Ah Ulan Paris!

Dehey, sen ne bilirsin toz toprak oğlu gâvurun treni erkân üzere şöyle bir yol çan vurmadan, düdük çekmeden yola revan olurmuş; on iki bin mermer basamaklı -Destur Allah!- Marsilya Garı‘na tekmeyi teper, çeker başını gidermiş. Selamı cıvıl cıvıl olsun; yollar aydın, gözler aydın. De bakalım, bu şehirden de kırlangıçlar gibi siyah, beyaz ve hançerleyin çıkıyoruz. Gönlümüz efendimiz bir karadan estiriyor; haddeden çekilmiş teller misali incecik bir ayaz gözlerimize çivi kestiriyor. Gökyüzü kazasının ötelerinde betelerinde yıldız yıldız çakıntılar. Kompartıman sekiz kişiliktir, rahattır; sağ omzuna bir sendikacı düşmüştür, sol omuzun çarkı felektir; misafiri kim olsa beğenirsin: Olsa olsa bir çalgıcı Ferhad‘dır: Cigarası dudağında konak tutmuş, kemanı koltuğunda, aklı gözlüğünde… Pruvamda gençten bir çocuk, burnunu kitabına sokmuş, satırların aracığında çift sürer: Okur Allah okur, ha bre okur, de bre okur; Peter Cheyney‘den kan kızılca cinayet okur. Kimse kimseyle iki satır kelam eylemez. Tren tespih çeker ve ben şimşek gibi birden Konya bozkırlarını hatırlarım. Bozkırın yabanî engininde lokomotifin ezelî türküsünü: Gide gele canım çıktı, gide gele canım çıktı!.. Pencereden delimsirek ışıklar geçer. Herhâl, küçümen taşra istasyonlarıdır. Ve lâkin, şol bizim tren ekâbir trenidir, Paris‘i künyede vuruncaya dek, galiba üç istasyonda duracak; Lyon‘da, Dijon‘da ve bir de hani o adını

unuttuğumda. Ve sabah cennetmekân olup maviş bulutların maviş eteklerinden sarkıp dökülünce on senenin, yüz senenin, üç yüz senenin, on yüz senenin prensesi Paris‘tesin.

Sendikacı bayrak gibi açmış gazetesini okuyor. Ne gazetesi okuduğu lâzım değil, okuyor işte. Delikanlı – kestirmeden gitmek suretiyle- Peter Cheyney‘i hakladı haklayacak. Çalgıcı Ferhad, gözlüklerinin arkasından çipil çipil gözleriyle uykuya bağdaş kurdu. Yorulmuş olacak; garda, cıgarası burnunda yarım porsiyon bir adamla çene dalaşı yaptılardı. Birbirlerine on kere mösyü, on bir kere yine mösyö diyerek çatıştılar. Küfür müfür hak getire! Güldüydük. Benim aklıma, Adana Garı‘ındaki kamalı hançerli cıngar geldiydi. Çalgıcı Ferhad gelip yerine yıkıldıydı. Dediğim diyeceğim, kemanının telleri, gözlükleri, ince uzun parmaklarıyla kat‘i yorulmuş, uykudan yana yay çekiyor. Görüşülüp konuşulması mümkün olmadı. Olmasın. Sancağımdaki, işçi oğlu işçi babasına bir cıgara peşkeş çekiyor, heyecanla fikrini bekliyoruz: ―Bu cıgara‖ diyor, ―çok hafif, hafif. Cıgara bile değil.‖ Bak sen, sonra kalkıp bize Marsilya grevini anlatıyor. Gözleri dehşet adamın. Teker teker, akı, karası, mavisi ile gözleri velfecri okuyor. Konuşuyor ademoğlu, konuşsun konuştuğunca, söylesin söylediğince; onu söylediği kelamda koyup biz dönelim kendi hâlimize: Trenimiz istasyonları bakla eker gibi bir bir yol boylarına ekerek yol alıp yol veriyor.

Yâd ele çıkmış garibin içinde, deli huylu bir karanfil kuşu çığrışır. Adam, bir Fransız treninde, yarı uyur, yarı uyanık camlardan mazlum geceyi seyran ederken şol garip kurşun çığlıkları adam boyu devleşiyor. Hiç kelamın adamı

alıp gittiği görülmüş müdür? İlle ben, günler günü, yarasa kanatlarıyla yolda olmanın bizzat kelamı ve aklı alıp gittiğini görmüşüm. Sen, gayrı iki elini cebine sokuyor, dudaklarını bir ıslığa terk ediyorsun: Beş duyguyla yaşamaktasın.  Hareket hâlinde olmak seni beş duyunun beşinden kavrıyor ve çekip götürüyor. Yaşıyor ve yaşadığını biliyorsun sağdıç! Raylar yılansı gözleriyle soğuk ve hain yaşıyorlar. Sen de yaşıyorsun. Gâvurun Hasret-Kavuşturan‘ı basmıyor çığlığı! Benim, Paris şehrinin, yabancı diyarların aşkına çığlığı basmıyor ve utangaç ufukların arkasından lokma lokma yankılar çevrilmiyor. Bu gidişin vücudumu ılık bir akarsu hovardalığı ile sarıp sarmaladığını, şiirlerimi peksimetler gibi mısra mısra ufaladığını hayal meyal seziyorum. Sezerim ya sezmesem de vız gelir!

Ortalık ağarmıştı. Kirli bir gümüş beyazlığı. Başka bir gök ki efendi, bildiğin gibi değil. Sanki başka bir tren, başka yolcular. Bir devler gecesinden, peygamber yüreklerimiz karanlığı döve döve, kanter içinde çıkmışız. Vagonun penceresinden dış mahalleler geçiyor: Çarşıcıklar, kahvecikler, kadıncıklar, erkekçikler. Bir fabrika bacası. Bir atölye. Bir garaj. Duvar boyunca bir ilan: ―Dubonnet‖. İlânlar boyunca Fransızca amatörü gözlerimiz. Hep kirli gümüş beyazlığı. Hep serpim serpim ayaz. Hep o Kerem‘in damarlarında bıngıldak bıngıldak dolaşan eski macera mısraları. Bir gara yaklaşıyoruz: Raylar, ömrümde görmediğim bir kargaşa içinde: Tek ray. Çift ray. Üç çift ray. Ray oğlu ray. Makasçı kulübeleri. makasçı kulübeleri. Lokomotifler. Şeytan karşıma çıktı, muratsız gözleriyle destur çekiyor: Bu gelen göklerin biraderi şair, bu gelen Gare de Lyon‘dur. Bu gardan, şu delisi olduğun deli devranın levent ufuklarına sencileyin garipler gider gelir. Avuçlarını

sımsıkı yummuşlardır. Ve şarkılar ve o seni calvados gibi çarpacak şarkılar, oldum olasıya mahzun, valizi ve bagajı olmadan yollara düşmüş adamdan bahseder durur.

Gâvurun treni durur. Gâvurun treninin böğründe adamcıklar kaynaşır durur. Efendi kılıklı hamallar selamünaleyküm çeker. Abbas, Gare de Lyon‘da güzel veya çirkin, dokunaklı veya hafif, kandan veya ateşten bir şeyler aranır durur. Abbas‘ın ateşi delikanlı kor olmuştur. Yalnızdır. Yalnızlardır. Yolcular çıkıyorlar. Ve çıkacaklardır. Ehlen sehlen çehreli doktorcuğum çıkar gider. Peter Cheyney ölüleri ve sessiz tabancaları ile sırra kadem basar. Ve sen de ansızın gardan taşra dökülüp kendini, utanmaz ve mağrur ve tahammül edilmeyecek kadar muhteşem olan Paris şehrinin karşısında bulursun: Yüksek yüksek, esmer çehreli evler. Eski püskü taksiler. Ve sözle tarife sığmaz bir değişik hava. Durukana, ciğerinde bir türkü gerinir, varır bir taksiye duhul edersin.   Taksi   yola   revan   olur.   Şoföre:   ―Biz‖   dersin

―valizlerimiz ve kirpiklerimizle hazza yabancıyız. Kerem kıl, cümlemizi şu adrese döküver.‖ Şoför tığ bıyıklarıyla yârenlik çıkartır: ―Buralıkta yabancılık mühim bir şey değildir. Sizler de neredensiniz?‖ Mırç, desturunu doğrultur: ―Türk‘üz baba‖ eyirtir. ―Yok hele! Benim üvey kızım var: O da Türktür. Adı: Aicha!‖ İptida benim daktilo kıs kıs gülmeye başlamıştır. Bunu gözümle gördüm. Vallahi deyu beşlik lüver gibi yemin bile sıkabilirim: Çiğ yemedim başım ağrımaz. Daktilonun ardınca biz fıkırdadık. Tığ bıyıklıya ayaküstü Türkçe ders verdik: ―O senin Aicha dediğin esasında Ayşe‘dir, çorbacı.‖ Çorbacı‘nın Renault arabası, aldı bizi caddelerin ortası, Paris‘in beşinci mahallesi St-Jacques sokağında, yüz  bilmem

kaç numaralı hanenin kapısına çekti, yükümüzü yıktı. Geçmiş gün galiba iki yüz Frank çözüldük. Sen sağ, ben selamet!

Abbas: Kalem tutan elini göz bebeğinin üstüne koy, Abbas! Metrolar, otobüsler şahid-i sadıkın olsun. Champs- Elysee‘ye, Condorde Meydanı‘na Pigalle‘e ve ve Quartier Latin‘e sığınarak eyit kim: – Bunca yıldır dillere destan Paris şehri şimdi başlamıştır. St-Jacques‘dan Luxemburg Parkı‘na doğru çıktığın, yetmiş bin milletin otuz iki bin miktarındaki süt beyaz, kirli sarı, abanoz karası, buğday esmeri mozalarına baktığın şu anda. Saat sabahın 10:00‘u. Paris, Boul-Mich. Kitap sergileri. Kahveler dolusu gençlik. Pantolonları, kesik saçları, her dakika yeni aşkların tesiriyle zil zurna dudakları pırıl pırıl ufacık tefecik kız milleti. Kadın milleti. Az buçuk kendini beğenmiş çok buçuk yine kendini beğenmiş oğlan milleti, erkek milleti. Ölüm toprağın başladığı yer, dünya ölümün kol gezdiği bahçe, yeter bre evlere şenlik, hayırlı bir rüyanın eteklerine tutunmuş seyran eylemekteyim, bu seyran seyran-ı devrandır, bu Seine Nehri‘dir, eyvahlar biraderim, hâlim dumandır: Bu Chatelet‘de Sarah Bernard tiyatrosu, şuysa ―Beyaz Beygir Hanı‖ temsilinin üçüncü senesi. Sen ne kelam konuşursun efendi? Ben gayrı kelamdan taşra çıktım. Ben konuşmam gayrı. Ben bulutum. Ne bulutu? Ben ateşim, ateş! Sebastabol Bulvarı boyunca sekerim. Dumanım hincilik sehr-i dil-ârâ-yı Paris‘ten çıkar. Yarın nereden çıkacak? Onu ne ben bilirim, ne masaldaki Emine bilir, ne de gıppin can glimin can!

Senin için ne usturuplu laflar kurdum, hepsini unuttum Paris! Sen önüm sıra, şimdi, başında berenle yürüyorsun. Daha ışıklar yanmıyor. Önce oturacak bir yer
bulmalı. Oteller. Sıra sıra oteller. Ve bütün suallere verilen tek cevap: ―Pas de tout monsier, rien de tout!‖ Le Grand Midi Oteli. Hotel des Mines. Grand Hotel, Mrand Otel, konforlu otel, konforsuz otel, saat saat. Dakika dakika. Paris Paris. Ulaaaaaaan! Ulan ulan ulan! Hele şükür şuralık Rue de Vaugirard‘dır. Şu da Lisbonne Oteli. Bu otelde yatak vardır. Işıklar yanar ve yağmur başlar. Hafif, kedi ronronu gibi utanmaz bir yağmur. Gece nasıl gelir, nereden gelir: Başı açık Eiffel‘den gelir. İhvanlar, Türklerin toplaştığı bir kahveye düşerler. Orada, üç dakikada beş on dâhi ile tanışırım. Gece sinemadayız. İçim sımsıcak. Yorgunum galiba. Gece yarısı otele dönüyoruz. Paris tenha ve işveli. Yatmadan evvel pencereden bakıyorum: Hilafsız karanlık. Bir yerlerde birisi ıslıkla bir türkü çalıyor. Camlar benek benek.Yukarıda yabancı bulutlar. Gözlerimin arkasında ince bir duman: Ha burası İstanbul‘dur, baştan çıkma işi boldur. Atina‘nın önünden gelip geçersin. Napoli‘nin ufak tefek taşları. Marsilya‘nın kadifeden kesesi. Gare de Lyon ve Paris! Anlı Paris şanlı Paris! İhtiyar dünyanın ortası Paris! Kız oğlan kız! Apaş! Orospu! Komünist! De Gaulle‘cü, XX‘nci asırlı ve kahraman Paris! Ulaaaaaan Paris!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir