gezi notları yazmıyordum, şimdi yazıyorum. Mısır, dünyanın en eski uygarlık miraslarından birine sahip bir ülke. Uygarlık macerası yaklaşık 7 bin yıl önceleri Mezopotamya İndüs vadisi, Çin’in Sarı Nehir çevresi ile Nil deltasında başladığını tarihler yazıyor. Bugün Mısır, tarih içerisinde çektiği tüm çilelere rağmen, dünyanın önemli bir “turizm gözdesi”. Bunun çok önemli nedenlerinden biri, kültürel zenginlik kadar, özellikle kışları son derece ılıman iklimiyle soğuk iklimlerde yaşayan zenginlere bir kaçış olanağı vermesi. Mısır, turizm alanında büyük ufkunu iyi değerlendirmiş. Kahire bir oteller kenti. Dünyanın önde gelen tüm otel zincirleri, başkent Kahire’yi mekân tutmuş. Üstelik tek bir otelle de değil. Hilton, Sheraton, Holiday Inn gibi otel zincirleri, birkaç otelle piyasaya girivermişler. Bin minareli başkent Kahire, ünlü müzeleri ve çarşısıyla her çeşit turiste bir şeyler sunabiliyor.

Gezmeye Sakkara’dan başladık. Sakkara, ilk Mısır uygarlık yapı gruplarından biri; son derece sade anıtsal mimarisiyle dikkat çekiyor. İçeride yaşlı taş ustaları bir taraftan ahenkli çekiç sesleriyle taş yontup, yıkık yerleri restore ediyorlar. Son derece keyifli fotoğraflar çektim. Aslında Mısır’da fotoğraf çektiğiniz zaman, aynen Fas’taki gibi “Bahşiş” diye yakanıza yapışılıyor. Ama buradaki işçiler her halde iyi para aldıklarından üzerime gelmediler. Çöl ortasında bir “vaha” gibi yükselen anıtın etrafında deklanşöre basıp durdum.

25 Nisan 1993 Pazar/ Kahire/ Mısır

Başkent Kahire yalnız Mısır’ın değil, dünyanın en kalabalık kentlerinden biri. Kahire yaygın bir kent. Sadece Nil kenarında büyük gökdelen oteller dışında fazlaca yüksek bir yapılaşma yok. Modem yerleşimlerde kat yüksekliğinin beş ila altı kat ile sınırlı olduğunu gözlüyorsunuz. Genelde ise yapılar iki veya üç katlı. Bizim büyük kentlerimizin başına gelen, elbet buranın da başına gelmiş. Büyümenin getirdiği “spekülasyon”, buranın da yükselen arsa fiyatları karşısında o şirin alçak yapılan eritiyor, yerine yüksek yapılar getiriyor. Nil kıyısında yaptığınız küçük bir gezinti bu değişimi izlemenize yetiyor.

Bugün Mısır’ın ulusal bayramı. Sabahtan bu yana bir alay genç sokaklarda bağırarak koşuya başladı. Sıcak bir ülkenin, sıcakkanlı gençliği. Sina’nın kurtuluşunu kutluyorlarmış. Uluslarının bayramları kendilerine göre yorumlamaları her zaman ilgimi çekmiştir. Aslında Kahire sokaklarını gezerken, Mısır’ın bugün sürdürdüğü “kimlik” olayını da izliyor insan. Bir meydanda Mısır antik aslan heykelinin yanında ayakta duran çağdaş kadınının sergilediği anlamın, Mısır’ın topraklarındaki “köke bağlanma iradesi” olduğuna şüphe yok. Her ne kadar bugün, bu topraklar üzerinde yaşayan ulusun o eski uygarlığının temelleriyle tam bir ilgisi olmasa bile, bu bağın aslında hiç de kopuk olmadığını ispatlayan o kadar çok tarihi ve sosyal gözlem var ki … Sokakta başıboş dolaşan kediler, sanki hiyeroglif yazılardan fırlamış gibi.

Dün Menfis’ de gördüğümüz Ramses heykelini, Luksor vadisinde bulan ünlü İngiliz Arkeolog Carter “Tanrılar ve İnsanlar” adlı o nefis kitabında şunları anlatıyor:

“Heykeli bir şata yükleyip Nil’den Kahire’ye doğru yola çıkarmışlar. Çöldeki kabileler haberi almış. Herkes at binip kıyıya akın etmiş, Ramses’in heykeli geçerken herkes secdeye varıp dua etmiş. Acaba şimdi bunu nasıl yorumlamalıyız? İslamiyet’in yorumu açıkta. İnsan kültürünün davranışlarına pek akıl ermiyor. Buna akıl ermediği gibi bugün Memlük mezarlığının, o boş muhteşem mezarlarının da, Firavunun piramit geleneğiyle bir ilgisi olduğu da açık. Koca koca cami ve binaların bir “ölü evi” olarak yüzyıllarca, Filistinliler Kahire’yi işgal edene kadar boş kalması da ilginç. İnsan geninin ‘Kültürel bir bağlantısı var mıdır acaba?’ diye sorarak cümlemizi noktalayalım.”

Otelin çatısından aşağıya, Nil’e bakıyorum. Sağda solda balıkçı kayıkları, ileride tipik Nil yelkenlileri. Nil, Kahire’ye tam anlamı ile hayat veriyor.

Akşam, Gizza’daki “ses ve ışık” gösterisine gidiyoruz. Gizza piramitlerine ışık gösterisinin düzenlendiği yerden bakınca önce tüm heybetiyle Keops’un eskiden 146 metre olan şimdi 137 metreye düşmüş kütlesini görüyorsunuz. İki buçuk milyon blok taştan yapılmış. Mısır’ a simge olmuş, dünyanın yedi harikasından ilkini görüyorsunuz. Onun yanında Kefren Piramidinin 143 metrelik tepesinde, yüce bir dag başının karlı zirvesini andıran, halen yerinden dökülmemiş parlak granitlerini görüyorsunuz. Daha geride de Mykerinos’un 62 metrelik daha küçük cüsseli piramidi seçiliyor. Piramitler bir plato üzerinde sıralanmış, tümünü de “Sfenks” koruyor.

26 Nisan 1993 Pazartesi/ Kahire/ Mısır

Kahire’nin en ünlü müzesi “Mısır Müzesi” ne yollanıyoruz. Mısır’ın tahrip edilmemiş, soyulmamış, kaçırılmamış tarihi eserlerinin toplandığı yere gidiyoruz. Gerçekten, kalanlar diye tanımlamamın nedenini açıklamak isterim. Müzenin neredeyse bir tam katını dolduran “Tutankamon’un hazineleri” diye bilinen mezannı görünce, her şeyi yeniden değerlendiriyor insan. Bir tesadüf, Mısır televizyonu da firavunun altın mezarı çevresinde bir program çekiyordu. Olamayacak kadar güzel bir tesadüf. Her yer profesyonel ışıklandırılmış ve ben sanki o ekiptenmişim gibi büyük bir rahatlıkla aydınlanmış her şeyi çekiyorum. Tutankamon hazinesi inanılmaz bir şölen. Bu hikâyeyi, hazineyi bulan büyük arkeoloğun son derece renkli kaleminden okumayı herkese tavsiye ederim. Bizde “Remzi Kitabevi” bu kitabı yayınladı.

Tutankamon’un Mısır tarihinde zengin bir yeri yok. Eğer Osmanlı dönemiyle kıyaslarsak “Fetret devri” gibi bir dönemde yaşadığı biliniyor. O tür bir karışıklıkta hükümdar olan bir firavundan kalanları gözlerken, bunun gerisinin nasıl bir zenginlik olduğunu düşünüyorsunuz. Tutankamon’un özelliği, yegâne soyulmadan ele geçen mezar olması. Firavun mezarlarının daha- krallıklar döneminde; dara düşen firavunlar tarafından bile soyulduğu rivayet ediliyor. Dünya müzelerinde Mısır koleksiyonlarını, özellikle British Museum ve Louvre’dan tanıyanlar, Mısır’ın nasıl yağmalandığını bilirler. Ben, New York Modem Sanat Müzesi’nde, küçük bir piramidin, binanın içinde yeniden kurulmuş halini gördüm.

Kalanların arasında kendi kültürlerini tarif etmek, tanıtmak için yaptıkları o harikulade minyatür maketleri görüp de hayran olmamak mümkün mü? Minyatür maketler kadar Mısır tarihinin ve kültürünün açıklanması için en önemli kaynaklardan biri de şüphesiz “hiyeroglif yazılar”. Papirüs, Nil kıyılarında yetişen bir bitki. Kamış gibi süratle büyüyen üçgen kesitli, uzun saplı bir bitki. Papirüs kâğıdı, bu bitkinin salatalık gibi soyulup, sırayla yan yana birbirinin üstüne gelecek şekilde sıralanan kabuklarının kurutulmasından oluşuyor. Bu lifli yüzeyi, havlu gibi bezlerle sıkıp suyunu çıkartıyorlar. Bugün Kahire’de, Sakkara’da, Giza civarında pek çok papirüs dükkanında bu eski malzemenin tekrar kullanılmasıyla, resimler yapılıp satılıyor. Böyle bir mağazaya girdiğinizde tüm resimler “örnek” olarak duvara asılmış. Üzerinde numara ve fiyatı var. İstediğinizde seçip size dağıtılmış kâğıda yazıyorsunuz. Bankoda hepsinden çoğaltılmış, depo edilmiş duruyor. Ayırıp size veriyorlar. Bunlar arasında kalite ve fiyat farkı da çarpıcı. Sokak aralarında bir Mısır paunduna alabileceğiniz bazı örnekler lüks otellerin dükkanlarında 50 paunda kadar yükselebiliyor.

Papirüs kağıdına hem yazı hem de resim yapılıyor. Mısır kültüründe “katip”lerin önemi. Ortada. Müzeler onların heykellerinden geçilmiyor. Mısır yazısı, milattan önce 3100 yıllarına tarihleniyor. Mısır yazısını 1799’da Napolyon’un askerlerinin bulduğu “Rozetta” taşından söküp çıkaran isim Jean François Champillion. Tüm heykellerde ve granit sütunlarda yazılara rastlanıyor. Mısır, kendini geleceğe taşıyacak her yolu denemiş. Eski krallıktan kalan o harikulade papirüs örnekleri, Mısır Müzesi duvarlarını zenginleştiriyor.

27 Nisan 1993 Salı/ Mısır

Khalili, Kahire’nin bizdeki Kapalıçarşı örneğinde olduğu gibi büyük “Doğu çarşısı” geleneğine uygun yeri. Kapalıçarşı’da rastlayabileceğiniz çok şeye, burada da rastlayabiliyorsunuz. Günlük kıyafetlerden rakkase aksesuarlarına, kuyumculardan antikacılara, kahvelerden restoranlara kadar bir büyük yaşam alanı.

Mısır, parfümün icat edildiği yer. Yüzde 90’ı çöl olan bir ülkede çiçeğe verilen değer insanı şaşırtıyor. Ama Mısır’a can veren Nil’in kıyılarında her şeyi yetiştirmek mümkün. Üstelik hiç bulutsuz, yağmur yağmayan, çok uzun bir güneşli mevsim içinde. Hala parfüm endüstrisinin en önemli unsuru olan, koku uzmanları kadrolarının büyük bölümünün yetiştiği yer, yine Mısır. Çarşıda gezerken ayakçılar gelip, batıda dünyanın parası olan “marka parfümleri” size çok ucuza satmayı teklif ediveriyorlar. Koku aynı; ama kalıcılığı sanıyorum az. Yani çabuk uçup gidiyor. Parfümcü dükkanları antik eczaneler gibi son derece eski üslupta; ama özenle yapılmış dükkanlar. Birdenbire yüzyıllar öncesine dönüp, geleneksel Mısır kibarlığıyla size bir parfüm satmaya uğraşan insanların arasında, bir zaman yolculuğuna çıkıyorsunuz. Khalili çarşısını görmeden Kahire’yi ve Mısır’ı anlamak mümkün değil. Buradaki canlılık ve cıvıltı sanki Mısır’ın özü.

Kahire’nin eski kent çekirdeğinde geziyoruz. İbn Tulun Camii Mezopotamya mimari geleneğinde olduğu gibi, dışarıdan merdivenli döner bir kule halindeki özgün minaresiyle ve taş avlunun gösterişten uzak süslemesiyle ilgi çekiyor. Sonra Sultan Hasan Camii’ne gittik. Sade Mısır geleneği içinde yine özgün bir yapı.

Akşamüstü “Mena House” denilen Gizza’daki Süveyş Kanalı ‘nın açılışı sırasında imparatorların, sultanların kalması için inşa edilmiş bugün lüks bir otel olarak kullanılan saraya gittik. Bizim “Çırağan” veya Fas’taki “Mamunia” gibi son derece lüks bir yer. Ve görüş perspektifinde piramitler uzanıyor. Piramitlerin dibinde turistleri gezdirmek için süslü develeriyle eşelenen deveciler, Arap atlarına binmiş çevrede gezinen yine turistlerin siluetleri, alçalan akşam güneşinin ışıklarına karışmış.

Sonuç olarak Mısır’ı görün. Musa’nın doğduğu yeri, İsa’nın geliştiği, İslam’ın önemli bir merkezini, Kahire’yi, Luxor’u, Aswan’ı, Abu Simbel’i, Sina’yı, Hurhguda’yı, Port Said’i, İskenderiye’yi, evet, 50 yüzyılın hikayesini, Mısır’ı keşfedin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir