Tatil Züğürdü

Estağfurullah, diyecekseniz; ama ben yine de söyleyeceğim. Galiba yaşlanıyorum! Erken uyanmaya başladım üzerinize afiyet. Sabah beş civarı… Bu, artist taifesi için pek erken bir saattir. Film çekimi ya da yola gidiş yoksa öyle keyfe keder bir uyanış saati değildir, anlayacağınız. Film fikri, ikinci bir emre kadar tatilde görünüyor. Zaten benim çıkamadığım tatile fikirlerim çıkar… (Karıştırmayalım çünkü sinirim oynuyor.) Sahiden de neden tatil yapamam bilmem… Öyle alışmışım. Tatil denebilirse eğer yaz ya da kış, konser monser, Allah ne verdiyse çağrılmış olduğum su kenarı, dağ başı, çayır çimen tüm mesire yerlerini tatil sayarım. Yani züğürt tesellisi. Tatil züğürdü tesellisi… Sevgili profesörümüz Orhan Kural Beyefendi ile teşriki mesailerimiz sonucunda birbirimizi pek sevdik. Kendisi -Allah razı olsun- bu kitabın sayfaları arasında benim anım da bulunsun istedi. Amma velâkin ―Acep yol hikâyelerimden hangi birini anlatsam?‖ diye epey bir havale geçirdim, ne yalan söylemeli. Bunun nedeni ise ilk aklıma geliveren yol hikâyemin, şu değerli kitabın sayfaları arasına girecek kadar enteresan olmayışından kaynaklanıyor. Şöyle bir gözden geçirince de insan düşünmenin endazesini kaçırıyor, ta bebeklik günlerine kadar gidiveriyor. (Hayatın film şeridi gibi gözlerin önünden akması hâli… Tanrı‟m! Yoksa ölecek miyim?)

Çocukluğumun ilk hatırladığım seyahati Adapazarı‘na gerçekleşmiş idi. Allah ömürler versin, babam Adapazarılı‘dır. Kendisi bayram ve tatil günlerinde, bizi annemle birlikte derdest edip, trene koyup Adapazarı‘na götürürdü. O zaman trenler kara, yollarsa pek uzundu… Yine ömrüne bereket annem, ―tek kızı‖ olduğum için, hasta filan olup ölmeyeyim diye kılık kıyafet işimi pek sıkı tutardı. Lahana gibi giydirilmeden evden dışarı adım atabildiğimi şahsen pek hatırlamıyorum. Trenler kara, mevsimlerden kış… Pek zorluk çekerdim; kaloriferlerin faryab edildiği vagonlarda… Seyahat deyince iliğimin, kemiğimin ısınma hissi bu yüzdendir. Yaz ortasında hiç çekilmiyor bu duygu, his bile olsa! (Siz “Hisli Duygular” diye bir film duymadınız mı? Çok ayıp. “Emmanuel bilmem kaç” “Hisli Duygular” çeviri(!) adıyla oynamıştı sinemalarda.) Konudan konuya zıplamak gibi olmasın; ama sanırım bu kitabın son konuk yazarlarından biri ben olacağım. Yazımı ―çöl sıcakları‖ tabir edilen sıcakların tüm Akdeniz‘i sardığı bir temmuz günü yazmaktayım. Bu kitapla birlikte, bu yıl konuk olmadığım proje kalmadı zaten. ―Güle Güle‖ filminden başladım Selmi Andak tribute, Bülent Ortaçgil tribute, ―Kahpe Bizans‖ soundtrack, ―Güle Güle‖ soundtrack albümleri derken, kendi albümümü 2000 yılı Eylül‘ü olarak hedeflemekteyim. Siz bu satırları 2000 bilmem kaçta okuduğunuzda çoktan kararınızı vermiş olacaksınız albüm hakkında… Bakın görün işte, araya reklam bile aldık; laf bir türlü yola düşmüyor.

―Çocukluk‖ dedik, ―sıcak‖ dedik; kara trenin vagonunda klostrofobik klostrofobik oturuyorduk en son. E hadi tren Arifiye, Sapanca ve son durağı olan Adapazarı‘na gelsin ve içinden inelim artık. Heyecan içinde babaannemlere gidelim. Niye heyecanlanıyoruz? Çünkü babaannem Boşnak olduğundan, börekleri fırına çoktan koymuştur. Ben kıtır kıtır şeyleri çiğnemeyi sevdiğimden (gergin ruh hâli!) böreğin köşe nahiyesinin bana ayrılmış olduğunu tahmin etmekteyim. Yanında ayran da vardır şimdi… Allaaah! ―Baba, faytonla gidelim yine n‘olur. Hiç olmazsa etrafa bakına bakına gideriz.‖ Fayton, ―Kurtuluş Mahallesi, Uzun Sokağı No.: 40‖ın önünde duruyor. Ben bir yandan babaannem ve halamla kucaklaşmakta, bir yandan da burnumu köpekler gibi havaya dikmekteyim. Zira mis gibi kıymalı börek kokuyor içerisi. İşte o müthiş an geldi. Elimle boyadığım kendi imalatım bayram tebriği kartımı ―özel ulak‖(!) olarak kendim getirdiğimden, bir elimle böreği tutup, öbür elimle de kendisine bu hediyeyi takdim ediyorum. Babaannem pek seviniyor. Asıl sevinç bende. Böreğin tüm köşelerini bitirdim. Ben bir deve enkarnesi miyim neyim? Deve, çöllerde yemek bulamam diye hörgücüne depo edermiş fazlasını. Birde söz konusu olan hamur. (Buradan da dilerseniz deve ile hamur ilişkisine geçebiliyoruz.)

―Uyku vakti geldi‖ diye fısıldaşıyorlar. Zira biraz erken kalktıydık. Pek de severim kalabalık bir odada mırıl mırıl konuşulurken sedirin üzerinde uykuya geçmeyi.

Sesler azalıyor… Ben gidiyorum.. Sanırım gittim. Rüyamda yolculuğumuzu başa sarıyorum. Annem, kargalar kahvaltılarını etmeden, sabahın kör kandilinde beni uyandırıyor, kat kat giydiriyor. (Bunu söylemiştim sanırım. Ne denli travmatik bir konu olduğunun altı iyice çizildi mi?) Trene biniyoruz… Sonrası mı? Valla yazımın sonu, ―Anlattım ya veya korkmayın tekrar anlatacak değilim‖ diye bitiyor. Buna rağmen çok yaratıcı olmasa da, Tanrı gittiğiniz her yolu açık etsin, diye bitirmeyi yeğliyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir