Theòule

Bir yerde çakılıp kalmayı hiç sevmem. Bavulları yükleyip bir yere gidip, tatil bitene kadar hep aynı yerlerde dönüp dolaşıp, aynı şeyleri yapmak bence zaman ziyanı-dır. (Tabii tutkun olduğum yerler hariç.)

Belki aynı yerlerde dolaşılır ama aralara mutlaka sık sık değişiklikler katılmalıdır. Böyle bir şeyi İstanbul’da yapmak zordur.

Sonra üç bir yanı denizlerle çevrili bir şehirde deniz taşımacılığı, yeterli değil. Daha doğrusu mesela deniz otobüslerini sabah-akşam kullanmak nüfusun pek çoğu için imkansız. Pahalı, insanlar daima kara yollarına mah-kum ediliyor.

Sonra bağlantılar zayıf. Aynı biletle otobüsten hemen vapura, vapurdan trene şeklinde bir zinciri insanlar istese de trafik yüzünden uygulayamıyor ki. Ayrıca Demir Yollarının banliyö hatları yeterli ve güvenli değil.

10. yıl marşımızdaki “Demir ağlarla ördük ana yurdu en baştan” sözleri ne yazık ki orada kalmış. Mesela İstanbul’dan trene binip, Marmara’nın güney sahillerinden geçip Ege’ye dönmeyi, Ege sahillerinden geçerek, Akde-niz’in güzel sahillerinde yol almayı, hatta Mersin’e, İskenderun’a kadar uzanmayı istemez miydiniz?

Ama ner’deee??? Elimiz hep kara yollarına mahkûm!

Oysa, dış ülkelerde demir yollan gerçek anlamda tüm ülkeleri bir ağ gibi kuzeyden güneye, doğudan batıya sarıp sarmalamış. Fıstık gibi ciddi, dakik ve güvenli otobüsler de, demir yollarıyla harika bir uyum sergiliyorlar.

Hal böyle olunca da, kendi ülkemde yararlanma şansım olmayan nimetleri dış ülkelerde bulunca delirip, trenden inip otobüse, otobüsten inip trene biniyorum. Ora-dan oraya gidip duruyorum. Hem pek çok yer görüyorum, hem de bu işi çok para harcamadan yapabiliyorum.

Oralarda demir yolları şehirleri şehirlere, şehirleri ülkelere bağlayıveriyorlar. Trenler sık ve dakik. Aynı gü-nün içinde gitmeyi planladığınız iki-üç yere gidebiliyorsu-nuz. Sabah diyelim Cannes’dasınız, erkenden binin mesela “Theoule” otobüsüne (Hôtel de Ville’den-Belediye Sarayı’-nın oradan- 9.30 ya da 10.10 otobüsüne), yarım saat-kırk beş dakika sonra oradasınız.

“Theoule” Fransız Rivierası’ndaki, yılın 365 gününün 300’ünü güneşle kucak kucağa geçiren bir kasaba. Burada 35’ten fazla mağaza ve ticarethane, 25 gibi otel ve tatil merkezi, 40’a yakın restoran, bar ve plaj, 10 spor ve eğlence merkezi, 11 sanatsal mekan var.

Tepeleri dolduran yemyeşil ağaçların arasına gömülmüş, uçuk pembe, açık san, terrecota rengi evler, villa-lar doğayla öyle güzel bir uyum sergiliyor ki. Bir kere ev-ler asla üst üste değil. Çok katlı değil. Çirkin bir yapılaşma yok.

Ahlı, keşke bizim o yemyeşil ağaçların eteklerin-deki Marmaris şehirleşip kedine has o eski dokusunu bozmasaydı. Keşke Bodrum, benim genç kızlığımdaki gibi bakir kalabilseydi. Alanya’daki muz hevenklerinin arasındaki o iki katlı evler keşke korunabilseydi. Kuşadası, zeytin ağaçlarının arasında gizlenmeyi hala becerebilseydi.

Antalya’ya özellik ve güzellik katan o birbiri ardına dizilmiş sıra dağların muhteşem silueti, beyaz hayaletler misali şehri işgal eden sevimsiz yüksek binalar yüzünden bozulmasaydı!

İşte o zaman bizim tatil beldelerimizin de el alemin tatil beldelerinden hiçbir farkı olmazdı. Ama ne acı ki hepsi İspanya’nın güney sahilleri gibi bozuldu! O güzellikler, o yılları görenlerin, bilenlerin anılarında kaldı.

Bu çarpık kentleşme tamamen rant uğruna yapılı-yor, bunu artık bilmeyen yok. Birileri ille de ceplerini en kestirme ve en ucuz ve de en rüküş tarafından tıka-basa doldura cak!

E, canım yabancılar da aptal değil ya, onlar da el-bet kazanmak ister, zaten kazanıyorlar da. Ama bunu ya-parken, geçmişlerini yok edip, değerli eserlerini yakıp-yıkıp, şehir dokularına zarar vermeden yapıyorlar.

Ben şehirlerin eski dokusuna hayranım, hatta aşığım. Yeni tip yapılan nerede görürsem göreyim, tüylerim diken diken oluyor. Nefret ediyorum.

“Theoule”e tatile gelenlerin bir kısmı, sahil kesiminde güneşlenip yüzmeyi tercih ederken, bir kısmı da beldenin kuzey batısındaki “Estere! Ormanı “ndaki, “Miramar” ya da “St.Hubert” denen yüksek kısımlarda dağ bisikleti sporu yapmak için geliyorlarmış.

Otobüsten indikten soma tepeye doğru çıkan “la Comiche D’Or Caddesi”nin başındaki turizm ofisinde çalışan güler yüzlü kızcağız söylemişti bunları.

Ben bir şehri, kasabayı, beldeyi gezerken, orası ile bilgileri önceden edinirsem, daha tadına vararak dolaşıyorum. Zaten bir şehre yeni gitmişsem ilk işim turizm ofisine gidip şehir planı almak ve oradaki görevliden bilgi edinmektir.

Bu bilgileri not ederim. Böylece kendimi insan olarak daha zenginleşmiş hissederim.

Hani bir insanla beraber olmaya başladığınızda onunla ilgili bilgileri, özelliklerini nasıl hemen öğrenmek istersiniz, öğrendikçe de o insanı ya daha çok sever ya da nefret etmeye başlarsınız ya; işte şehirler, kasabalar da böyledir. Onları, geçmişleri ve özellikleri ile tanıdıkça daha çok benimsersiniz.

İşte ben de dünya şehirlerini öğrenmek, öğrenmek istiyorum. Okuyorum, soruyor, öğreniyorum, bilgiler topluyorum. Böyle mutlu oluyorum.

“Theoule”deki “La Rague” limanı, Fransız Rivierası’nın en güzel Marinaları’ndan biriymiş. Burası, “St.Tropez”ye giden yolun üzerinde. Yani Cote D’Azur sahillerinin batısında. (Zaten “St. Raphael” ve “Ste. Maxime” den sonra “St.Tropez” gelir.)

Theoule’de mutad sokak aralarındaki gezilerimizi yapıp, bir yerde artık yemek yemeğe karar vermiştik Lale’yle. Sahildeki “Vallon de L’Autel Plajı”nda bulunan res-toran hoşumuza gitti. Girdik. Kapalı yeri de var tüm camları boydan boya açık olan ve efil efil esen.

Ama biz o Allahın sıcağında dışarıda oturduk! Masalar kumsalda. Kumlar kaynıyor. Kıvırcık saçlı garson oğlan sadece rengarenk pareosunu beline dolamış, üstü çıplak, ayakları çıplak, öyle servis yapıyor. Kumlara nasıl basabiliyorsa!

Benim üstümde de mayo ayağımda şort var. Yemek gelene kadar hemen denize daldım. Lale, masamızın üstünde açık duran şemsiyenin gölgesinde oturmayı tercih etti.

“Le Marco Polo” adlı bu restoranda kalamarlı, karidesli, salatalı güzel bir yemek yedik.(Vejetaryen olduğumu yazmıştım ama sadece karides-kalamar yiyebiliyorum. O da bin de bir. O gün de binin biriydi.)

Sonra, deniz kenarındaki yürüme yolunda yürüdük. Güneş de bir yakıcı ki. Biz de gelmişiz buraya sabah vaktinde. Olmuş öğlen ve biz güneşin altında turluyoruz. Ah bu “gezgin” ruhu ahh! Yıllardır birlikte geze dolaşa bu ruh Lale’ye de geçti. Yürü Allah yürüyoruz.

“Promenade en Mer”de yürürken “Chez Nino”da bir kahve molası verdik. Sonra dönüşe geçtik. Çünkü niye-timiz otobüsle geldiğimiz “Theoule”den trenle ayrılmak ve taa Cote ‘D’Azur’ün en doğusunda olan -İtalyan sınırında-“Menton”a gitmek. .. Tabii bunun için önce “Tren Garına” gitmemiz lazım.

Sabah otobüsle geldiğimizde “Centre Ville” denen merkezi dolaşmıştık. Zaten ne ki, “Charles Dahon Cadde-si” ile “Bertrand Meydanı” ve bunların çevresindeki kısa sokaklar… Yani bizim için peynir-ekmek!

Dolaşmamızın arasında da Lale güzel birkaç şey almıştı. Ben de bir pantolonda karar kılmıştım. Çok şey alıp elimizi kolumuzu doldurmayı sevmiyorduk. Zira daha gidecek yerimiz vardı. Zembilli Al’ efendi misali “Menton”larda dolaşacak halimiz yoktu ya!

“Bar Chez Claude”de sabah kahvelerimizi içip deniz tarafına doğru yürümüştük. Yemekten sonra da batı tarafına doğru yürüyüp deniz kenarı yolunda piyasa yapmıştık. Şimdi de doğu tarafındaki Tren Garına yürüyecektik ki, o kısımları da görelim.

Allah sizi inandırsın tam 5 plaj boyunca yürüdük. Aynen güneşin altında yürüyen iki ıstakoza benziyoruz! Bir yanda da yiğitliğe leke sürmeyip, turistik tavırlarımızı elden bırakmıyor; “Şurayı gördün mü ne hoş! Ay buraya bak harika!” diye birbirimize rehberlik bile yapıyoruz. Ama sıcaktan da mahvolmuşuz! Yine de bunu itiraf etmiyorduk. (İyi bir “gezgin” şartlar ne olursa şikâyet etmez Heyyt bee!)

Baktık Tren Garı hala ortalarda yok! Yanımızdan geçen birine soruyoruz: “İleride” diyor. Yürüyoruz ileriye ama Gar hala görünmüyor. Bu kez bir başkasına “Gar ne tarafta?” diyecek oluyoruz, o da eliyle işaret edip “Şu ta-rafta” diyor. E-canım o tarafta olduğunu elimizdeki şehir planında görüyoruz da, hala niye gelemiyoruz, ona gıcık oluyoruz.

Bu şekilde birkaç kişiye daha soruyoruz. Sonuncu cevap veren adamı neredeyse iki kadın aramıza alıp bir güzel öpücüklere boğacağız. Çünkü adamın işaret ettiği yer, hasretle kavuşmak uğruna onca uzun “Lerins Caddesi”ni bir boydan bir boya kat ettiğimiz Tren Garı!

Ve Gar caddenin öte yanında bize “buradayım” diyor.

Koşarak geçiyoruz caddenin öte yanına ama o da ne? Adam bizimle kafa mı buldu? Ayol burası Garsa ben de “şömendöferim!” (Her ne kadar bizim dilimizde “şimendifer” olarak yazılıp söylense de işin aslı Fransızca olup: Chemin (şömen) = Yol, Fer = Demir… Yani “Chemin de Fer = Demir Yolu” şeklindedir ve bunu biz Türkler “şimendifer” haline getirmişizdir.)

“Theoule Tren Garı” diye adamın gösterdiği bina, kırık camlı, gişesi tahta ile örtülmüş, boyası kaçmış, in ile cinlerin futbol maçı yaptığı küçük san bir binaydı. Daha doğrusu kulübeydi. Hani “Ret Kit” kitaplarında tren çölde gider. Nihayet bir istasyona gelir, ama istasyon kulübesine çapraz tahtalar çakılmıştır. Ve orası artık bir istasyon değildir ya, işte biz de aynı durumla karşı karşıya idik.

“Acaba burası eski istasyondu da adam bize yanlış yeri mi gösterdi.” falan diye tahminlerde bulunmaya başladık, İyi ki biletimiz var. Yoksa nereden bilet alırdık ki! Bu hayalet istasyon, harika “Theoule” beldesine hiç yakışmamıştı.

“Sözde” istasyonun bir de üç yanı kapalı, önü boydan boya açık bekleme salonu(!) vardı. Taş zemininde otlar bitmiş, hatta bir iki kır çiçeği bile açmış bu bekleme salonu; “bekleme”yi emir kipi şeklinde söylersek tam “BEKLEME!” salonu şeklindeydi, ama biz yine de emirlere karşı gelip beklemek zorundaydık, çünkü Menton’a gidecektik.

Ne tren geliyor, hatta ne bir dekovil! Ben otlar bürümüş rayların üzerinde gezinip, sinirimi yatıştırmaya çalışıyorum. Lale’de “Ay ay ay! Kenara çık, Allah korusun trenmiren geliverir de … ” diyor, ama trenin geleceğine kendi de pek inanmış görünmüyor.

“Şimdi bu tren hurdan durmadan geçerse naparız onu düşünelim!” demeye başlıyor.

Ne mi yaparız? “BEKLEME!” salonunun yer taşlarına oturup bir yandan kaderimize ağlar, bir yandan da yer taşlarının arasında biten çiçekleri toplarız!

Treni öyle bir heyecanla bekliyoruz ki, hani sanki “geleceğim” diyen sevgilimiz “ya gelmeyiverirse” diye korkup, korkuyla karışık duyacağımız heyecanın aynısını yaşıyoruz. “Ya tren durmazsa?”

“Acaba raylara çıkıp el-kol sallasak mı?” diyorum. “Saçmalama!”diye beni frenliyor Lale.

Yoksa ortaya çıkıp, tüm hünerlerimi makiniste göstereceğim! Yeter ki treni durdursun!

Tren nihayet yavaşlayıp “Hayalet İstasyon “da duruyor. Yerlerdeki otları çiğneyerek biniyoruz bir kompartımana.

Yaşasın … Menton’a gidiyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir