Gat Dedikler Nasıl Olurmuş Meğer?

Ta on ikinci yüzyıldan bu yana bilinirmiş gat. O tarihlerden kalma kitaplar var imiş, gat’ı anlatan, belirleyen. Gat yeşil bir ottur, nazlı, dal üstünde söğüt yaprağı gibi; ama ondan biraz şişmanca. Dalın ucuna doğru yapraklar daha bir körpeleşiyor, üçlü-beşli. Ruhsal bozukluk için bire birdir gat. Kimi zaman savaşçılara verirler imiş yüreklendirmek için, azdırmak için! … Dimağı da çalıştırır gat. Dalı büyüdükçe değeri düşer. Bölge bölge, tadı, nitelikleri değişir. Yemenli açtır, Yemenli işsiz, güçsüzdür, Yemenli susuz kalır, Yemenli aç kalır, Yemenli hatta ve hatta cembiye’siz olur, donsuz olur, ceketsiz olur; ama asla ve kat’a gat’sız olmaz. Yemen demek ne kahvedir ne dura’dır, ne bağdır, ne bahçedir, ne demokrasidir, ne kraldır, ne şah ne padişah… Yemen demek gat demektir, on ikinci asırdan bu yana. Varsın yazsın tıp kitapları sinirleri bozar, gastrit yapar diye, kim dinler? Gat Kuzey Yemen’in tarihi, din’i kültürel durumunu belirleyen, simgeleyen olağanüstü sosyal bir olaydır, asla vazgeçilmez ve vazgeçilmez sanılan!

Soğuk su için termos çok, öyle uzunlarından değil de tencere gibi olanından, “gavur” malı, en hasından. Üç-dört tennos getirdi küçük kız. O bizim odada, nişlere sıralanmış sevimli pirinç kapların daha kötüsünden alüminyum, bunlar “tükürük hokkaları”dır. Birkaç da bardak. Avni Bey, namazını eda etti, üzeri bir avuç ateşli tömbekiliği nargilenin üzerine ustaca yerleştirdi, çekti üç-beş nefes. Tütünü de kendi yetiştiriyor Avni Bey, yani tömbeki en hasından.

Hava, odanın havası soğuk değil; ama kapı kapalı, pencereler de öyle, sıkı sıkıya! Entarili, ak entarili bir konuk geldi, başı poşulu, entarinin üzeri ceketli. Ayakkabılarını çıkardı, iri parmaklı. Ağzı altın diş dolu burnunun altından bıyık, dikine inen. “Baba Türk efendim, bu benim arkadaşım, yarbay orduda, Maşallah Maşallah ehlen ve sehlen…” Babası Türk’müş, almış anasını sonra ya ölmüş ya da dönmüş, çoluk çocuğunu San’a’da bırakıp niceleri gibi! “Ehlen ve sehlen … ” Avni Bey ise sanıyorum bizi anlatıyor, gülüyor altın dişler ve alıyor marpucu Avni Beyden çekiyor üç-beş nefes ciğerinin ta dibine dolduruyor dumanı, açıyor naylon sargıyı, çıkarıyor gat’ını, sonra başka konuklar. Gelen bir yere çöküyor, oda, yükünü aldı, herkesin elinde naylona sarılı gat! Rüya gibi insanlar, gözle görülen. Gat yaprakları yıkanmaz, niteliğini yitirir! Maşallah. Ne de çabuk atıyorlar ağızlarına? Gat yaprakları giderek azalıyor dallarda, tüm oda tam yeri, geviş getiriyor, biz dahil! Çiğnediğimizi yutmak yok, yanağın bir yerine, özellikle sol tarafa, hey gözünü sevdiğim sol, sol tarafa dolduracaksınız, çünkü ağulardan süzülme deneylere göre, sol taraf sağ taraftan daha çok alırmış! Ara sıra soldaki yaprak, giderek öğünen yaprak birikimini süzerek bir-iki yudum soğuk su içeceksiniz.

Hava giderek bozuluyor, tömbeki kokusu sardı bedenimizi. Fazla kımıldamaya da gerek yok, bir esmer genç girdi odaya, Avni Bey sevindi, bu bizim için özel olarak çağırdığı Yemen’in en usta ut çalanı, ut sanatçısı imiş … Avni Bey kalktı, dışarıdaki yüklüğün üzerinden ut kutusunu çıkardı, nakışlar içinde nefis bir ut. Bizim “Muhammet”, ut ustası naylonu çıkardı, yaprakları seçti, başladı çiğnemeye ve udu akort ederken doldu sol tarafı, bir bardak soğuk suyu da içip ve sonra yanık bir hava başladı dumanlı odada, söylerken çiğnemiyor gat’ ı, ara nağmelerde oynuyor çenesi, sonra makam değişti, bizim “baba Türk” altın dişli yarbay beyaz entarili başı poşulu ve de beli cembiyeli, bir başka konuk daha kalktılar daracık ortaya, eşikten yana, utçu da kalktı başladı ayakta çalmaya, bir yiğit hareketli oyundur başladı, ara sıra “tıs tıs”lar çekilerek, epey sürdü oyun, bir yandan çiğniyordum yeşil yaprakları, nezaret altında ve tarifle en iyi yaprakları seçerek zira yerdim başkalarının hakkı olan yaprakları da acemilikten, bir yandan ses alıyordum makineyle, ardı ardına fotoğraflar çekerek geniş açı değil, normal objektif ile, çünkü yaş elli bir edinememiştim bir geniş açı objektif, sığdırmaya çalışarak beş santimlik objektife olanı biteni enine, boyuna! …

May

May’ı Güneydoğu Anadolu’dan bilirim, sudur. Buranın may’ı da bir hoş. Kocalar çarşıdan alırlar, “bahur”u boncuk gibi sert bir şey, hafif kirli sarı. Kadınlar alınca bahur’u yakarlar, ateşi atarlar bu bahuru ateşin üzerine, yanar bahur. Sonra kadınlar da dumana büyücek bir kap tutarlar ağzı bahurdan yana, yanar bahur ve kap bahurun kokusunu ıyıce alır, sonra su koyarlar bahurlanmış kaba, bu ana kaptır. Bu kaba su döküldüğü zaman hep o bahurun, biraz gülyağını andıran, biraz karamela tadındaki hoşluğu hemen alır, bunlar önce buzdolabında, yoksa kuyularda soğutulur, sonra doldurulur termoslara… Bir gün dayanamayacak “Allah rızası için sade may, bahursuz olsun.” diyecek ve her zamanki gibi güldürecektim Avni Beyi! Ve Avni Beyin, küçük olduğu için yanımıza gelen kızı Eşine’ye seslenecektim hep, “Eşine, yallah may, amma velakin la bahur”, yani haydi Eşine su getir, ama bahursuz olsun. Benim Arapçamı anlamayan Eşine’ye, babası bir kez daha Arapça tekrar edecekti ve Eşine alışmıştı sonunda benim Arapça’ma, zeki çocuk! …

Azalıyordu yapraklar, geviş getirmeye başlayalı bir saat olmuştu, çenem yoruldi.1, ben yoğum bu işte, deyip kalktım muhabbetten, yudum ağzımı iyice ve de macunlayarak fırçayı, hanım da bıraktı hemen benden sonra, sonradan gat çiğnerlerken tanıştığımız bir konuk, Avni Beye, “Bu eşekler ne anlar gat’ tan, hiçbir şey anlamamışlar.” diyecekti kabul edecektik yakıştırdığı sıfatı!

Gatımızı konuklara ikram edip fotoğraf çektirmeye çıktık piyade. Gat faslı başlayalı altı saat olmuştu, döndüğümüzde de sürüyordu!

Oda tam deyimiyle “Tilki tuzağı” na dönüşmüştü! Bir “sevap olsun” diye, pencereyi açtım, bilmiyordum ki, bu durumda pencere açılmaz! Gözler daha bir tatlı bakışlı, vücutlar daha bir gevşemiş, o her odaya girişte ayağa fırlayan dostlar, şöyle bir kımıldıyorlar yerlerinde o kadar! Gat, etkisini gösteriyordu!

Yemen’in nüfusu kesin olarak belli değildir, yedi-sekiz milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Doğum oranı alabildiğine yüksek, binde 30-40, ölüm oranı ise binde 14! Çocuk ölüm oranının binde 120 olduğu biliniyor. Kimse doğum kontrolünden yana değil. Yani uygulaması gerekenler, dinsel bakımdan zaten olanaksız, çok kadınla evlilik ve sanırım yapacak başka işin de olmaması doğal nüfus artışını binde 25’e ulaştırıyor! Bu, gerçekte bir nüfus patlaması.

Gat çiğnedikten sonra söyleştiğimiz, iyi İngilizce bilen bir devlet memuru aydın, gat üzerine doyumsuz bir nutuk atarken şöyle diyordu:

“Gat, dünyanın en güzel şeyidir. Viski içersiniz sarhoş olursunuz, bu ve benzeri içkiler insanı saldırgan yapar, oysa gat, insana dünyayı sevdirir, insanları sevdirir, sizi güzellikten güzelliğe götürür, hiçbir zararı yoktur, en güzel duygular ruhunuzu, bedeninizi sarar, biz kimi zaman akşamları gatı, evde karımızla da çiğneriz, müzik dinleriz birlikte, güzel güzel konuşuruz ve neden saklamalı, madem ki hepsini öğrenmek istiyorsunuz, affedersiniz üç-dört kere de sevişiriz.”

Bu arkadaşın altı çocuğu vardı genç yaşında.

Burada da bizdeki gibi çok kuvvetli aşiret bağlan var, aşiretlere şeyhler hükmediyor ve bunlar ülkede önem taşıyor. Otuza yakın büyük aşiret yaşamda etkinliğini gösteriyor ve yönetimde. Kendi geleneksel düzenlerini kılı kılına uyguluyorlar, krallığın düşmesinden daha doğrusu düşürülmesinden önce bunlar İmam’a bağlıydılar, sıkı sıkıya. Ne var ki, Yemen’e hükmettiğini sanan İmam Yahya bile, zaman zaman, kendisine karşı gelmemeleri için aşiret başlarını ya da en yakınlarını, örneğin çocuğundan birisini rehin tutarmış! Aşiretler özerkliklerine son derece düşkün. Şeyhler köyleri yönetiyor, tıpkı bizde olduğu gibi! Köyde seçimler, şeyh seçimi halkın yeni şeyhe armağan vermesi için iyi bir fırsat oluyor. Herkes kendi olanaklarına göre yeni şeyhe bir şeyler sunuyor. Örneğin, koyun, inek, meyve, bal, yağ … Ancak, en önemli ve bir tek gelen armağan bir demet “gat”oluyor! Demetin büyüklüğü, verenin gönlünün ve elinin yüceliğini, bolluğunu, parasal durumunu belirliyor!

Şeyhler de uğraşırlar birbirleriyle, günü, zamanı gelende.

1567’de İmam Şerafettin’in oğlu Muhattar, kendilerine karşı isyan eden Havlan kabilesinden 300 kişinin ellerini ve ayaklarını kestirdi ibret olsun deyu. İsyan çıkaran Havranlılardan birisi de San’ anın Yemen kapısını yakanda Muhattar bunu yakalatır ve yine ibret olsun deyu aynı kapıya ellerinden mıhlatır, kalır isyancı orada bağıra çağıra ölür ve Muhattar, bir savaşta aldığı 2300 esirden 300’ünü öldürür ve kestirir başlarını. Yetinir mi Muhattar bununla, yetinmez ve 1000 esiri dahi bir araya toplatır, biner esterine, aralarında gezinir esirleri öldürerek ve esterinin ayaklan kan içinde kalır ve kestirir kafalarını bunların. Cem’an yekûn 1300 kelleyi geri kalan bininin eline verir, yürür bunlar altı gün ve altı gece dağlar dereler aşıp San’a’ya varırlar, bu 1300 insan kellesi oğul Muhattar tarafından baba İmam Şerafettin’e gönderilmektedir! Dolaştırılır bu kelleler üç gün üç gece San’ a sokaklarında ibret olsun deyu ve baba ile oğulun açılır arası ve sonunda Muhattar İmam olarak oturur Yemen tahtına ve kök söktürür Osmanlı ordusuna! …

Beylerbeyi Murad Paşa’yı öldürdü Muhattar, başta San’a olmak üzere ve dahi Aden’i ve dahi başka şehirleri ele geçirdi Osmanlı yönetiminde salt Zübeyt kenti kaldı ve kendisini Halife ilan etti, saldırdı Zübeyt’e; ama geri püskürtüldü! Ve Devleti Osman, Yerrien’de yeniden egemenlik sağlamak içün hemen harekete geçti. Mısır Beylerbeyi Sinan Paşa ve Özdemir oğlu Osman Paşa ve Süveyş Kaptanı Kurdoğlu Hızır Paşa Yemen seferiyle görevlendirildi. Daha önce bu seferden sorumlu olan Lala Mustafa Paşa, geçinmedi Sinan Paşa ile ve alındı bu görevden ve Kanuni Sultan Süleyman oturdu tahtına döşendi bazı fermanlar, mektuplar:

” … Memleketim şarktan garba varıncaya kadardır.

Askerimden bir miktarını göndermek istersem piyade ve süvari yüz bin veyahut daha ziyadedir.

İcabında berr-ü-bahri doldurur, bir askeri bir askere ilhak ederüz. Askerimizin bir ucu Yemen’de, diğer ucu taht-ı himayemizde olan memleketlerdedir. Taç ve kuvvet ve kudret sahibi olan ekabir-i mülük biz muhalefet edecek olan kahr-ü tenkil-i şahanem havf ve dehşetinden mehabeti hüsrevaneme daima baş eğerler.

Sülale-i Seyyidülmürselinden olduğunuz ıçın hilmimiz galebe ederek saltanat-ı seniyyemizin namusuna lazım olan size avakibi iptidai bir kerre dahi ihtar ederim.

Cibale tahassun ve iltica eder de kurtulurum zumü ayn-ı muhaldir. Bu tedbire gerek cehlen ve gerek ilmen teşebbüs olunsun, her halde kendinizi tedmir demektir.

Bu ferman-ı şahanemi Mustafa Paşa’ya tevdian gönderiyorum. Özdemir Paşa’ya yardım olmak üzere 3000 piyade ve 2000 süvari dahi gönderilmiştir. Ayrıca 200 atlı ihzar ve mühimmat ve cephane ve erzak, bahren yola çıkacaktır. Daha kuvvet lazım olursa gönderilecektir.

Muhattar kabre girmezden evvel bir kerre teemmüm etsin, uykudan uyanıp ve gafletten ayrılıp saltanat-ı seniyyeme sığunur ise ancak kendi nefsine rahmedüp canını vikaye ve muhafaza eder. Devlet-i Aliyemizden her iyilik ve her bir hürmet ve riayeti görür. Dalal ve mükabere ve hayale inhimak eder isen günahın boynuna olsun … ”

Ve sınırlan Macaristan’dan Yemen’e, Volga kıyılarına Cezayir’e kadar uzayan Osmanlı Devleti’nin gölleri idi Akdeniz ve Kızıldeniz ve Fransa Kralı bile Kanuni Sultan Süleyman Han’dan yardım diliyordu, durum böyle iken asi Muhattar Sultanın fermanına, namelerine aldırış etmeyüp uğraştırmıştı Devleti yıllar yılı!. ..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir